İclal Aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İclal Aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2011 Pazar

"O"- İclal Aydın

Hava soğumuştu. Kızımın elini sıkı sıkı tuttum. Bıcır bıcır bir şeyler anlatıyordu yine. Diğer elinde az önce kendi başına seçtiği kitapların olduğu torbayı tutuyordu. Neşemiz yerindeydi, mutluyduk. Az önce içeride tanımadığımız bir sürü kişiyle sohbet etmiş, resimler çektirmiş, imza vermiş, kitaplar seçmiş, satın almış evimize gitmek üzere kapıdan çıkmıştık...

Biz kapıdan çıkmıştık ki...

Onu gördüm.

Diğer kapıdan bizim çıktığımız kitabevine giriyordu...

Kızım görmedi, görse anımsar mıydı emin değilim...

Sanki bir ağır çekim izliyormuş gibi izledim onu. Kapıdan girişini, elindeki çantayı tutuşunu, yürüyüşünü...

Vay be... Zaman böyle bir şey demek ki...



***
“Onun kitaplarını yeni eve taşıyacak mıyız?” diye sordu yardımcım mutfak kapısından başını uzatıp. O sırada mutfak masası üzerindeki kağıtlara yapılması gerekenler listesini sıralıyordum. Kafamı kaldırdım ve anlamak için bir süre yüzüne baktım...

“Onun kitaplarını yeni eve taşımamıza gerek yok değil mi, okula gönderilecekler kolisine koyuyorum” dedi...

“Koyma” dedim.

“Onlar benim!”

Anlamayan gözlerle baktı. Elimdeki kalemi bıraktım, kolundan tuttum, çalışma odasına çıkarken “ah bu kitaplık neler yapıyor bana bilsen” dedim. Kitaplıktan eski ciltli üç defter aldım “bak ben daha neleri atmadım” dedim. Defterlerden birini açtım.

“31 Aralık 2006 Paris-Yağmurlu bir gün...” diye başlıyordu. Kitaplığın önüne diz çöktük. Üç sayfayı sesli okudum:

“Bu günlük bitemedi gördüğün gibi. Yılın son günü üç sayfasına yazılmıştı, yeni yılın ilk günü hiç olmadı...”

Sonra diğer defteri uzattım. “Bak bu da benim için tutulmuş bir günlük. Ben bunu da atmadım, yakmadım. Ne fotoğrafları, ne mektupları... Çünkü hafızam her şeyi sildi. Çok garip ama sildi attı... Bunlara bakınca ödenmiş onca bedele rağmen aslında güzel bir şey için mücadele ettiğimi ve daha önemlisi, süresinin hiç önemi yok, gerçekten bir şey yaşadığımı anımsıyorum...”



***
Kendime kahve yaparken mutfağa girdi peşimden. “Ben olsam çoktan yok etmiştim hepsini” dedi.

“Yok” dedim.

“Artık bunu öğrendim. Yaşadıklarından arta kalanlar sana ait parçalar. Can yaksa da değerliler... Nasılsa geçiyor yangın, kalan sağlar senin oluyor...”

Yaptığımı saçma bulsa da bana inandığını biliyorum. “Nasıl durdun bu kadar sağlam? Güçlü müsün gerçekten, güçlüyü mü oynuyorsun?” diye sordu...

Güçlü mü? Hah!

Belki unutkanımdır, kim bilir?

“Dün onu gördüm... Beni görmedi. Birden arkasından seslenmeyi düşündüm. Sonra çok şaşırdım buna. Sanki çok eski bir arkadaşıma gidip kendimi hatırlatmaya çalışacak ve eski güzel günlerden hoşbeş edebilecekmişiz gibi bir duyguya kapıldım. Senden sonra şunlar bunlar oldu, bak Laliş yedi yaşında. Ben? Ben iyiyim, hakikaten çok iyiyim vs...

Bütün bu düşünceler beş saniyede filan geçmiş olmalı kafamdan. Önümden geçti gitti. Bir süre baktım arkasından. Biliyor musun, bence benimleyken daha güzeldi ve biliyor musun anladım ki ben onsuzken güzelleştim...”
***
Hiçbir anıyı yakmayarak kendimi ancak affettim...

Yazı Tarihi: 24 Eylül 2009- İclal Aydın'ın Gazete Vatan'daki köşesinden alıntıdır.

Yüce Allah ne eylerse hayırlı eyler, herkese iyi bayramlar,
Kurban Bayramı, 6 Kasım 2011, İstanbul

24 Ocak 2011 Pazartesi

Statükos stabilitos

Ön uyarı: Lütfen yazımın başlığını doğru okuyalım, doritos panços sululuğuna dökmeyelim!
Evet, hazırsak başlayabiliriz.

Günaydınlar efendim,
İyi haftalar,
Güzel renkler, tatlar, modlar, ballar diliyorum herkeslere.
İclal Aydın kıvamında bir girizgah yaptım biliyorum, durun, sakin olun, sabırlı olun, arif olun, hemen darlanıverivermeyin.
Birazdan gelecek Haşmet Babaoğlu kelimelerimle fişlemeyin beni diye alın dil altında bekletin İclal'ı paşa paşa.
......
diye yazmaya başlamıştım ki çalan bir telefonda uzuuuuunca bir süre kaldım.
Sonra da aklım dağıldı, bi baktım kelimelerim aklımla birlikte uçmuş gitmiş, puffff.
Akıl ve uçmak demişken, aklını uçurmak için ne kadar uzağa uçabilir bir insan acaba?
Artık tanıdınız cümlelerimi; yazıda sahipsiz bir "insan evladı" sözkonusuysa o kişi bizzat bendeniz oluyorum genellikle.
Yani sözün özü; yalıkazığı gibi statükos sabitikos ayarlarında çakılı bir "insan evladı" sırf aklı uçsun diye kaç kıta aşabilir, pergelin bacaklarını kaç derece açabilir?
Hooop atlıyorum burdan şu cümleye;
"Bugün seni sevmeyi bırakıyorum" demiş genç delikanlı bizim kıza.
Kız o cümleye kadar o kadar havalarda, o kadar eminmiş ki statükodan birden attan düşmüşe dönmüş.
Almış ceketini kalkmış masadan arkasına bakmadan deli-kanlı.
Bir daha da ne aramışşşş ne sormuşşşş...
Bizimki hala kafasını duvarlara vuruyor; "hayatımın en büyük salaklığıydı bana sevgisinden o kadar emin olup onu bezdirecek hale getirmek" diyor.
Bir kafede oturuyorduk, buzz gibi soğuk su ısmarladım bizim kızcağıza. Kesmedi çift tur Maraş kesme dondurma!
*****
Şimdi madem ben de sözlerimi unuttum, aklımı uçurdum gelen telefonla birlikte, sırf size ve yazıya mahçup kalmamak için fiktif bir gündem yarattım farkettiğiniz gibi.
Türkçesi;
Hadi bakalım ben de diyorum: "Bugün seni sevmekten vazgeçiyorum" diye!
Yarası, beresi, sargı bezi, kulak çınlaması, hazırlamış olduğu çomağı, göz seyirmesi, kalp çarpıntısı, saç teli dibi acısı vs olan varsa buyursun, çekinmesin, ben bıraktım lafı ortaya, alsın tepe tepe kullansın.
Tepe sevmezse koysun şapkayı önüne soğuk bir bardak suyla birlikte, yaklaşsın en yakın duvara, duydunuz zilin sesini başlasın kafayı duvara duvara çakmaya.
Bu kadar...
Bu kadar basit arif olamayanın durumu.
Bu kadar kısa benim yazacaklarımın boyutu.

Öperim gözlerinizden,
Size doyum olmaz ama "insan" gider ;))

Ohhh be nihayet gittim bugün!
Ve ben mesela uçarım meselaaaaa! ;)

Ness, uçar mesela

p.s. Madem öptüm gözlerinizden, hadi size bi kıyak geçeyim de haftaya güzel bir şarkıyla başlayalım, şarkıyı dinlemek& izlemek için buraya tıklamanız yeterli.

Yazı tarihi: 24/01/2011

27 Eylül 2009 Pazar

I love you more than I can say- Mehmet Y.Yılmaz


Ah bu yazılar, yazılanlar, yazarlar...
Beni benden edenler...

Sabah gözucuyla baktığım TV'de bir programda konuk İclal Aydın'dı.
Her zaman enerjisine, aklına, duygularına, çalışkanlığına, hayat mücadelesindeki yılmadığı azmine ve duruşuna hayran kaldığım İclal Aydın.
Yine o kadifemsi sesiyle, parlayan ve gülen gözleriyle hoşsohbet birşeyler anlatıyordu. Yazdığı "O" başlıklı yazının birçok kişiye nasıl içli içli değdiğini, aldığı mailleri anlatıyordu.
Yazıyı ve programın tamamını merak etmeme rağmen her ikisine de bakamadan evden çıkmak durumundaydım.
Gün içerisinde değişik yerlerde Hürriyet'i okumaya çalıştım. Ve okuduğum köşe yazarları arasından Mehmet Y.Yılmaz'da takılı kaldım.
Hem yazıdaki içimi lime lime eden birçok cümleden, hem de Mehmet Y.Yılmaz'dan daha önce hiç bu konulu bir yazı okumadığımdan cümlelerin içinden çıkamıyorum saatlerdir.

Okumayı bitirdiğimde gözlerim yaşlanmış, ellerimin bomboş kaldığını hissetmiştim.
Umarım siz benim kadar çaresiz kalmaz, Mehmet Y.Yılmaz'ın tavsiyesine uyar, dediğini gider yaparsınız.
Bense içimden söylemekle yetineceğim. Gökyüzünün içsesimi alıp götürmesini dileyerek...

I love you more than I can say

SİZ bu yazıyı okurken, ben 14 gün sürecek uzun bir yolculuğa çıkmış olacağım. Masamı perşembe pazarına çeviren dağınıklık içinde pasaportumu ararken radyoda da benim kuşağımın hemen hatırlayacağı bir şarkı çalıyordu.

Leo Sayer’in şarkısı bu: “I love you more than I can say” diyor: “Seni söyleyebildiğimden daha çok seviyorum!”

Bu şarkıyı ne zaman dinlesem gözümün önünde bir “kaybeden” canlanıyor.

“Madem daha çok seviyorsun, neden söyleyemiyorsun” diye geçiriyorum aklımdan.

“Kim bilir o söyleyemediğin kadın ya da erkek ne düşünüyor” diyorum.

Onun da şarkı söyleme olanağı olsa belki şöyle diyecek: “Sen beni, benim seni sevdiğim kadar sevmedin ki!” Aşk ilişkisinin adaletsiz ve eşitsiz bir ilişki olduğuna dair yaygın bir inanç var. Aşkın iki tarafından birisinin daha çok fedakârlık yapmak zorunda kaldığı, aşkına karşılık alamadığı, kendi sevgisi oranında sevilmediğine dair bir inanç!

Ve bence doğrudan doğruya bu inancın varlığı ve yaygınlığı ilişkileri zehirliyor. Pekâlâ yürüyebilecek ilişkiler yarım kalarak sonuçlanıyor. Birlikte yaşanacak yıllar, paylaşılabilecek hayaller, tadı birlikte çıkarılabilecek anlar varken hem de. Bizim güzel Anna Karenina’yı ölüme götüren de bu duygu değil miydi zaten?

Roland Barthes buna “âşığın sevildiğinden emin olamama hali” adını veriyor. Herkesin başına gelmiştir.

Bakın buradan uyarıyorum: Söyleyebilecek fırsatınız varken, sevgilinize onu ne kadar çok sevdiğinizi söylemeye alışın.


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12556287.asp?yazarid=148&gid=61

İclal Aydın ve "O" yazısı mı?
Tabii ki eve gelir gelmez onu ve daha onlarca yazısını okudum.
Yazdığı hayatın içinden birçok sahici duygunun altına ben de imzamı attım.

Sevmek, sevilmek, vazgeçilmek, vazgeçememek, özlem, mutluluk, hüzün, gurur, yalnızlık, beklemek, inanmak, sil baştan yaşamak, güçsüzleşip kaçmak, dimdik demir gibi ayakta durmak ve daha onlarca duygunun arasında sıkışıp kaldım.
Gecenin bu saatinde hepsi elele tutuşup başımın üstünde "kutu kutu pense" oynadılar. İlk arkasını dönen hangisi oldu biliyor musunuz?
"Özlem"
Napcaz bu söz geçiremediğim, asi Özlem'le napcazzzz?
Ah bi bilsem...


http://haber.gazetevatan.com/haber.vatan?detay=O&Newsid=260788&Categoryid=4&wid=10

Yazı tarihi: 27 Eylül 2009