Ön uyarı: Lütfen yazımın başlığını doğru okuyalım, doritos panços sululuğuna dökmeyelim!
Evet, hazırsak başlayabiliriz.
Günaydınlar efendim,
İyi haftalar,
Güzel renkler, tatlar, modlar, ballar diliyorum herkeslere.
İclal Aydın kıvamında bir girizgah yaptım biliyorum, durun, sakin olun, sabırlı olun, arif olun, hemen darlanıverivermeyin.
Birazdan gelecek Haşmet Babaoğlu kelimelerimle fişlemeyin beni diye alın dil altında bekletin İclal'ı paşa paşa.
......
diye yazmaya başlamıştım ki çalan bir telefonda uzuuuuunca bir süre kaldım.
Sonra da aklım dağıldı, bi baktım kelimelerim aklımla birlikte uçmuş gitmiş, puffff.
Akıl ve uçmak demişken, aklını uçurmak için ne kadar uzağa uçabilir bir insan acaba?
Artık tanıdınız cümlelerimi; yazıda sahipsiz bir "insan evladı" sözkonusuysa o kişi bizzat bendeniz oluyorum genellikle.
Yani sözün özü; yalıkazığı gibi statükos sabitikos ayarlarında çakılı bir "insan evladı" sırf aklı uçsun diye kaç kıta aşabilir, pergelin bacaklarını kaç derece açabilir?
Hooop atlıyorum burdan şu cümleye;
"Bugün seni sevmeyi bırakıyorum" demiş genç delikanlı bizim kıza.
Kız o cümleye kadar o kadar havalarda, o kadar eminmiş ki statükodan birden attan düşmüşe dönmüş.
Almış ceketini kalkmış masadan arkasına bakmadan deli-kanlı.
Bir daha da ne aramışşşş ne sormuşşşş...
Bizimki hala kafasını duvarlara vuruyor; "hayatımın en büyük salaklığıydı bana sevgisinden o kadar emin olup onu bezdirecek hale getirmek" diyor.
Bir kafede oturuyorduk, buzz gibi soğuk su ısmarladım bizim kızcağıza. Kesmedi çift tur Maraş kesme dondurma!
*****
Şimdi madem ben de sözlerimi unuttum, aklımı uçurdum gelen telefonla birlikte, sırf size ve yazıya mahçup kalmamak için fiktif bir gündem yarattım farkettiğiniz gibi.
Türkçesi;
Hadi bakalım ben de diyorum: "Bugün seni sevmekten vazgeçiyorum" diye!
Yarası, beresi, sargı bezi, kulak çınlaması, hazırlamış olduğu çomağı, göz seyirmesi, kalp çarpıntısı, saç teli dibi acısı vs olan varsa buyursun, çekinmesin, ben bıraktım lafı ortaya, alsın tepe tepe kullansın.
Tepe sevmezse koysun şapkayı önüne soğuk bir bardak suyla birlikte, yaklaşsın en yakın duvara, duydunuz zilin sesini başlasın kafayı duvara duvara çakmaya.
Bu kadar...
Bu kadar basit arif olamayanın durumu.
Bu kadar kısa benim yazacaklarımın boyutu.
Öperim gözlerinizden,
Size doyum olmaz ama "insan" gider ;))
Ohhh be nihayet gittim bugün!
Ve ben mesela uçarım meselaaaaa! ;)
Ness, uçar mesela
p.s. Madem öptüm gözlerinizden, hadi size bi kıyak geçeyim de haftaya güzel bir şarkıyla başlayalım, şarkıyı dinlemek& izlemek için buraya tıklamanız yeterli.
Yazı tarihi: 24/01/2011
Bu blog'da okuyacağınız olaylar, kişiler ve mekanlar gerçek olabileceği gibi tümüyle hayal ürünü de olabilir. Bazı yazılar ruh sağlığınızı bozabilir, keyfinizi kaçırabilir, bam telinize dokunabilir. Böyle durumlarda blog yazarı Neslihan Venüs Kılıç hiçbir şekilde yazdıklarından sorumlu tutulamaz, adres gösterilemez. Siz bırakın onu bunu, şunu bilin yeter; "Yapan, yaptıran yalnız Allah'tır", gerisi hikaye...
Haşmet Babaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haşmet Babaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Ocak 2011 Pazartesi
9 Nisan 2010 Cuma
Kendimle barışık mıyım? - Haşmet Babaoğlu
Malumunuz ben uzundur yazamıyorum; vakitsizlikten, hislerime konsantre olabilecek zamanı ayıramamaktan, ve belki de madem duygularımı deşifre etmek beni incitiyor o zaman biraz da geriye çekilmeyi istediğimden...
Ben böyle geriden geriden gitsem de, her geçen gün yazdığı her yazısında kendine olan hayranlığım bir kat daha büyüyen Haşmet yazıyor tabii ki...
Bugün Sabah'taki köşesinde kaleme aldığı yazısı beni yine çok etkiledi.
Aşağıda aynen alıntı yaptığım yazısını okumanız dileğiyle.
*****
Kendimle barışık mıyım?
Unutmuştum bu lafı...
"Kendisiyle barışık olmak" deyiminden söz ediyorum.
Üç, dört yıl öncesine kadar pek gözdeydi.
Çok huzursuz ve huysuz tiplerin başkalarının yanındayken "kendileriyle barışık" bir hava takındıklarına tanık olur, çok gülerdim.
Tabii hâlâ kimi gazete söyleşilerinde rastlıyorum. "Kendisiyle barışık biri misiniz?" diye soruyorlar.
Ata Demirer'e de sormuşlardı. İnce bir alayla şöyle cevapladığını hatırlıyorum: "Nasıl olayım, belki biraz daha zayıf olsaydım..."
Bugünlerde hiperaktiflikler, şık huzursuzluklar, "yaratıcı nevrozlar" daha çok dikkat çekiyor. Moda bu şimdi! O yüzden de "kendisiyle barışık olmak" deyimi ortalıklarda pek görünmüyor.
***
Ataol Behramoğlu hatırlattı...
Hani "büyük yaşamak" ve "aşk iki kişiliktir" meselelerinde Hıncal Abi'yle anlaşamamıştık.
Ataol Behramoğlu işte bu tartışmadan kalkarak Cumhuriyet'te çıkan (ve Hıncal Abi'nin de geçenlerde köşesine konuk ettiği) yazısında "Haşmet bana kalırsa kendiyle daha az barışık" diyordu...
Hıncal Abi'ye "her akşam bir konsere, filme, gösteriye gitmenin neresi büyük yaşamak, bu olsa olsa iyi yaşamaktır" demek nasıl oluyor da insanın kendisiyle barışını bozuyor, onu bilmiyorum.
"Hayır, aşk tek kişilik bir hikâyedir; aşk ilişkisi başka şey" demek neden "hırçın duygusallık" olsun, onu da bilmiyorum.
Emin değilim ya, Ataol biliyordur belki!***
Derdim işin o yanı değil!
Derdim, bu deyimin giderek negatif bir tutumun üzerine atılmış cila olduğunu düşünmeye başlamam...
Şu dünyadan ve dünya içinde kendi hallerinden tedirgin insanlar itilip kakılıyor.
Biraz dertli, biraz sıkıntılı biri hemen dışlanıyor. Neden? Çünkü kendisiyle barışık değilmiş!
Onların karşısında ise daha "kendi"sinin ne olduğunu bilmeyen ama "kendisiyle barışık" olduğuna inanılan tipler var.
Sonuç? Bir yığın bencil, narsisist, sosyopat adam Dalay Lama havalarında caka satıyor! Nerdeyse bir imaj çalışması bu!
Manzaraya gülsen bir türlü, gülmesen başka türlü!
Peki bu deyimin benim sevdiğim ve değer verdiğim bir anlamı yok mu? Var.
Gerçekten "kendisiyle barışık" olmak, kendini fazla ciddiye almamak ve yalnızlıktan korkmamaktır!
Bilmem anlatabildim mi?
Sabah Gazetesi, Haşmet Babaoğlu, 09 Nisan 2010 Cuma
Nes, bu aralar kendiyle barışık olmayan...
Ben böyle geriden geriden gitsem de, her geçen gün yazdığı her yazısında kendine olan hayranlığım bir kat daha büyüyen Haşmet yazıyor tabii ki...
Bugün Sabah'taki köşesinde kaleme aldığı yazısı beni yine çok etkiledi.
Aşağıda aynen alıntı yaptığım yazısını okumanız dileğiyle.
*****
Kendimle barışık mıyım?
Unutmuştum bu lafı...
"Kendisiyle barışık olmak" deyiminden söz ediyorum.
Üç, dört yıl öncesine kadar pek gözdeydi.
Çok huzursuz ve huysuz tiplerin başkalarının yanındayken "kendileriyle barışık" bir hava takındıklarına tanık olur, çok gülerdim.
Tabii hâlâ kimi gazete söyleşilerinde rastlıyorum. "Kendisiyle barışık biri misiniz?" diye soruyorlar.
Ata Demirer'e de sormuşlardı. İnce bir alayla şöyle cevapladığını hatırlıyorum: "Nasıl olayım, belki biraz daha zayıf olsaydım..."
Bugünlerde hiperaktiflikler, şık huzursuzluklar, "yaratıcı nevrozlar" daha çok dikkat çekiyor. Moda bu şimdi! O yüzden de "kendisiyle barışık olmak" deyimi ortalıklarda pek görünmüyor.
Ataol Behramoğlu hatırlattı...
Hani "büyük yaşamak" ve "aşk iki kişiliktir" meselelerinde Hıncal Abi'yle anlaşamamıştık.
Ataol Behramoğlu işte bu tartışmadan kalkarak Cumhuriyet'te çıkan (ve Hıncal Abi'nin de geçenlerde köşesine konuk ettiği) yazısında "Haşmet bana kalırsa kendiyle daha az barışık" diyordu...
Hıncal Abi'ye "her akşam bir konsere, filme, gösteriye gitmenin neresi büyük yaşamak, bu olsa olsa iyi yaşamaktır" demek nasıl oluyor da insanın kendisiyle barışını bozuyor, onu bilmiyorum.
"Hayır, aşk tek kişilik bir hikâyedir; aşk ilişkisi başka şey" demek neden "hırçın duygusallık" olsun, onu da bilmiyorum.
Emin değilim ya, Ataol biliyordur belki!
Derdim işin o yanı değil!
Derdim, bu deyimin giderek negatif bir tutumun üzerine atılmış cila olduğunu düşünmeye başlamam...
Şu dünyadan ve dünya içinde kendi hallerinden tedirgin insanlar itilip kakılıyor.
Biraz dertli, biraz sıkıntılı biri hemen dışlanıyor. Neden? Çünkü kendisiyle barışık değilmiş!
Onların karşısında ise daha "kendi"sinin ne olduğunu bilmeyen ama "kendisiyle barışık" olduğuna inanılan tipler var.
Sonuç? Bir yığın bencil, narsisist, sosyopat adam Dalay Lama havalarında caka satıyor! Nerdeyse bir imaj çalışması bu!
Manzaraya gülsen bir türlü, gülmesen başka türlü!
Peki bu deyimin benim sevdiğim ve değer verdiğim bir anlamı yok mu? Var.
Gerçekten "kendisiyle barışık" olmak, kendini fazla ciddiye almamak ve yalnızlıktan korkmamaktır!
Bilmem anlatabildim mi?
Sabah Gazetesi, Haşmet Babaoğlu, 09 Nisan 2010 Cuma
Nes, bu aralar kendiyle barışık olmayan...
Etiketler:
Haşmet Babaoğlu,
sabah
7 Şubat 2010 Pazar
Facebook'ta gördüm halimizi- Haşmet Babaoğlu
Biliyorsunuz daha önce birkaç kez söyledim;
ben Haşmet Babaoğlu'nun sıkı bir takipçisiyim.
Son aylarda olaylara duygularımdan sıyrılıp biraz daha realistik açılardan bakmayı öğrenme çabam sonucu bu adamı "seviyorum", "sevmiyorum", "beğeniyorum", "beğenmiyorum" vb etiketler yapıştırmayı uygunsuz buluyorum.
Bunun yerine "katıldığım fikirleri de var, katılmadığım da" demeyi daha doğru buluyorum.
Geçenlerde yazdığı bir yazısında sonuna kadar katıldığım fikirlerini okudum.
"Facebook" konusunda bütünüyle hemfikiriz.
Hemfikir olmayanlara saygı duyarım.
Ve Haşmet'in kalemiyle yazılmış kendi doğrularımı buraya eklemeyi bir borç bilirim.
Sevgi ve saygılarımla...
......
Neden?
Facebook'ta ne gördüm de hevesim kaçtı?
Hemen sıralayayım...
Normal hayatta o yüzleriyle hiç karşılaşmadığım ve çok sevdiğim arkadaşlarımın bile içlerinde meğer nasıl da güçlü ırkçı nefret duyguları yeşerirmiş!
Meğer bu ülkede derinden faşist insan sayısı ne çokmuş!
Barışı ve insanı sevenler ne kadar azmış!
Ve bilmezdim...
Yalan kimliklerle gerçek dostluklar kurulabileceğini hayal edenlerin...
Bütün yaşam enerjisini başkasına nispet yapmaktan alanların...
Sahte sevgi gösterilerine kapılıp gidenlerin...
En ufak bir öğrenme çabası göstermeden her şeyi bildiğini sananların...
Bu kadar fazla olduğunu... Öğrendim.
Nes, the nonFacer
Yazı tarihi: 07 Şubat 2010
ben Haşmet Babaoğlu'nun sıkı bir takipçisiyim.
Son aylarda olaylara duygularımdan sıyrılıp biraz daha realistik açılardan bakmayı öğrenme çabam sonucu bu adamı "seviyorum", "sevmiyorum", "beğeniyorum", "beğenmiyorum" vb etiketler yapıştırmayı uygunsuz buluyorum.
Bunun yerine "katıldığım fikirleri de var, katılmadığım da" demeyi daha doğru buluyorum.
Geçenlerde yazdığı bir yazısında sonuna kadar katıldığım fikirlerini okudum.
"Facebook" konusunda bütünüyle hemfikiriz.
Hemfikir olmayanlara saygı duyarım.
Ve Haşmet'in kalemiyle yazılmış kendi doğrularımı buraya eklemeyi bir borç bilirim.
Sevgi ve saygılarımla...
......
Neden?
Facebook'ta ne gördüm de hevesim kaçtı?
Hemen sıralayayım...
Normal hayatta o yüzleriyle hiç karşılaşmadığım ve çok sevdiğim arkadaşlarımın bile içlerinde meğer nasıl da güçlü ırkçı nefret duyguları yeşerirmiş!
Meğer bu ülkede derinden faşist insan sayısı ne çokmuş!
Barışı ve insanı sevenler ne kadar azmış!
Ve bilmezdim...
Yalan kimliklerle gerçek dostluklar kurulabileceğini hayal edenlerin...
Bütün yaşam enerjisini başkasına nispet yapmaktan alanların...
Sahte sevgi gösterilerine kapılıp gidenlerin...
En ufak bir öğrenme çabası göstermeden her şeyi bildiğini sananların...
Bu kadar fazla olduğunu... Öğrendim.
Nes, the nonFacer
Yazı tarihi: 07 Şubat 2010
Etiketler:
facebook,
Haşmet Babaoğlu
1 Ekim 2009 Perşembe
Gitmek, varmak değil. Varmak, ah! Ulaşmak değil!
Dönem dönem farklı köşe yazarlarına sardırıyorum.
Ruh halim, yaşadığım olaylar, beklentilerim, hayat tempom ve hayallerim...
Ah hayallerim...
Her biri farklı bir yazarı,
farklı bir yazıyı,
farklı bir günü,
farklı birinin dünyasını anlamlı kılıyor bana, "vayyyy be" dedirtiyor.
Bu aralar Haşmet Babaoğlu'yum ben.
Onun satırlarının içinden geçerken çıkıp gidemiyorum.
Uzun bir süre çivileniyorum, mıhlanıp kalıyorum kelimelerine.
Tüm gün kafamda cümleleriyle konuşup, uygun adım ileri marş yazdıklarını tekrar ediyorum.
Apayrı bir etkileşim mi, melankoli mi, yandaşlık mı, hayranlık mı bilmiyorum ama ben bu adama direnemiyorum.
Çoooktaaan aldı gitti beni hangi fazdayız bilemiyorum.
Yarın İstanbul'a geliyorum.
Bu sefer içimi buruk bir duygu sarıyor. Neden, bilmiyorum.
Ben bilmiyorum ama galiba Haşmet Babaoğlu biliyor.
Aylar önce yazdığı aşağıdaki paragrafı sizinle paylaşmazsam, olmaz! Bildiğim o!
"Gitmek, varmak değil. Varmak, ah! Ulaşmak değil! Bu yaşımda daha iyi anlıyorum. Ve artık isyansız kabulleniyorum bunu. Hatırlıyorum da, Sezai Karakoç bir şiirinde "herkesin yüreğinden geçen bir coğrafya"dan söz ediyordu. Gidip gidip varacağımız ama asla ulaşamayacağımız bir coğrafyadan... Öyle bir şey, benimki de!"
Ah Haşmet, ne demeye yazdın bu satırları böyle?
Garip şey şu hayat!...
Keşke yarın biri omuzlarımdan tutup sarsarak ağır bir uykudan uyandırsa beni ve İstanbul'a geldiğimi değil, ulaştığımı söylese.
Mümkün mü?
Yazı Tarihi: 01 Ekim 2009
Ruh halim, yaşadığım olaylar, beklentilerim, hayat tempom ve hayallerim...
Ah hayallerim...
Her biri farklı bir yazarı,
farklı bir yazıyı,
farklı bir günü,
farklı birinin dünyasını anlamlı kılıyor bana, "vayyyy be" dedirtiyor.
Bu aralar Haşmet Babaoğlu'yum ben.
Onun satırlarının içinden geçerken çıkıp gidemiyorum.
Uzun bir süre çivileniyorum, mıhlanıp kalıyorum kelimelerine.
Tüm gün kafamda cümleleriyle konuşup, uygun adım ileri marş yazdıklarını tekrar ediyorum.
Apayrı bir etkileşim mi, melankoli mi, yandaşlık mı, hayranlık mı bilmiyorum ama ben bu adama direnemiyorum.
Çoooktaaan aldı gitti beni hangi fazdayız bilemiyorum.
Yarın İstanbul'a geliyorum.
Bu sefer içimi buruk bir duygu sarıyor. Neden, bilmiyorum.
Ben bilmiyorum ama galiba Haşmet Babaoğlu biliyor.
Aylar önce yazdığı aşağıdaki paragrafı sizinle paylaşmazsam, olmaz! Bildiğim o!
"Gitmek, varmak değil. Varmak, ah! Ulaşmak değil! Bu yaşımda daha iyi anlıyorum. Ve artık isyansız kabulleniyorum bunu. Hatırlıyorum da, Sezai Karakoç bir şiirinde "herkesin yüreğinden geçen bir coğrafya"dan söz ediyordu. Gidip gidip varacağımız ama asla ulaşamayacağımız bir coğrafyadan... Öyle bir şey, benimki de!"
Ah Haşmet, ne demeye yazdın bu satırları böyle?
Garip şey şu hayat!...
Keşke yarın biri omuzlarımdan tutup sarsarak ağır bir uykudan uyandırsa beni ve İstanbul'a geldiğimi değil, ulaştığımı söylese.
Mümkün mü?
Yazı Tarihi: 01 Ekim 2009
30 Eylül 2009 Çarşamba
Alaçatı Babylon , En Kıymetlim
Henüz arkamızda bıraktığımız yaz boyunca hissettiğim mutluluk güneşten çok gözlerimi kamaştırmış, ruhuma yıllardır hasret kaldığım bir sıcaklık üflemişti.
Hayatımın en güzel akşamlarını bu yaz yaşadım ben.
Bunlardan bir tanesi 26 Haziran'da Alaçatı'daki masal mekan Babylon'daydı.
O gecem güzelim, özelim, kıymetlimdi benim...
Alaçatı Babylon'da, 26 Haziran 2009 Cuma akşamı "Oldies but Goldies" gecesinde ben dünyanın en mutlu insanıydım.
İçkisiz sarhoştum küfelik.
Toz pembe bulutlar arasında, uçan halının üzerinde, elimde Aleaddin'in sihirli lambasıyla masal alemindeydim.
O akşam içten kahkahalar, dünya kadar hızlı dönen başım ve 5D gözlüğü takarak gördüğüm mutluluğun etkisindeyken yaşadıklarımı yazıya dökmek istemiş aynen aşağıda Haşmet Babaoğlu'nun yazdığı kelimeleri aklımdan geçirmiştim.
Sonra toz pembe bulutların peşim sıra beni kovalamasından geceyi hafızama kazıyıp yazıyı es geçmiştim.
Bugün, üzerinden 3 ay geçtikten sonra bu yazıyı okuduğumda o geceye dakika dakika geri döndüm.
Bunu sizle birazcık da olsa paylaşmalıyım.
Derim ki; yazının tamamını okuyun, gözlerinizi kapatın, yazılanları hafızanızda canlandırın, içinize iyot kokusunu çekin, gökteki sonsuz yıldızları, denizdeki yakamozu ve ılık Alaçatı rüzgarını düşünün.
Yanına sevdiğinizi koyun, sırtınızı ona verin, içinizdekileri fısıldayın ve boynundan rüzgarı çekin...
Geri dönmek istemiyorsunuz değil mi?
...biliyorum, ben de...
(Özel izin almadan yazının hepsini alıntı yapamadım. Alıntılar ve link aşağıda.)
http://sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2009/08/19/alacatida_teoman_ruzgri
Alaçatı'da Teoman rüzgârı
Karanlıkta bile parıldayan yanık tenler, bilekleri kapatan tuhaf tasarımlı sandaletler, ekose şortlar kalabalığı...
Sıcak Ağustos gecesini birdenbire serinleten kuzey rüzgârından korunmaya çalışan ortayaşlılar...
Dore aksesuarlar ve kabarık saçlarla yaşını on yıl daha büyüteceğini sanan 15'likler...
Evden çıkmadan önce ayna karşısında kız arkadaşından çok daha uzun süre kaldığı her halinden belli olan genç erkekler; gölgesinden bile korkan fakat aşka âşık genç kızlar...
Haftasonunu Foça'daki rock festivalinde geçirmek istemesine rağmen Çeşme'nin "tiki" ortamına esir düşmüş her yaş ve boydan rock severler...
Hepsi oradaydılar!
Alaçatı Babylon'da...
Son yılların en harbi ve yaşlanmak nedir, bilmeyen rock delikanlısı Teoman'ı dinlemek için...
Ben de oradaydım.
İyi ki!..
***
.......
"İnan çok çalıştım bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için/neyim var ki senden başka, hadi son bir kez/ceplerimi yokla, aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz" diyen adamın dürüstlüğünü bir parça da olsa, yakalamak, anlamak, paylaşmak...
Az şey mi?
***
Çok güzel bir konserdi!
Her konserinde gitar çalmayı, şarkı sözlerini ve melodiyi az buçuk unutur gibi olan Teoman bu kez alabildiğine güçlü bir ses ve tavırla dinleyicilerini avuçlarının içine aldı.
Sert bir fiske vurdu bazılarına uyandırdı...
...........
Bütün konserlerinde olduğu gibi final yine "Yağmur" şarkısıyla geldi.
Otelime dönerken baktım...
Şarkının nakaratı dilime yapışmış, tekrarlıyorum: "Yağmur, yağmur çok uzaklardan çağırıyor/gelirsen severim diyor."
Yazı tarihi: 30 Eylül 2009
Hayatımın en güzel akşamlarını bu yaz yaşadım ben.
Bunlardan bir tanesi 26 Haziran'da Alaçatı'daki masal mekan Babylon'daydı.
O gecem güzelim, özelim, kıymetlimdi benim...
Alaçatı Babylon'da, 26 Haziran 2009 Cuma akşamı "Oldies but Goldies" gecesinde ben dünyanın en mutlu insanıydım.
İçkisiz sarhoştum küfelik.
Toz pembe bulutlar arasında, uçan halının üzerinde, elimde Aleaddin'in sihirli lambasıyla masal alemindeydim.
O akşam içten kahkahalar, dünya kadar hızlı dönen başım ve 5D gözlüğü takarak gördüğüm mutluluğun etkisindeyken yaşadıklarımı yazıya dökmek istemiş aynen aşağıda Haşmet Babaoğlu'nun yazdığı kelimeleri aklımdan geçirmiştim.
Sonra toz pembe bulutların peşim sıra beni kovalamasından geceyi hafızama kazıyıp yazıyı es geçmiştim.
Bugün, üzerinden 3 ay geçtikten sonra bu yazıyı okuduğumda o geceye dakika dakika geri döndüm.
Bunu sizle birazcık da olsa paylaşmalıyım.
Derim ki; yazının tamamını okuyun, gözlerinizi kapatın, yazılanları hafızanızda canlandırın, içinize iyot kokusunu çekin, gökteki sonsuz yıldızları, denizdeki yakamozu ve ılık Alaçatı rüzgarını düşünün.
Yanına sevdiğinizi koyun, sırtınızı ona verin, içinizdekileri fısıldayın ve boynundan rüzgarı çekin...
Geri dönmek istemiyorsunuz değil mi?
...biliyorum, ben de...
(Özel izin almadan yazının hepsini alıntı yapamadım. Alıntılar ve link aşağıda.)
http://sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2009/08/19/alacatida_teoman_ruzgri
Alaçatı'da Teoman rüzgârı
Karanlıkta bile parıldayan yanık tenler, bilekleri kapatan tuhaf tasarımlı sandaletler, ekose şortlar kalabalığı...
Sıcak Ağustos gecesini birdenbire serinleten kuzey rüzgârından korunmaya çalışan ortayaşlılar...
Dore aksesuarlar ve kabarık saçlarla yaşını on yıl daha büyüteceğini sanan 15'likler...
Evden çıkmadan önce ayna karşısında kız arkadaşından çok daha uzun süre kaldığı her halinden belli olan genç erkekler; gölgesinden bile korkan fakat aşka âşık genç kızlar...
Haftasonunu Foça'daki rock festivalinde geçirmek istemesine rağmen Çeşme'nin "tiki" ortamına esir düşmüş her yaş ve boydan rock severler...
Hepsi oradaydılar!
Alaçatı Babylon'da...
Son yılların en harbi ve yaşlanmak nedir, bilmeyen rock delikanlısı Teoman'ı dinlemek için...
Ben de oradaydım.
İyi ki!..
***
.......
"İnan çok çalıştım bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için/neyim var ki senden başka, hadi son bir kez/ceplerimi yokla, aşk kırıntıları kalmış olmalı biraz" diyen adamın dürüstlüğünü bir parça da olsa, yakalamak, anlamak, paylaşmak...
Az şey mi?
***
Çok güzel bir konserdi!
Her konserinde gitar çalmayı, şarkı sözlerini ve melodiyi az buçuk unutur gibi olan Teoman bu kez alabildiğine güçlü bir ses ve tavırla dinleyicilerini avuçlarının içine aldı.
Sert bir fiske vurdu bazılarına uyandırdı...
...........
Bütün konserlerinde olduğu gibi final yine "Yağmur" şarkısıyla geldi.
Otelime dönerken baktım...
Şarkının nakaratı dilime yapışmış, tekrarlıyorum: "Yağmur, yağmur çok uzaklardan çağırıyor/gelirsen severim diyor."
Yazı tarihi: 30 Eylül 2009
Etiketler:
Alaçatı,
Aşk,
Babylon,
Haşmet Babaoğlu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)