İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2010 Cumartesi

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti, Pehhh!

Bugün 16 Ocak 2010.
İstanbul bugünden sonra 1 yıl boyunca Avrupa'nın kültür başkenti olacak(mış)!
Okuyorum okuyorum bu cümle bana bişey ifade etmiyor.
Hani bazen hiç beklemediğiniz bir anda sizi çok sevindiren ya da tam tersi çok üzen birşey görürsünüz, gözlerinize inanamazsınız, şoke olur, "kal gelir", gözün gördüğünü beyin algılayamaz, aradaki bağlantı kopar, kablolar yanar, öyle boş boş, seme seme bakarsınız ya benimkisi de o hesap.
Cümleyi okudukça semeliğim artıyor.
Okumayı yeni öğrenmişler gibi kelime kelime gitmeyi deniyorum;
İstanbul 2010 Avrupa kültür başkenti
İstanbul
2010
Avrupa
Kültür
Başkenti

Vallahi de olmuyor, billahi de olmuyor.
Tık yok
En ufak bir ışık bile yok.
Soğuktan belki de...
Yollar kapandı, arıza ekipleri yolda kaldı, trafolar patladı, tüm beyne elektrik gitmiyor ve bu arızanın ne kadar daha devam edeceği bilinemiyor.
Önümüzdeki bir yıl boyunca giderilmesi olası gözükmüyor.
Arıza çok ciddi.
Allah şehirdekilerin yardımcı olsun.
Bu durum hiç ama hiç parlak gözükmüyor.
*****
Derdimi anladınız değil mi?
Tarkan konseri, Cumhurbaşkanımız, Başbakanımız ve devlet büyüklerimizin değerli teşrifleri, Haliç'te deniz üstünden Pekin Olimpiyatları ekibi olan Fransız EF grubunca hazırlanan ışık gösterisi, 7 büyük noktadaki etkinlikler, havai fişekler onlar bunlar...
*****
Taksim'de yıllar boyu yapılmaya çalışan yeni yıl kutlamalarında çıkan olayları, Avrupa'lı kızlara layık görülen muameleleri hepimiz biliyoruz değil mi?
E napalım kocccaaaa İstanbul'un, hani şu Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul'un başka meydanı mı var? Serseriler, tinerciler, gidecek başka yeri olmayan ayaktakımı, eğlenmeyi içmek, kopmak ve şuursuzca kendinden geçmek olarak bilen berduşlar, kazık kadar olduğu halde okumak için eline aldığı tek şey abuk sabuk dergiler olan, kendi pis, ağzı pis, beyni pis olan reziller,  sanattan, kültürden, dünyadan, spordan, kibarlıktan, adamlıktan zerre kadar haberi olmayan varoşlar...
Daha hangi birini sayayım, halimizi kimlere anlatayım, ne diyeyim...
Şu anda kendime kızıyorum, bu yazıyı yazmaya harcadığım vakti heder ettiğime...
Neymiş efendim?
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti olacak(mış)
Şaşalı gösteriler oluyormuş.
Bir cumartesi günü, zaten bal gibi akan İstanbul trafiğinde birsürü ana harter kapalıymış.
Google bile bugün logosunu Boğaziçi Köprüsü ve Kız Kulesi yapmış.
Logonun üzerine tıklayınca bütün haberler dökülüyormuş.
Mış, muş, müş...
Biz de inandık.
Adama ne derler biliyor musunuz?
"Git bu zırvalıklarını başkasına anlat. Komik oluyorsun.
Şimdi hadi ordan, yıkıl karşımdan!"
*****
Aşağıda Hürriyet yazarlarından Mehmet Y.Yılmaz'ın harika bir yazısı var. (Selam yalnızlık, ben geldim )

Lütfen okuyun, ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız.
(Yazının başları bana Jack London'un Ateş Yakmak kitabını, sonları ise İstanbul'un kültür başkenti oluşunu düşündürdü!)


 http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13491933.asp?yazarid=148

Selam yalnızlık, ben geldim!

GEÇEN cumartesi günü 66 derece 32 dakika 35 saniye kuzeydeydim.
Yani Kuzey Kutup Dairesi üzerinde!
Kimseyi ve özellikle Ertuğrul Özkök’ü kıskandırmak için söylemiyorum ki eşsiz bir deneyimdi.
Çocukluğumda kutupların keşfini ve kâşifleri büyük bir merakla okumuştum. Benimkisi onlara benzemiyordu tabii.
Uçakla önce Helsinki’ye, sonra Rovaniemi’ye uçtum, bir dört çekerli araç ile yarım saat yol aldım, sonra da Huskylerin çektiği bir kızak ile 2 saate yakın yol aldım ve oradaydım!
Issızlığın, sessizliğin ve uçsuz bucaksız bir buz tabakasının ne anlama geldiğini de orada anladım. Elbette gerçek soğuk havanın ne demek olduğunu da!
Sıfırın altında 32 dereceye dayanmak üzere tasarlanmış titanyum giysilerim ve botlarımın içinde titrediğimi, ayak parmaklarımı hissedemez hale geldiğimi de söylemeliyim.

Ama çok güzeldi.

Bu günlerde orada güneş bizim bildiğimiz anlamda doğmuyor. Güneş varken bir “alacakaranlık” yaşanıyor ve o da ancak dört saat kadar sürüyor, gerisi zifiri karanlık!
O karanlığın içinde bir bilinmeze doğru sürüklendiğini hissediyor insan. Köpeklerin havlamalarını, kızağın altında ezilen buzun sesini duyuyor ve yüzünüzde rüzgârı hissedebiliyorsunuz sadece.
Benim gibi yalnızlığı ve ıssızlığı seven bir insan için bile fazlasıyla boş bir evrenin içindeymiş gibisiniz.
Teknolojinin son ürünü giysilerimin içinde sadece 2 saatte hissettiklerimi anlatabilmem çok zor. Keşke iyi bir yazar olsaydım ve anlatabilseydim.
Kutupları keşfe çıkanlar bu yolculuğu haftalarca yaptılar. Üzerlerinde sadece ayaklarına ve vücutlarına doladıkları hayvan postlarıyla hem de!

Kutup kâşiflerine hayrandım zaten, bu yolculuktan sonra bir kez daha arttı hayranlığım ve saygım. Bilindik turistik rotalardan sıkıldıysanız, bu deneyimi yaşamanızı öneririm.
İnsanın kafasındaki her türlü problemi unutup, sadece doğa ile mücadele ettiği bir yolculuk bu.
Elbette “turistik” yönleri de var. Günümüz ekonomik gerçeklerinin dayattığı bir kaçınılmazlık bu. Ama her halde dünyanın herhangi bir yerinde plastik sandalyelerde oturup, sıradan yemekler yemekten daha ilginç bir yolculuktu!

Noel Baba’yı buzlara hapsetmişler!

LAPONYA’nın en büyük kenti Rovaniemi yakınlarında Noel Baba’nın “köyü” var.
Bir postane, hediyelik eşyalar satan mağazalar, kahveler ve Noel Baba’nın evinden oluşan bir tür “Disneyland” bu. İçeri girerken biletleri satan genç kadın onların deyişiyle Santa Claus’u tanıyıp tanımadığımı sordu. “Kendisini tanırım. Antalya’dan hemşerim olur, bizim Demre’dendir” diye yanıtladım, mavi gözleriyle boş boş bakmakla yetindi.

O güzelim Akdeniz kentinde doğan bir insana “ev” olarak eksi 27 derecede yaşanan bir yerin seçilmiş olmasına üzüldüğümü söylemeliyim
.

Bu da kültür emperyalizminin bir başka sonucu! Zavallı Noel Baba’ya kimse sormamış tabii nerede yaşamak istediğini.
Sahip olduğumuz şeylerin değerini bilemiyor ve kullanamıyor olmamızın bir örneği daha diye düşündüm.
Buzlar içindeki o küçücük köyün postanesinden her sene 12 milyon mektup postaya veriliyor. 10 Euro’dan çarpıp, işin hacmini siz bulun isterseniz.

Ve bizim Demre’nin Belediye Başkanı’nın yakınmalarını hatırladım. Turistler gelip, Noel Baba’nın doğduğu yeri görüp, beş kuruş bırakmadan gidiyorlar diye yakınıyordu.
İşini bilen buzlardan bile para kazanıyor, işini bilmeyen o şahane Demre’de meteliğe kurşun atıyor!


Yazı tarihi: 16 Ocak 2010
Nessy, the kültürzede

Not: Ben yukardaki yazımı 16 Ocak'ta yazdıktan sonra ertesi gün müthiş yazar Yılmaz Özdil  tırışkadan teyyare başlıklı "cuk" bir yazı yazmış. Ellerin dert görmesin Yılmaz ağabey, ellerinden öperim :))

9 Ekim 2009 Cuma

Bohem Paris arabesk İstanbul'la taşralı Ankara'ya gidiyor


Zemin antrasit denilen tondan mavi, şeker gibi bir renk; içi gidiyor insanın, ruhu açılıyor bakınca.
Düşük, bol, kısa kollu. Tek omuz kayıyor, hafif dekolteye kaçıyor.
Etek uçları salaş değil, bir bantla hafif uzunca olan t-shirt toparlanmış.
Tam ortasında göze çarpan beyaz, büyükçe bir kalp.
İçinde Paris metrosu haritası.
Kalbin sol altında diagonal olarak başlangıcı ve bitişinde doreden küçük kalplerin içine aldığı "We'll always love Paris" yazıyor.

Şu an giymiş olduğum bu t-shirt hemen kalbimin üzerinde, kalbimin içindeki duyguları açıklayabilecek kadar maharetli.
Onun bir katman altında da şunlar yazıyor:
Az sonra Ankara'ya gitmek üzere yola çıkıyorum.
Gece, tüm gece, sabaha kadar çok hastaydım.
İçim dışıma çıktı.
Bu veda mı beni yoran, böyle hasta eden?!
............
İstanbul'dan giderken etimden et kesiliyor.
Aklım, ruhum, kalbim gidemezken, gidebilmeye çalışıyor...
Yola çıkmak lazım şimdi.
Çok kez anladım; sözler işe yaramıyor.
Gitmek gerektiğinde gidiliyor...

Aslında bugün Paris'te olacaktım,
ama İstanbul'dayım,
günün sonunda da Ankara'da olacağım.

Paris'i beklerken Paris'siz kalmak
Bir tuhaf boşluk...

Bu boşluk ruhumdaki bohem Paris ve kalbimdeki arabesk İstanbul'la birlikte taşralı Ankara'ya giderken işte şu şarkıyı söylüyor:
"Ah ne yapsam ne yapsam
Kurtulabilsem...
Ne yapsam gönlümü avutabilsem

Unutmak kolay olsa, çoktan unuturdum,
Boşvermek kolay olsa, kendimi avuturdum,
Faydalar faydasız, imkanlar imkansız,
Uzayan gecelerde saatler zamansız,

Ah ne yapsam, ne yapsam, kurtulabilsem,
Ne yapsam gönlümü avutabilsem,
Kendimi unuttum, unutuldum da,
Bir seni benim gibi unutabilsem,
Hiç olmazsa yılda bir gün kavuşabilsem"

............

Hadi şimdi dağılın artık.
Duygulandım biraz.

Yazı Tarihi: 09 Ekim 2009

9 Eylül 2009 Çarşamba

Büyük felaket

09.09.09 çarşamba günü İstanbul büyük bir felakete uyandı.
İkitelli civarlarında önüne gelen herşeyi alıp götüren sel şimdilik sayısı 30 olarak bildirilen hayatları da beraberinde sürükledi.
Sabahtan beri izlediğim/dinlediğim gelişmelerde verilen haberler gerçek olamayacak kadar yürek ve can yakıcı.
Hele hele TV ekranından izleyince yerlebir olmuş otoyolları, Tır garajını, ortadan bölünmüş köprüleri, damların, otobüslerin, ağaçların üzerinde kurtarılmayı bekleyen insanları gördükçe olsa olsa bunlar bir macera filminin kareleri zannediliyor.
Böylesine dramatik bir tahribatın gerçek olabildiği insanın aklına sığmıyor.

Oysa ki daha aylar öncesinden birçok birbirini seven çift uğuru olacağına inandığı için 09.09.09'da evlenmek üzere hayaller kurdular.
Birçok anne baba hayatlarına anlam katacak, minik avuçları ve elleriyle onlara dokununca dünyaları bahşedecek bebeklerini 09.09.09'da dünyaya getirmek üzere planlar yaptılar.
Şans, uğur, kısmet, bereket getirecekti 09.09.09.
Öyle bekleniyordu, öylesine inanılıyordu...
Evet getirdi ama içlerinden sadece birini; bereketini, uğursuzluğunu; felaketiyle birlikte.

Böylesine zamansız yakalanılan büyük felaketlerdeki yıkımlara çok çoook çooookkkk yazık oluyor, telafisi bulunmuyor, yeri asla dolmuyor.
Ben bilirim, iyi bilirim bu durumu...
Beş gün önce, 04 Eylül'de tekrar yaşadım, tekrar öğrendim.
O günden beri gözyaşlarım sel oldu, tutamıyorum.
Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, durduramıyorum...

Yazı tarihi: 09/09/09

12 Temmuz 2009 Pazar

İstanbullular, Buket Uzuner


"Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer."

Yahya Kemal Beyatlı

İlk olarak çocukluk yıllarımda "İki Yeşil Susamuru- Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri" adlı romanıyla tanışmıştım Buket Uzuner'le.
O yıllarda ne kadar da çok etkilenmiştim o kitabından...
Elinde bu kitabı okurken gördüğüm herkesle aramda bir yakınlık kurar, birine kitap hediye alacak olsam hemen bu kitabı alırdım.
Sonra yaşım ve yaşananlarım ilerledikçe araya başka sevdalar, başka romanlar, başka başka hikayeler girdi.
21-22 yaşlarımda; o zamanlar fiili birliktelik olarak sadece birkaç haftamı ama kalbimin sahipliği olarak aylarımı alan erkek arkadaşım Özgür, İki Yeşil Susamuru'nu bana hediye ettiğinde kitabı tekrar hatırlamış böylesine sevdiğim bir kitabı seçtiği için duygulanarak coşkuyla tekrar okumuştum.
Aslında zaten bu tarz, hayatımızın kimi dönemlerinde çok beğendiğimiz kitapları, üzerinden zaman geçtikten sonra tekrar okuma taraftarıyım.
Bakalım aynı tadı alabiliyor muyuz...
Bakalım zaman bize neler eklemiş, neleri değiştirmiş, neler olduğu gibi bütünüyle aynı kalmış...
Çocukluk yıllarımdaki etkisinden sonra Özgür'lü dönemimde de Buket Uzuner'i çok sevmiş olmalıyım ki daha sonraları "Kumral Ada Mavi Tuna" ve "Gelibolu" yu da okurken büyük tat almıştım.
İlerleyen dönemde bendeki Buket Uzuner'in yerini Nermin Bezmen ve Ayşe Kulin aldı.
Taaaa ki içinde bulunduğum Ankara'da sıkıntıdan çatladığım dönemimde Ankara'nın en eski ve meşhur kitapçısı olan - daha henüz D&R filan yokken varolan- Dost Kitapevi'nin rafında tekrar Buket Uzuner'le karşılaşana kadar.
İstanbul hasretiyle yanıp tutuştuğum bu dönemde kitabın salt başlığı ilgimi celbetmeye yetmişti: "İSTANBULLULAR"
Üstelik artık sadece evde değil, arabada, bankada, markette, kafede otururken, yolda yürürken, kuaförde ve boş olduğum her saniye kitap okuduğum için çanta boyu olması ayrıca hoşuma gitmişti.
Kitabı aldım. Başlarda biraz elimde süründüyse de sonradan ışık hızıyla bitirdim. Kitap hakkındaki tanıtıcı yazıyı Buket Uzuner'in internet sayfasından yine Buket Uzuner'in dilinden aldım ve aşağıya yapıştırdım.

O özetten öte benim sizinle paylaşmak istediğim ayrı bir bölüm var.
Kitabın erkek kahramanı Ayhan'ın kadın kahraman Belgin'e duyduğu aşk Ayhan'ın dilinden anlatılıyor.
Kelimelerden, cümlelerden ve samimiyetten öyle çok etkilendim ki burada kelime kelime aynen yazarak sizinle paylaşmak istedim.
Bi okuyun bakalım, siz de benim gibi bu duyguların artık sadece romanlarda kaldığını düşünüp üzülenlerden misiniz? :(

"Bir insanın yaşamı süresince gerçekten aşık olabileceği birine rastlaması ne kadar ender bir ihtimal, düşünsene Belgin...Bir kere o insanın tenini, kokusunu, dokusunu beğeneceksin, saçını, dişlerini, ayaklarını ve tırnaklarını seveceksin, ses tonunu, ter kokusunu, sivilce ve benlerini kabulleneceksin. Sonra giyinişi, fıkraları, kahkahaları, bakışları ve yürüyüşü sana batmayacak, dünya görüşü, sanat anlayışı, alt ve üst kültürü canını sıkmayacak...Uyurken bacağını seninkinin üzerine koyması, horlaması, saçlarının kepekli olması veya dökülmesi mideni bulandırmayacak... Düşünsene Belgin, birini sevmek için ne çok konuda en azından rahatsız olmamak gerekiyor. Ve birine aşık olmamız için ne derin beklentilerde hayal kırıklığına düşmememiz gerekiyor. Diyelim ki böyle biri var, var da bu sefer de bu özelliklere sahip o birine milyonlarca insan arasında rastlama ihtimalinin ne kadar düşük olduğunu bir hesaplasana... Çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber bir ortak dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri 'o biri'ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar. Durum bu kadar vahim yani Belgincim. İşte şimdi bu vahim durumun tam ortasında biz, sen ve ben, Belgin ve Ayhan olarak birbirimize rastlıyoruz. Rastlıyoruz ama ikimiz de korkuyoruz denemekten. Korkuyoruz be kızım! Ayrı kıtalarda hayat kurmuşuz, aşktan ağzımız yanmış, yoğurdu üfleyerek yemekten bile caymışız... Uzun ve düzenli bir beraberlikten sıtkımız sıyrılmış, 'mutlu çift' masallarına karnımız doymu, içimiz cızz etse de, burnumuz sızlasa da sahici bir aşka inanmıyoruz. Aslında inanacak bir şey kalmamış da işimizi, sen genlerine ben taşlarıma olan aşkımla yetiniyor, geçinip gidiyorken...Böyle böyle, 'idare ederekten' yaşarken, takk diye karşılaşıyoruz! Kız Belgin, bak işte sadece bu yüzden denemeliyiz, buyüzden göze almalıyız be... Belki bir daha böyle bir şansımız olmayacak, olamayacak, kim bilir?"

************

Ve kitabın bütünün konusunu merak edenler için Buket Uzuner'in sitesindeki kendi tanıtım yazısı:

Yaz 2005. Yalnızlıklar ve imkânsız aşklar şehri İstanbul. Atatürk Havalimanı. Belgin, Ayhan ve diğerleri. Sonunda artık hiçbirinin eskisi gibi olmayacağı 4 saatlik serüven.

İstanbullular romanı, Atatürk Havalimanı dış hatlar terminalinde, sevse de sevmese de hepsinin İstanbul' la gönül, iş, ekmek, yurt ve/veya kimlik bağları olan, 15 kişinin hayatla, kendileriyle, hiç beklenmedik büyük bir tehditle ve İstanbul' un kendisiyle yüzleşmelerinin hikâyesini anlatıyor.

İstanbul'un kendisinin de bir anlatıcı- karakter olduğu roman, modernitenin ve şehrin sınırında; genetik bilimciden-gurbetçi işçiye, taksi şoförunden-ünlü bir heykeltıraşa, tuvalet temizlikçisinden-mimarlar odası eski başkanına kadar İstanbullu 15 kişinin yollarının kesiştiği bir ortamda, yüzyılımızın göçlerle genişlemiş İstanbul' undan, dolayısıyla Türkiye' sinden bir kesit sunuyor. Bir İstanbul romanının en olmazsa olmazı aşksa elbette baş köşede yer alıyor!

13 yıl önce hayatını değiştiren trajik bir olayı İstanbul'la özdeşleştirerek şehri terk edip New York'a yerleşen Bebekli bilim kadını-akademisyen Belgin Gümüş'ün (41), orada bir sergi açılışında tanıştığı ünlü Türk heykeltıraş Ayhan Pozaner'e (38) aşık olur. Birlikte yeni bir hayat kurmak üzere İstanbul'a dönmekte olan Belgin hamiledir ve bebeği doğurma konusunda kararsızdır. İstanbul'a ve Ayhan'a olan aşkı, her türlü ihanetten çok çekmiş biri olarak onu ürkütmektedir.

Aslen Adanalı pamuk işçisi bir çiftin yedinci çocuğu olarak doğan, müstehcen bulunduğu için sürekli parçalanan Maçka Parkı'ndaki heykellerini tekrar tekrar onarmasıyla tanınan heykeltıraş Ayhan Pozaner, kendi 'İstanbul Rüyası' nı gerçekleştirebilmiş ender bir 'İstanbullu'dur. Darüşafaka Lisesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar mezunu, 'kendi kendini yetiştirmiş' bir insan olan Ayhan, kendisinden yaşça büyük, kültürel/sınıfsal olarak farklı bir burjuva kızı olan Belgin'e sırılsıklam aşıktır ama tıpkı İstanbul'a duyduğu ürpertili hayranlık gibi bu aşktan da ürkmektedir.

Aynı havalimanı çatısı altında pasaport kontrol çizgisinin iki yanında bekleyen Ayhan ve Belgin, aşktan ve İstanbul'dan korkarak, kararsız, tedirgin; özlemle ve suçlulukla yanarak, her an birbirlerinden, İstanbul' dan kaçmayı düşünmektedirler.

Bu sırada dış hatlar terminalinde bir dijital arıza nedeniyle bütün uçuşların iptal edildiği ANONS edilir. Herkes bu ANONS'un bir bomba ihbarıyla ilgili olduğundan kuşkulanır ve ölüm endişesiyle iç hesaplaşmaya girer.

Tuvalet temizlik işçisi varoşlu Hasret Sefertaş, pasaport polisi şoven Üzeyir Seferihisar, taksi şoförü İstanbullu Kürt Hamo Türk, Duty Free müdürü İstanbullu laik Yahudi Jak Sarfati, Moskova'dan dönen liberal işadamı Mehmet Emin Entek, onun genç sevgilisi ve asistanı Tijen Derya, türban yasağı nedeniyle Amerika'da üniversite eğitimi almaya giden türbanlı Aleynâ Gülsefer, Cannes'da bir festivale giden ünlü sinema yazarı İstanbullu Levanten Anna Maria Vernier, Fransa'da okuyan kızını ziyaretten dönen Fransızca öğretmeni İstanbullu Ermeni Ayda Seferyan, yurtdışında yaşayan kızı ve torununu ziyaretten yaşadığı Büyükada'ya dönen emekli tarih öğretmeni Kemalist Ulviye Yeniçağ, Barcelona'daki bir mimarlık konferansında Türkiye'yi temsil eden İstanbullu aktivist, ünlü mimar Erol Argunsoy, onun genç sevgilisi havalimanı barmeni İ. Baturcan Uzunçay, Atina'ya göçmüş akrabalarını ziyarete giden Boğaziçi Üniversitesi çevre bilimci İstanbullu Rum Prof. Yannis Seferis, San Francisco'daki ailesini ziyarete giden İstanbullu turizmci Susan Constance Berlin'den tatile gelen Alevî işçi Sabriye Bektaş ve Belgin'i karşılamaya gelen dadısı, dert ortağı, eski besleme İstanbullu Kete...

Bütün bunları seyrederek bizlere aktaransa, imparatorluklar şehri; Pagan, Hıristiyan ve Müslüman kültürüyle yoğrulmuş, görmüş geçirmiş, soylu, dünyanın 2700 yıldır menopoza girmemiş tek dişisi, güzeller güzeli, şehirler ecesi İstanbul'un kendisidir.

Yazı Tarihi: 12 Temmuz 2009

9 Haziran 2009 Salı

Hayat dolu 'tutku' hastalıklı 'takıntı'ya karşı

"İstanbul'u özlemekten çatlıycam, çıldırıcam, pul pul deriler döküp, göz göz kabarıcam. Ona dair her görüntü, her ses, her haberle ruhum yükselip boğaza uçuşunca nerelerde tutcaz bu beni, bilmem ki?"
diye yazdım 08 Haziran'da Facebook statüme.
Çünkü öyle...
Çünkü aynen öyle hissediyorum; ne bir eksik, ne bir fazla.
Dün Facebook'ta bir arkadaşımın çektiği İstanbul görüntülerini izleyince kabardım. Görüntüleri öylesine içine aldı ki beni dünyam şaştı, gözlerim doldu.
Sanki onunla birlikte gezdim; o kameranın, o anın, o yolların, o havanın, nefesin içine girdim.
Ruhum yükseldi onun yanına sokuldu.
Uçtum, uçtuum, uçtuuummm ve onun baktığı yollara kondum. Beni oralarda görsün istedim.
Oysa İstanbul'dan ayrılalı henüz 6 gün olmuştu.
Bilir misiniz bende fena halde bir 'homesick' durumları var. Yani Türkçesi ev bağımlılığı/sıla hasreti ve bu sılaya kavuşamayınca hasta olma durumları.
Evden 1 haftadan uzun ayrılınca vücudumda kabarcıklar çıkmaya başlıyor. Önce bir iki yerimde -ki genelde ayak bileğimde başlayan- minicik sivrisinek ısırığı gibi ufak ufak uçlar beliriyor.
Onlar ilkin tatlı tatlı sonra ben kaşıyıp yara yapmaya başladıkça da acı acı kaşınıyor.
Ve ben kaşıdıkça onlar kaşınıyor, onlar kaşınıkça daha çok acışıyor.
Sonra o minik ısırık benzeri şeyler kabarıyor, göz göz oluyor, kocaman beyaz para para kabarıklığa dönüyor.
Ayakbileğimden diz kapağımın önü, arkası, yanı, kemiğimin köşesi derken tüm bacaklar iptal oluyor. Ve her yerde aynı emareler.
O kaşıntılar zamanla göz göz kabarık, sonra para para yara, sonra da pul pul deri dökülmesi halini alıyor.
Ama sonra birden, ansızın, bir sabah uyandığımda geçiyor.
Nasıl mı?
Ben kafayı yiyip eve döndüğümde...
Aniden sönüyor.
Bu hastalıklı durum beni terk ediyor.
Derim kendini toparlıyor, yaralar ufalıyor ve kapanıyor, kaşıntılar geçiyor ve cildim parlamaya başlıyor.
Artık eve gelmişimdir.
Kendi yatağım, kendi duvarlarım, kendi evimin kokusu ile başbaşayımdır.
Bildiğim yola bakarım camımdan, mutfak dolaplarındaki raflarımda neyin ne olduğunu gözü kapalı bulurum.
Sevdiğim eşyalar, tanıdık huzurum hatta alışılagelmiş sıkılmışlığım dahi beni rahata kavuşturur.
Özlemlerime şimdi daha yakınımdır kendi yuvamda, sığanak kalemde.
Birçok arkadaşım doğma büyüme Ankara'lı olduğum için bu sonradan olma İstanbul'luluk halimdeki aşkımı anlayamıyorlar.
Saplantı, takıntı, abartı diyorlar.
Benimse cevabım net:
"Bu duygunun adı takıntı değil, tutkuyla sevmek, bilir misiniz?"

Şu anda Ankara'dayım.
Yaklaşık 20 saat sonra, 24 saatliğine tutkuyla sevdiğim şehre geleceğim kısmetse.

Bu sevgiyi doyasıya yaşamak için, yaşadığımı hissetmek için, geleceğe dair hoşuma giden birşeylerin beni ayakta tutması için bu tutkuya çok ama çok ihtiyacım var, bilir misiniz?


Yazı Tarihi: 09 Haziran 2009

Not: Ben bu yazımı 09 Haziran'da yazdıktan sonra 12 Haziran'da Ayşe Arman yine çok şahane bir yazı yazmış. Tahmin edeceğiniz üzere yazının en çok "tutku&heyecan"la ilgili paragrafını sevdim. Bir de mektup yazıp, kasaya kaldırıp seneler sonra okunmasını. Evet, tabi ki ben de yapacağım aynısını. Kimbilir kaç sene sorna, kim açacak o mektubumu?
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/11849389.asp?yazarid=12&gid=61