Gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2010 Perşembe

Nesli çalış, övün, güven!

Sanmayın sakın... sizi unuttum, ihmal ettim, yazmaktan sıkıldım, yazacak konu bulamayacak kadar sığlaştım...
Mümkün değil...
Olacak iş değil...
Aklım hep burda.
Günün sonunda sevgilimin sesini duyamadan uyumaya çalışır gibi bir eksiklik hissediyorum içimde.
Hani iki arada bir derede en sevdiğim arkadaşımla yarım saatlik kahve kaçamadığına kaçıp hayatımdaki gelişmeleri bir çırpıda dökülüversem, ne iyi hissedeceğim.
Olmuyor, olamıyor maalesef.
Her şeye yetişemiyormuşum.
Öyle bir koşturmaca ve çalışma temposu içerisindeyim ki nefes almaya bile vakit olmuyor denilen durum böyle bişeymiş, en babasından idrak ettim.
Olsun, hiç şikayetim yok.
Harika işler çıkarıyorum.
Güzel "ilkler" yaşıyorum.
"Nesli çalış, övün, güven" çekiyorum kendime.
Hep çalışmak, daha çok çalışmak istiyorum.
Yepyeni birşeyler üretmek, kendim için üretmek, üstelik insanlara faydalı olmak için üretmek, iyi birşeyler yapabilmek için üretmek o kadar güzelmiş ki bu yüce tatmin duygusunu damarlarımda hissettikçe yarış atları gibi açılıyorum.
Beynim farklı çalışıyor, göğsüm kabarıyor...
Mutluyum, guruluyum.
Her neyse yine bir satır diye başladığım yazımı uzattığımın farkındayım.
Acil kısa kesip çalışmaya dönmem lazım.
Yani bu aralar beni buralarda göremezseniz sanmayın ki içimdeki uçan duygular akıllandı; sıradanlığa sığındı, yazı mazı çıkmıyor.
I-ıhhh, yanıldınız. Bu tarif mizacıma külliyen aykırı ;)
Tam gaz gidiyorum, çok çalışıyorum, çok hevesleniyorum, çok uçuşuyorum, çok yenileniyorum.
Bana darılmayın, çabalarımda Allah utandırmasın, yolumu açsın diye dua edin ve yanaklarımdan öpüp güzelce uğurlayın, oldu mu şekerim? ;))

Nes, ateş ve uğur böcüğü karışımı

Yazı tarihi: 25 Mart 2010

19 Mart 2010 Cuma

Ser de vermem sır da vermem!

Size benden fenalık gelmiş olabilir.
Samimi söylüyorum bana da geldi.
Oku oku, çöz çöz, düşün taşın bitmiyor anasını satayım;
kendimin, yani kendi hallerimin...
Her gün yeni bir durum, yeni bir kaos.
Kendimi tanıyamamın ya da mevcut durumdaki bilinmezliğin daniskası.
Bu sefer aklımdakileri unutmamak için edebi cümleler arayışına girmeden yazacağım.
Dann dannn, madde madde hani beyin fırtınası yapar gibi.
Ya da gelin şöyle yapalım; ben beyin fırtınamı yapayım siz de hani yanlışlıkla geçerken gözünüz çarptı gibi yapın, tamam mı?
İşte kendime dair şikayetlerim:
  • Açık ve net değilim
  • Ucu açık konuşmalar yapıyorum
  • Fazla kibarım ve herkesi kendim gibi sanıyorum
  • Bu kibarlıktan fersah fersah uzak birtakım kişiler tarafından suistimal ediliyorum
  • Medeni davranış seviyem sebebiyle -nedense- bu davranışlarımın kişiye özel olduğu algısı uyandırıyorum
Madem hemen az yukarda şikayetçi oldum kendimden "açık ve net değilim" diye, el mecbur şimdi açık ve net yazmak gerekir:
Pek sevgili arkadaşlarım, sorarım size:
Sevgi/aşk/beğeni/hoşlanma kaç kişilik yaşanır:
Tabii ki 1.
Ya aşk ilişkisi:
Tabii ki 2.

Eğer biri yasalar önünde bir akit imzalamadıysa veya
facebook vb. sosyal paylaşım sitelerinde dosta düşmana nispet "ilişki içerisinde" ibaresini koymadıysa ya da
en özelindeki sevdiğiyle el ele, diz dize, göz göze fotoğraflarını çarşaf çarşaf deşifre etmediyse
bu illa ki yanlız olduğu ve daha da önemlisi "aranıyor" olduğunu mu gösterir???!!!
Talep edildiği gibi yalnız olsa dahi hayatını ve tüm değerlerini "çapkınlık" üzerine kurmuş bazı kurtların hedefi olmayı istediği anlamına gelir?
Çemberi daha da daraltayım yanlızlıktan ölse geberse, ömür boyunca seveceği birini istese bile bu gelecek her teklife balıklama atlayacağı mı demek olur???!!!
Hayır, hayır, hayır, bin kere de hayır, hiç sanmammmm!!!
Gerçekleri açık ve net söyleyim mi?
Azdır, nadide bir durumdur, hatta belki insan tabiatına aykırıdır bile amma...
Bazıları hep aynı kadını/adamı sevmek ister.
O insanla evli de olsa, ilişki içerisinde de olsa, yanyana da dursa, ömrü boyunca yanına yaklaşamayacağını da bilse buna gönülden bağlı insanlar vardır.
Bunu herşeyin üstünde hissesedenler bulunur.
Başkalarıyla tanışmak, görüşmek, sosyal sohbetler etmek, hayatın farklı yönlerini paylaşmak ayrıdır
Onu, o en içindeki sevgiliyi, o şahdamarındaki aşkı başının üstünde taşımak, hep en özelin olarak korumak, sakınıp, saklamak ayrıdır...
Oldu mu bu sefer, hepimize yetecek kadar açık ve net olabildim mi?

Nes, the ÖZEL!

Yazı tarihi: 19 Mart 2010

18 Mart 2010 Perşembe

Nazar etme n'olur çalış senin de olur (de ayrı :-pp)

Büyük konuşup konuşup tükürdüğümü yalıyorum.
Yalıyorum yalamasına da sonra akıllanmayıp yine büyük konuşuyorum.
Höt zöt falan yapıp esip gürlüyorum, 3 vakte kadar kuyruğumu sıkıştırıp kös kös geri vitese takıyorum.
Dengesizlikler ve kararsızlıklar silsilesi içinde sallanıp duruyorum.
Bir külhanbeyi olup asıp kesiyorum bir yavru ceylan gibi seke seke çaydan geçiyorum.

*****
Lakiiinnnn...
Eski zamanlarıma göre çok daha huzurluyum.
Bir adım geriye çıkabiliyorum artık, ağırbaşlılığım her daim benimle, atar damarıma basılmadıkça soğukkanlılığımla da gül gibi geçinip gidiyoruz.
Hiç bir kaygım yok "diğer insanlar ve ben" denkleminde...
Kendimi biliyorum, menzildekilerin; çap, yarı çap, yüzeysel alan, deniz seviyesinden yüksekliği ve kapsama alanları genişliğini de...
Aynada görür gibi görüyorum ciğerlerini bakar bakmaz...
Yama, kaçak, patlak, tutmayan dikiş, sırıtan kumaş varsa hepsi günyüzü gibi ortada...
Ah ne yanlış hayatlar, ne değersiz kişilikler...
Hele bir de istediğini türlü hesaplarla elde etmenin "sevilmek" olduğuna inanan zavallılar bu duygunun adına "düşman çatlatmak" diyebiliyor ya bu nasıl bir ego, nasıl bir içi boşluktur, şaşıp kalıyorum!!!
Bir de o türlü hesapların kılıfını "gönülden istemek" diye uydurup bunu salık veriyorlar ya diğerlerine, insanın ağzı açık kalıyor "bu nasıl bir hayasızlıktır" diye.
"Yürü git" diyesim geliyor "yürü git işine Alla'sen"...
Vah zavallılar, vahh acizler...
Keşke bir gün bir yerlerde karşılaşsak da, "zavallılığın" gerçekte ne anlama geldiğini onlara altını çizerek anlatsam!
Ya da mümkünse hiç ama hiç karşılaşmasak
Ben hayatımdan onları siyah ceketimin üzerinde sırıtan toz zerreciği gibi uçursam tek hamleyle
O zerrecik kadar bile gözüm arkada kalmadan bir adım yukarıya çıksam
Şahaneeee
Oh ne hafiflik...
Hiç problem yok...
....ama....
Bir zamanlar değer verdiğim, aklına saygı duyduğum, parmakla gösterdiğim, özel bellediğim, farkına inandığım, doğrularını da yanlışlarını da öpüp başıma koyduğum, adam gibi adam saydıklarımı da aynı silsilede uçuracaklarım kervanına katmak gerekecek...
Evet! Bir de "ama..."sı var işin!
Çünkü hepsi iyi güzel de insan ömrü kısa be çocuklar!
Doğrusu; içinin almadıklarını değil, içine almaya değer hayatları katmaktır dünyana!
Vallahi üzülüyorum ben de kimi seçimlerimde
Fakat derdim çokluk, nispet, ego savaşında galibiyet değil billahi...
Yani sözün özü: ben de Nietzsche gibi "Yokluktan değil, hep çokluktan çekmişimdir!" diyeceğime...
Platonik takılayım, kabül
Dostlarım az ama has olsun
Hallerim öz olsun...
Hem ne diyeceğim biliyor musunuz;
Sürekli bu ruh halinde yaşamak, bu durumu hiç aşamamak eritir insanı.
Günün sonunda bir bakarsın ki sen de, maşan da, ikiniz birden kömür olup yanmışsınız.
İçinizdeki koca boşluksa öylece kalakalmış.
Siz o haldeyken ben tükürdüğümü yalayım, varsın bu da böyle olsun, beni hiç bozmaz, hiç komaz, canınız sağolsun....

Nes, dışarda

Yazı tarihi: 18 Mart 2010

6 Ocak 2010 Çarşamba

Strateji toplantısı

Hesabı kesilmemiş bir ilişki...
Tutun bunu aklınızda, geri döneceğim buraya...
*****
Şebnem, Aynur, Hülya ve ben.
Muhteşem dörtlü.
Yaz, kış, kar, fırtına, tipi, tayfun, bora demeden yapardık kızlar gecemizi.
Çok değil daha 1 yıl önce hepimiz Levent'te çalışan beyaz yakalı plaza insanlarıydık.
Cuma akşamları, iş çıkışı buluşma vaktimizdi.
Kutsal bir ayin gibi beklerdik bu zamanları.
Tüm haftanın yorgunluğu, stresi, angaryası, can sıkıntısı, dar etekleri, yüksek topuklu ultra feminen ayakkabıları ve laptop çantaları... ne varsa çok katlı plazalarımızın kapısında bırakılırdı.
Hayatı, neşemizi, sırlarımızı, İtalyanlar misali hep bir ağızdan bağrış çağrışlarımızı, bitmeyen geyiklerimizi, güncel konularımızı, havadislerimizi, dedikodularımızı, dertlerimizi, mahremiyetlerimizi, gülme krizlerimizi, ağlama komalarımızı, maksimumum saçmalama ve deşarj olma potansiyelimizi, tokalarından kurtulmuş saçlarımız ve çantalarımıza koyduğumuz jeanlerimizle başlardık kızlar gecemize.
Bu gece o gece!
Eğlencenin dibine mi vurulacak, vurulurrr!
Ağlamaktan helak mı olunacak, olunurrr!
Salkım Hanım'ın taneleri gibi salkım saçak dökülecek mi içimiz, dökülür!
Pare pare bölünerek, "ez geç yürüdüğün yollar olayım" kıvamına mı gelinecek, canın sağolsun icabında ona bile gelinir!
Kah İstanbul'un aniden karar değiştiren tutarsız havası gibi kaprisli
Kah sisli puslu, küskün, suratsız bir sabahı unutturmak isteyen güneş kadar parlak
Kah "ben" merkezli olmanın "ben"e ettikleri
Kah merkezindeki "o"nun içini ezen yetersizlik ve tatminsizliği...
Akıllar, fikirler, teselliler, eleştiriler, yuhalamalar, bravolar, tuuu sana'lar... Herşey mübah, hepsi hizmete dahil.
Birisi hepimiz için, hepsi birimiz için.
Hani ayakkabının içine bir kum tanesi girdiğinde, dişçi koltuğuna uzanıldığında, miden ağrıdığında, gece uyuyamadığında; çaresizliğinle baş başa kalıverirsin ya tek başına...
Kendine yetmezsin, dağlar duvar olur, yollar kör düğüm düğümlenir ya önüne...
Tüm kişisel travma ve varoluşsal krizlerimizde ezilir, ufalır, bu dünyada görünmeyen bir varlık olmak isteriz ya hani...
İşte bu durumlarda kızlar gecesi Hızır Acil Servis gibi yetişir imdadımıza, bizi hayata bağlayan oksijen çadırı olurduk birbirimize.
Cuma akşamları yeniden doğuş için birer fırsat yaratırdık biz kendimize, biz bize...
Kızlar gecesinde çözüverirdik iplerimizi, çare olur, kardeş olur, dost olurduk biz birbirimize...
Tıkanıklıklar erir biter, sökülür gider, suya bırakır temizlerdik baştan sona kendimizi.
Gecenin sonunda kuş olur kanatlanır, semaya çıkarırdık ruhlarımızı.
"Oh be dünya varmış, oh be tüm dertlerimizi paylaşıp kendimizi ti'ye alınca hayat ne hafifmiş, umutsuzluğu yenmek meğer ne de kolaymış" derdik.
Gün oldu devran döndü devir değişti.
Önce Hülya gitti aramızdan.
Antalya'da tanıştığı İngiliz Mark'a aşık olup İstanbul'da evlenip Amsterdam'a yerleşti.
Sonra ben ne olduğumu anlamadım. İstanbul'da mıyım, Ankara'da mı, Londra'da mı, ne zaman, ne kadar, neredeyim tüm sene bilemedim.
Şebo'nun hayatında Yalçın zaten vardı, nişanlandılar. Onlar hala İstanbul'da ama Şebo işi sebebiyle sürekli yurtiçi/yurtdışı geziyor, hangi ara nerede hiçbirimiz zatiallerini yakalayamaz olduk.
Ve Aynur...İçimizde lokasyonunu değiştirmeyen tek o kaldı. Hala İstanbul'da.
Bu aralar fotoğrafçılığa fena sardırdı. Yakın zamanda harika bir proje için Doğu'ya gidecek. Ve o proje için süper bir eğitim alacak. Eveeettt çoook kıskandım.
Ama biliyorum o bana kıyamayacak, eğitimde öğrendiklerini satır satır anlatacak:)
Hiç şüphe yok, pek yakında onu da şahane günler bekliyor olacak.
Uzun aradan sonra Aynur, Şebo ve ben aynı anda İstanbul'dayız.
Önümüzdeki 26! gün üçümüze uyan ortak bir zaman bulamadığımız için bu akşam pat diye kararlaştırıp buluşalım dedik.
Amsterdam'da olan Hülya'cığımızın kulaklarını bol bol çınlattık.
Toplantı gündemimiz ve adı belirlendi:
"2009 durum değerlendirme ve 2010 stratejileri"

Saatlerce konuştuk, konuştuk, konuştuk ve de konuştuk.
Sonunda karara vardık:
"2009'da yaşadığım bütün mutluluklar da mutsuzluklar da bana ait. Benim birer parçam. Beni gerçekten dönüştüren, değiştiren, beni ben yapan şeyler. Demek ki böyle yaşanması gerekiyormuş" bilinciyle bitirdik gecemizi.
Zaten ne demiş Karl Marx: "Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur"

Ne çare ki içgüdüsel olarak yüreğinde bir çoraklık hissettiğinde "hesabı kesilmemiş ilişkileri" arkada bırakmak sanıldığı kadar kolay olmuyor.
Kimi zaman bu yarım kalmışlığın acısı aklın disiplinini ezip geçiyor.
İşte böyle zamanlarda kendimizi geliştirme sabrıyla beklemek, hayata heyecanla ve merakla sarılmak, 'bu yaşam serüveni acaba daha neler getirecek' diye merak etmek ve inanmak çözüveriyor tüm düğümleri.
Yani galiba...

p.s. kızlar iyi ki varsınız, her birinizi ayrı ayrı çoook seviyorum :)

Nesss, yours

Yazı tarihi: 06 Ocak 2010

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hayatın türlü dalavereleri ve sonsuzluğu

2012 filmini henüz beğenen çıkmadı zaten bu saatten sonra izleyen birinin "ben beğendim, süper bir filmdi" demesi için sıkı bir anarşist olması gerekiyor.
Haşmet Babaoğlu kıyamet fikrinin insanları neden bu kadar heyecanlandırdığını yazmış:
"Kötülük karşısında ne zaman mutlak biçimde çaresiz hissetsek kendimizi... Ne zaman dünyadan umudu kessek... Alttan alta karanlık bir dilek büyür içimizde: Kopsun kıyamet, bu kahpe dünya altüst olsun!"


Ayşe Arman akut üyesi, endüstriyel dağcı Serkan Kaya'yla röportaj yapmış. Soruyor:
AA:"Bu işin hayati riski yok mu? Korkmuyor musunuz? Adrenalin falan?"
SK: " Bir kere 100 metre yanıma yıldırım düştü. O hakikaten kötüydü.Düşmekten beterdi. Müthiş bir ses ve ışık. Aynı anda elektrik çarpması gibi bir şey oluyor, öldün zannediyorsun, sonra nefes aldığını fark ediyorsun. Burnuna yanık kaya kokuları geliyor. Yaşadığım en dehşet şeydi, ama sonra üzerini silkip ayağa kalkıyorsun, yola devam ediyorsun...
Yapacak birşey yok. Hepimiz sonunda öleceğiz, bir bardak su içerken de boğulup ölebilirim."


Melike Karakartal "Nyotaimori" geyiğini(çıplak kadın üzerinden suşi yeme) harika bir anlatımla ti'ye almış.
Hikayenin hijyen tarafına takmış ve böyle bir hadiseye prim veren erkeğin kafasına oklava indireceğini belirtmiş. Alkıışşş benden :)
Yazının tamamı çok eğlenceli, okumak isteyenler aşağıdaki link'e buyursunlar:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13004520&tarih=2009-11-21

"Mavi Senfoni" adlı tablosu 2.2 milyona satılan Burhan Doğançay olay oldu.
Resmi alanın Murat Ülker olması açıkçası beni fazlasıyla şaşırttı.
Bu rekor satışla, çağdaş Türk resmi büyük bir sıçrama yaptı.
Koleksiyonerlik prim yapmaya ve bugünün en iyi yatırımının "resim" olduğu konuşulmaya başlandı.
Türkiye'deki rekor halen Oryantalist Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907'de 2 farklı versiyon olarak çizdiği "Kamplumbağa Terbiyecisi"nde.
1906 versiyonu 2004 yılında Pera Müzesi'ne Türk resim sanatında bir esere verilen en yüksek fiyat olan 5 mioTL'ya satıldı.(2009 değeri 10-15mioTL)
1907 versiyonu ise Belma Simavi Koleksiyonu'nda.
Ayşe Kulin'in "Tek ve Tek Başına Türkan" adlı kitabını biran önce okumak için ölüyorum. Türkan Saylan'ın ömrü boyunca yaşadığı zorlukları öğrenince insan kendinden utanıyor. Bana sunulmuş bu şahane hayatımdaki tamahsızlığımın tokadını yüzüme atmak için kitabı su gibi okumak gerekiyor, anlaşıldı.
Şu an okuduğum Paulo Coelho'nun "Kazananlar Yalnızdır"ına kuma geliyor anlaşılan...

Daha 3-4 hafta önce şu haberle yatıp kalkıyorduk:

"Düşünebiliyor musunuz, bir adamla 14 yıldır evlisiniz, birliktesiniz, çılgınlar gibi aşıksınız, dışarıdan algılanan imaj öyle ama sonra bir gün öğreniyorsunuz ki, adam sizi bunca yıldır aldatıyor.
"İnsan kondurmak istemezse kondurmuyor” diyor, “Kimse beni uyarmadı. Bir de çok ilgili davranıyordu, en değerli varlığıydım, hep el üstünde tutuyordu. Evet, şüphelendiğim oldu. Ama hep inkâr etti. Her seferinde ona inandım. Belki de işime geldi. İnsan düzeni devam ettirmekten yana oluyor, hele çocukları varsa. Ama bir yere kadar..."
Şahane eğitimi, şahane fiziği, şahane anneliğiyle müthiş bir “vitrin”, bir erkeğin yanında taşımaktan gurur duyacağı bir varlık..."

Evet bildiniz Eren Talu ve Defne Samyeli hadisesi. Sahi n'oldu onlar, boşandılar mı?
Aldatan erkeklerin durumu bence bir tür ruh hastalığı, psikiyatrlık.
Mide bulandırıcı!
Görünce kusmak istiyorum!

Psikiyatrlık demişken:
Hipotalamus, limbik sistem ve ön loblarda olan hasarlar, aşırı saldırganlık ve vahşete sebebiyet veriyormuş, bunu da bugün öğrendim. Bizim ülke toptan ağır hasarlı desenize!

Bu ilginç bilgiden gelelim komiğe...
Dizi izliyor musunuz? Yok öyle "Ezel", "Aşk-ı Memnu" falan değil. Ecnebi ve yüzonaltıbinsekizyüzkırksekiz bölüm sürenleri kastediyorum. Onların manyağıysanız yandınız. Hergün bir öncekinden daha popüler bir dizi furyası peydah oluyor. Hayır insan işi gücü bırakıp 7*24 dizi seyretse bile yetişemez. Bunun tuvaleti var, yemeği var, uyuması var.
De ki yetiştiniz o zamanda gözlerin biri "kalk gidelim, diğeri halt yeme otur" der!
Gündemde çılgınca bir "Flash Forward" olayı dönüyor. Benim afagan takımım o kadar TV karşısında oturmaya müsait değil ama ucundan azcık seyretmeyi deneyeceğiz bakalım.
Yılmaz Özdil'den sonra izlediğim favori köşe yazarı Kanat Atkaya Flash Forward'la ilgili harika bir yazı yazmış.
Henüz okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Ben gülmekten koptum okurken, arşivime aldım bile :D
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12984952&yazarid=25&tarih=2009-11-19

Şimdiiiii efendim sanki bana "böyle de eften püften, ortaya karışık bir yazı olur mu?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Yahu boşveriiin, hayatı bu kadar ciddiye almayın... Onun rahat, neşeli, boş anları da vardır, olmalı.. Bunu hem söylemek, hem uygulamak lazım gelir.
Yoksa benim gibi duygu budalısı, hop terelleli moduna doğru emin adımlarla yolalan biri olur çıkarsınız. Hep birlikte biraz hayatın içine daldık, fena mı oldu?
Madem birlikte girdik bu dalışa o zaman size bir itirafta bulunmam gerek:
Bu budalalığım hafiften işe yaramaya başladı galiba.
Sanırım büyümekteyim.
Üstelik şaşılacak şey evet, laf dinlemeye bile başladım.
La havle başımıza her an taş yağabilir. Kaçılıın!

Budalalık kendinden başka birine inanıp, sevmekle başlıyor.
Biliyorum sevginin/aşkın karşıtı nefret değil.
Ama ah! Budala ben mi yoksa söz dinleyen ben mi bu nefreti tanımaya başlıyor işte onu henüz bilemiyorum.
*****
Bugün babamın bana ve bu hayata veda etmeden sonsuzluğa gidişinin 6. yıl dönümü.
Oysa ne çok sevgi vardı içinde, ne çok severdi beni.
Böyle küt diye gideceği hiç aklıma gelmezdi.
Yakıştıramadığı durumları kabüllenemekte güçlük çekiyor insan.
Bocalıyor, afallıyor, dümdüz oluyor.
Allak bullak kalıyor.
Cayır cayır yanıyor.
İçini soğutacak birşey için didiniyor kavrula kavrula.
Olmuyor, olmuyor, olmuyor...
Herşey nafile.
Hepsi palavra!
Sadece saçmalıyor.
O anda bir taş yutmuş gibi oluyor...
İçi ufalanıyor.
Bir şey kopuyor bedeninden.
Sanki biri elini içine sokuyor ve ciğerini söküyor alıyor.
Kolu, bacağı gidiyor...
Öyle hissediyor.
Öyle kalakalıyor.
Eksiliyor.
Bir daha hiç tamam olamayacağını düşünüyor.
Ve üzerinden sayısız gece kararıp gün ağarsa da hesaplaşması, sorgulaması, acısı bitmiyor.
İşte böylesi bir düellodan sonra hiçbir terkediş, hiçbir sevilmeyiş, hiçbir yanlış seçiş, yalnız kalış koymuyor.
Ne koyması be baba, dokunamıyor bile!
Anlatabiliyor muyum?


*****
Mekanın cennet, ruhun şad olsun babam.
Huzur içinde ol, ben iyiyim, büyüyorum!

Sizin hiç babanız öldü mü?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreyya

Yazı tarihi: 23 Kasım 2009-2003

20 Kasım 2009 Cuma

B.O.K.'lar ve frenkgiller

Efendim, başlığı okur okumaz yüzünüzü buruşturduğunuzu görür gibiyim.
Durun durun hemen ekşimeyin, açıklamama müsade ediniz.
Malum bugünlerde gündem çok karışık.
GDO'lardı, açılım-açamayalım'dı, İtalya Cumhurbaşkanı'nın ziyaretiydi, telekulak skandalında dinlenenler ve bir türlü kendini dinletemeyenlerdi, Dersim'di mersim'di derken karardık durduk.
Ay zaten sonbahar da bitemedi gitti, üstümüzde kara kara bulutlar dolanıyor duruyor diye biz de karalar bağladık ya biraz neşelenelim canım madem öyle, fena mı olur?
Bendeki bu otomatik neşe halleri geçenlerde okuduğum bir yazıdan üzerinize afiyet.
E ben neşelendiysem sizin başınız kel mi? Hadi gelin birlikte neşelenelim...
*****
Pir'im öncelikle gelelim şu B.O.K. meselesine.
GDO'lardan sonra herşeyi 3 harfle anlatmak moda oldu ya bizimkisi de o hesap.
Bugünkü dersimiz: B.O.K.'lar yani "Beyniyle Oynanmış Kurban"
Yurdum insanında bu B.O.K.'lar sürüsüyle; zebil zebil maşallah...
Ne tarafa dönseniz eliniz birine çarpıyor, gündeme almamak olmaz, gücenirler...
*****
Az biraz reiki veya NLP ile uğraşmışlığınız varsa "olumlama" kavramını duymuşsunuzdur.
"Ben güzelim, değerliyim ve mutlu olmayı seçiyorum..." ya da olmak istediğin her neyse bu olumlamayı bilinçaltına gönderiyorsun ve göndere göndere bir bakıyorsun hooop az önce çaresizlikten kıvranan ama bir konserve ıspanağı hüpletince başımıza Süperman kesilen Temelreis gibi şişim şişim şişivermişsin.
İyi valla ne ala...
Tabii bu konular öyle hemen Temelreis misali hoppidik gübbidik olamıyor.
İnsanlar saatlerce, günlerce, aylarca kafa patlatıyor.
Okuyor, öğreniyor, deniyor, yapıyor, şaşırıyor, vazgeçiyor, aklı karışıyor başa dönüyor.
Kimileri tonlarca paralar ödüyor, kimileri hayatlarından çeşitli ödünler veriyor.
Kimileriyse doğuştan yetenekli; olumlamayı kafaya programlıyor, menzile bir B.O.K. adayı girer girmez de play tuşuna basıyor ve eakşınnn... (action/aksiyon)
Onların olumlama muhteviyatlarında ufak bir değişiklik oluyor ama:
"Güzelim, değerliyim ve zengin olmayı seçiyorum" diyorlar.
İşte eğlencemiz burada başlıyor.
Bu küçükhanımefendi konteslerimizin ufak beyinlerindeki hafıza kartlarının ezberleyebildiği tek olumlama bu olduğu için tek tuş olayı yaşıyorlar.
Tek tuşun üzerinde "FF" yazıyor; Flashforward, yani ileriye hızlıca sar.
İleriye dair tek hedefin varsa yoksa, kısayoldan, hızlıca bir B.O.K.'la dünyaevine girmek olsun.
Zaten elinde başka düğme yok, tek numaran bu, bünye buna programlı.
O yüzden bu sevgili 4yapraklı yoncalar burun deliklerini şişire şişire külkedisini gerçeğe uyarlamak için olumla Allah olumla "güzelim, değerliyim ve zengin olmayı seçiyorum" nidalarıyla salınıveriyorlar.
Salınıverirken tabi bunlar iki işi birarda yapamadıkları için bazen salınmayı unutuveriyorlar.
Aslında kızmamak lazım, belki de bu küçük bir özgüven meselesi. Bu özgüvensizlikten dolayı verip veriştirmeleri. Tek dertleri “güzelliklerinin erkekler tarafından onaylanması”. Birtek o zaman iyi hissediyorlar.
Bu yüce! hislerin ışığında, zavallı B.O.K.'ları potaya sokup evlendiklerinde birdenbire “değerli kadın” oluveriyorlar.
Zaten mesele aşk meşk değil, makul bir adam bulup “ben değerli ve zenginim”i ispatlayarak zümre atlayabilmekte.
Öte yandan aslında ömürleri boyunca sırtlarını dayayacak bir adam, bir güven, konfor, statü ve lüks alanı istedikleri için en safından birtakım cabrioları ay pardon yani Beyinleriyle Oynanmış Kurban'ları ihtirasları uğruna harcamakta bir mahsur görmüyorlar.
Bu uğurda ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar.
Kendi başına yumurta kırmayı beceremezken anne/komşu/bacı/gacı kim varsa, yedi sülale, geleceklerini bu BOK'lara bağladığından imece usulü toplu kumpasla gelin kızımızı allayıp pulluyorlar.
Ev yapımı kurabiyeler, börekler çörekler, yanak pembeleştirme çalışmaları, "ben bilmem beyim bilir" pratikleri ve bilimum kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez uygulamaları gelin kızımızla teşvik-i mesai yaptırılıyor.
Bu el değmemiş! pek değerli konteslerimiz de gerdan kırarak kocalarının annelerine her konuda “Siz bilirsiniz anneciğim” demeyi "Türk öğün, çalış, güven"den önce ezbere kaydediyorlar.
Ay zaten bu karışık cümleye ne gerek var, onlar işin güven kısmını halletmeye başkoymuşlar, gerisi safsata...

Yalnız bir durumda Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekiyor:
Bu güven müessesesini pek sağlam temeller üzerine inşa ettikleri yadsınamaz bir gerçek.
3.sınıf kuaförlerce sarışın pardon turunculaştırılmış mısır püskülü saçları,
tek koltuğa sığamayacak kadar büyüttükleri kaba etleri ve
Silikon Vadilerinden taşan dişilik enerjileri uğruna maddi manevi hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorlar.
Ayrıca kadro da itinayla sağlamlaştırılıyor; altyapıdan geliyorlar.(takım referansı için bknz varoşlar)
B.O.K.'lar bir kere tufaya gelince de bu altyapı ve Silikon Vadisi enerjisi gücüne veda etmiş gibi görünüp bir anda dünyanın en zarif, en kibar, en kocasından başkakimseyebakmayan (yalan!), en misyoner, en melek insanına dönüşüyorlar.

İlahi...
Siz çok yaşayın emi?!
Hiç güleceğim yoktu vallahi :-DD

* * *
Hamiş:

Sevgili çakma kontesler;
"Değerli ol" demekle olunmuyor maalesef, kumaş ortada...
Sen en iyisi mi "fabrika ayarlarına geri dön" komutunu ver cicim.
Bu halinize kızmayız ama yemeyiz, yedirmeyiz, yemedik, anlaştık? ;)

Sevgili B.O.K.'lar;
Sağır sultan bile duydu ve de uyandı; senin mezhebin genişse kontescik ne yapsın, sendeki ki bu saflık nicedir a kuzum?
Hayır silikonlardan önünü göremiyorsan arkandan gülenleri de mi duyamıyorsun?
Silkelen, kendine gel. Cabrio'nu kapa bak başına güneş geçmiş.
Ama yok yok üzülme masum ve değerli prensesin bakkala kadar gitti az sonra gelecek, ne de olsa o "senin onu değerli ve zengin hissettirebilme ümidini sevmişti", ne masumane...
bekle sen bekle, daha çoook beklersin ;)

Sevgili okur;
Baştan söylemiştim sana eğleneceğimizi.
E şimdi bu durumla eğlenilmez de ne yapılır, değil mi yani...

Yazı tarihi: 20 Kasım 2009

27 Ekim 2009 Salı

Fameeeee!

Baby look at me
And tell me what you see
You ain't seen the best of me yet
Give me time I'll make you forget the rest
I got more in me
And you can set it free
I can catch the moon in my hands
Don't you know who I am
Remember my name
Fame
I'm gonna live forever
I'm gonna learn how to fly
High
I feel it coming together
People will see me and cry
Fame
I'm gonna make it to heaven
Light up the sky like a flame
Fame
I'm gonna live forever
Baby remember my name
Remember, remember, remember....
Baby hold me tight
Cause you can make it right
You can shoot me straight to the top
Give me love and take all I've got to give
Baby I'll be tough
Too much is not enough
I can ride your heart til it breaks
Ooh I got what it takes
Fame
I'm gonna live forever
I'm gonna learn how to fly
High
I feel it coming together
People will see me and cry
Fame
I'm gonna make it to heaven
Light up the sky like a flame
Fame
I'm gonna live forever
Baby remember my name
Fame
*****
Şarkı sözlerini okur okumaz mırıldanmaya başladınız değil mi?
Bu şarkıyı bilmeyen, söylemeyen, sevmeyen var mı aramızda?
Zayıf ihtimal...
Misal ben nerede, hangi ruh halinde duyarsam duyayım yakınımda gördüğüm ilk eşyayı kaparak mikrofon yapıp avazım çıktığı kadar bağırarak söylemeye başlıyorum.
Zaten bu şarkıda öyle enterasan bir tını var. Daha ritmi duyduğunuz an usul usul kıpraşmaya ve sözleri mırıldanmaya başlıyorsunuz.
Sonra coşuyor, coşuyor ve daha da coşuyorsunuz.
İşte bu yüzden kendisi Karaoke'lerin en baba şarkısı ve kimsenin sesinin betliğine aldırış etmeden avaz avaz söylediği bir şarkıdır.
Duşların kadrolusu
Yolda yürüyenlerin yandaşıdır.
Enerjiden kafayı tavana vurma şarkısı
Barların, gece klüplerinin, partilerin en gözde ası,
Ses kontrolu,ayarı olmadan tüm detoneliğinle avaz avaz yırtınma şarkısı
Limitsizce saçmalama,
Eline geçirdiğin herhangi birşeyi mikrofon sanarak tepin tepin tepinme şarkısı
Ve dans ettiğini sanarak vücudundan bilinçsiz ve uyumsuzca çıkan tüm garip hareketleri fırlatan şarkıdır.
Nefes nefese kalma şarkısı,
Sevgilinin gözüne baka baka;
"baby look at me& tell me what u see,
You ain't seen the best of me yet
Give me time I'll make you forget the rest"
diyen obez bir özgüvenle meydan okuma, baştan çıkarma ve şımarma şarkısıdır...
Mercekle arasan içinde zerre ağlama-zırlama, kendine jilet atma, başkasına trip atma isteği uyandıran duygulardan eser bulamayacağın bir şarkı.
Melankolisi cıssss,
Serotinin öpülesi...
Sırf bu şarkının kendi dinamiği bile tutar ayaklarınızdan götürür sizi "Fame" filmini izlemeye.
Yok yetmez, kesmez beni diyorsanız;
yetenekli, güçlü, güzel, enerjik ve genç bir dünyanın içine sızmak için buyrun gidelim derim.
Çünkü ben o yüzden gittim.

Filmle ilgili sitelerde konusu şu şekilde anlatılıyor;
Oscar ödüllü, 1980 yapımı Alan Parker imzalı hit film “Fame”'in orijinalinin yeniden uyarlaması olan film dansçılar, şarkıcılar, oyuncular ve ressamlardan oluşan bir grup yetenekli gencin New York Gösteri Sanatları Şehir Lisesi'nde geçirdiği 4 seneyi anlatır. Adeta farklı ve yaratıcı bir güç santrali olan bu okul toplumun her kesiminden öğrencilere hayallerini gerçekleştirme, gerçek ve uzun süreli bir şöhret yakalama şansı sunar. Sadece yetenek, kendini adama ve sıkı çalışma ile elde edilebilecek türden bir şans...
Herkesin zaman zaman kendinden şüphe duyup bezdiği inanılmaz rekabetçi bir ortamda, her öğrencinin tutkusu sınanacaktır. Kariyer hedeflerine ek olarak bir de lisede olan diğer her şeyle de uğraşmak zorunda kalacaklardır. Ödevlerle dolu karmaşık bir zaman, sıkı dostluklar, tomurcuklanan aşklar ve kendilerini keşfetme...
Her öğrenci spot ışığı altındaki kendi anı için didinirken, aralarından kimlerin doğuştan gelen bir yetenek ve başarmak için gerekli disipline sahip olduklarını keşfedeceklerdir. Arkadaşlarının ve hocalarının sevgi ve desteğiyle, aralarından kimin Şöhret'i yakalayacağını göreceklerdir...

Bana soracak olursanız da bu kadar olumlu ve yüksek enerjiyle gittiğim halde filmi oldukça vasat buldum.
Kesinlikle "Fame"e yakışır bir enerji yansıtmıyor.
Oyuncular çocuk denecek kadar genç ve amatör.
Konusu kendi içinde dağılmış, seyirciye hangi mesajı, hangi duyguyu vermeye çalıştığı belli değil.
Müzikler ve dans sahneleri basit, tatmin edicilikten çok uzak kalmış.
Ayrıca 4 yıllık eğitimdeki yıllar arası geçiş hızlı ve kopuk çekilmiş. Sanki filmden sahneler kırpılmış, bir yerlere koşturuyor gibi...
Beni etkileyen sadece 2 sahne olduğunu söyleyebilirim;
1.si: Seçmelerden sonra kabül edilen öğrencilerin yemekhanede ilk kez bir araya geldiklerinde spontan bir şekilde sergiledikleri olağanüstü performanslı şovları.
2.si ise: Klasik piyanoda bir deha olan Denise'in büyük bir salonda tek başına piyano çalıştığı sırada şarkı söylemesi ki sesinin sıradışılığını ilk kez orada farkediyoruz; nefesimiz kesiliyor.

Son söz: Yapacak daha iyi bir şeyleriniz varsa filmi boşverin, kayıp sayılmaz.
Yok illa göreyim diyorsanız, patlak mısır ve kola uğruna buyrun, o da kayıp sayılmaz ;)

Nes, the Fameee

Yazı Tarihi: 27 Ekim 2009

9 Ekim 2009 Cuma

Bohem Paris arabesk İstanbul'la taşralı Ankara'ya gidiyor


Zemin antrasit denilen tondan mavi, şeker gibi bir renk; içi gidiyor insanın, ruhu açılıyor bakınca.
Düşük, bol, kısa kollu. Tek omuz kayıyor, hafif dekolteye kaçıyor.
Etek uçları salaş değil, bir bantla hafif uzunca olan t-shirt toparlanmış.
Tam ortasında göze çarpan beyaz, büyükçe bir kalp.
İçinde Paris metrosu haritası.
Kalbin sol altında diagonal olarak başlangıcı ve bitişinde doreden küçük kalplerin içine aldığı "We'll always love Paris" yazıyor.

Şu an giymiş olduğum bu t-shirt hemen kalbimin üzerinde, kalbimin içindeki duyguları açıklayabilecek kadar maharetli.
Onun bir katman altında da şunlar yazıyor:
Az sonra Ankara'ya gitmek üzere yola çıkıyorum.
Gece, tüm gece, sabaha kadar çok hastaydım.
İçim dışıma çıktı.
Bu veda mı beni yoran, böyle hasta eden?!
............
İstanbul'dan giderken etimden et kesiliyor.
Aklım, ruhum, kalbim gidemezken, gidebilmeye çalışıyor...
Yola çıkmak lazım şimdi.
Çok kez anladım; sözler işe yaramıyor.
Gitmek gerektiğinde gidiliyor...

Aslında bugün Paris'te olacaktım,
ama İstanbul'dayım,
günün sonunda da Ankara'da olacağım.

Paris'i beklerken Paris'siz kalmak
Bir tuhaf boşluk...

Bu boşluk ruhumdaki bohem Paris ve kalbimdeki arabesk İstanbul'la birlikte taşralı Ankara'ya giderken işte şu şarkıyı söylüyor:
"Ah ne yapsam ne yapsam
Kurtulabilsem...
Ne yapsam gönlümü avutabilsem

Unutmak kolay olsa, çoktan unuturdum,
Boşvermek kolay olsa, kendimi avuturdum,
Faydalar faydasız, imkanlar imkansız,
Uzayan gecelerde saatler zamansız,

Ah ne yapsam, ne yapsam, kurtulabilsem,
Ne yapsam gönlümü avutabilsem,
Kendimi unuttum, unutuldum da,
Bir seni benim gibi unutabilsem,
Hiç olmazsa yılda bir gün kavuşabilsem"

............

Hadi şimdi dağılın artık.
Duygulandım biraz.

Yazı Tarihi: 09 Ekim 2009

8 Ekim 2009 Perşembe

Çizen çizgiler


Gece saat 3,10 civarları.
İstanbul'da evimdeyim.
Camdan dışarı bakınca tek tük gördüğüm evlerin yanan ışıkları bir bir kapanıyor her geçen dakika.
Evdekiler uykuya, evler karanlığa gidiyor.
Sokak boyunca yanan tek ışığın benim olması dünyada sanki sadece kendim uyanıkmışım hissini veriyor.
Gece ilerledikçe ben uykusuzluğun koynuna daha çok giriyorum.
Insomnia...

Günü düşünüyorum.
Bugün sıradan bir gündü.
Oysa Mayıs ayında yaşadığım mutluluk, bugüne sıradan bir günün asla altından kalkamayacağı kadar çok umut ve hayal biriktirmişti...
O yüzden bugün uyanmak, güne başlamak istemedim.
Şimdiyse günün bitmiş olduğunu kabullenemiyorum, saate baktıkça canım sıkılıyor, gerçekleri fark edince fena halde bozuluyorum.

Bugün, gecenin bu saatinde kendimle derin, tatsız bir hesaplaşma içindeyim.
Günün hesaplaşması zihnime sürekli aynı fotoğrafı yapıştırıyor.
Görmeye henüz hiç hazır olmadığım bir fotoğrafı.
Hem de bugünde...
Apansız, aniden karşıma çıkan bir yüz.
Bir zamanlar çok sevdiğim, her çizgisini ezbere bildiğim, gülünce gözlerinde takılı kaldığım bir yüz.
Aradan geçen zaman kendime mi, ona mı, olanlara mı her neye ise kızgınlığımı azaltacağına arttırsa da ben o çizgileri hiç unutmamışım, bugün gördüğümde anladım.

Basit bir günün kaldırabileceğinden çok daha anlam yüklü bugün omuzlarına bir de bu çizgileri yükledi.
Çizgileri,
gözleri,
bunca zamandır kulağımda yankılanan sesi.

Beni/bizi dağıtan, tuzla buz eden zaman bugün hiç geçmemiş gibiydi.
Sanki "hadi" dese, tutsa elimden basıp gideceğim kaldığım yerden.

Yürü git, dedim kendime! Yürü git....
Güçlü bir vedaydı, keskin bir çizikti, izi kaldı.
Hepsi bu, yürü git...

Yazı Tarihi: 07&08 Ekim 2009

29 Eylül 2009 Salı

Kadın Aklı Erkek Aklı- The Ugly Truth


Bugün şahane bir iş yaptım.
Bu kadar karışık bir kafayla yapılabilecek en güzel işlerden birini: statüme cukkk oturan bir filme gittim.
"Kadın Aklı Erkek Aklı", orijinal adıyla "The Ugly Truth"
Başrolde Katherine Heigl ve Gerard Butler oynuyorlar. Kendileri de performansları da harika.
Çok eğlenceli ve gerçekten komik bir film.
Konusu basit, sıradan, yormayan.
Hafif, yağ gibi akan bir film.
Ayşe Yılmazel bugünkü köşesinde filmden bahsetmiş ve harika noktalar yakalamış.
Zaten ben onun eleştiri yazısını okuduktan sonra gitmeye karar verdim.
İzlerken keyifli ama kendi hayatıma adapte edecek olursam fazla Amerikanvari.
Zaten film boyunca anlatılan kadın-erkek ilişkilerindeki kurallar, erkeği köpek etmek için oynanacak oyunlar ve "hadi canım sen de" dedirten "böyle yaparsan sonucu kesin şöyle olurlar" bana fazla geyik geldi.
Almayım alana da mani olmayım.
Ayşe yazısında "bu film de aklınızı başınıza getirmezse başka ne getirir söyleyin e kadınlar" demiş.
Ayşe'cim sorun şu ki kimse aklı başında birini istemiyor.
Filmdeki gibi herkes bizzat kendisi "control freak" yani kontrol takıntılı.
Hep kendi dediği olsun, hatta kendi isterse olsun istemezse olmasın, bi olsun bi olmasın, olur gibi olsun ama aslında olmasın, zayıf ve güçsüz olduğunda olsun ama kendini cilaladığında yakınında bile olmasın, olsun olsunn olsunnn sonra da "ne var canım aramızda ne oldu ki, herşey medenice yaşandı ve bitti..." desin.
Herşeyin kontrolü onda olsun, sevsin, sevilsin, ciddi takılsın, hafif dolansın, bi öyle bi böyle olsun, sonra da kafasına esti mi "hadi canım tak sepeti koluna" desin, ardına bile bakmadan sıyrılsın gitsin, Issız Adam'a bağlasın istiyor.
İşte tam da bu yüzden ben bu filmde çok eğlendim.
Bu film gerçek olamayacak kadar senaryo.
Oysa "Issız Adam" gerçeğin ta kendisi.
Üstünden aylar geçti ben Issız Adam'ın izlerinden, sahnelerinden, repliklerinden geçemedim.

Son söz: "Kadın Aklı Erkek Aklı"na gidin, eğleneceksiniz.
Hayatla dalga geçtiğiniz 2 saatin kime zararı var, gerçeğe döndüğünüzde zaten dalga geçilmenin kralını yaşıyorsunuz!

Ayşe Özyılmazel'in yazısını merak edenler buraya tıklayabilirler :

http://sabah.com.tr/Gunaydin/Yazarlar/ozyilmazel/2009/09/29/kadin_akli_erkek_akli_isin_sirri_burada_sakli

Yazı Tarihi: 29 Eylül 2009

1 Mayıs 2009 Cuma

Twitter'dayım!

g



İlk kez 18 Ocak 2008'te kullanmaya başlamışım 'Twitter'ı.

Facebook'un hızlı yükselişi ve haklı popularitesiyle birlikte benzer sosyal paylaşım siteleri de dünyadaki milyonlarca kişi tarafından takip edilir oldu.
Hepsinde amaç sosyalleşmek ve birbirimizin hayatına dair birşeyler öğrenmek.
Gizem, özel hayat, mahrumiyet diye birşey kalmadı.
Kötü amaçlı veya sadece magazinsel yönüyle kullanıldığında benim de asabımı bozuyor bu siteler. Bununla birlikte kendini ifade etme ve paylaşma amacıyla kullanıldıkça oldukça faydalı olduğuklarını düşünüyorum.
Çünkü her duvar karşınızdakini tanıdıkça aşılıyor.
Çünkü yaşanan herşey paylaştıkça anlam kazanıyor.

Facebook'un birçok paylaşım özelliğine nazaran çok daha sade bir amaca hizmet ediyor 'Twitter'.
O sadece şu an ne yaptığınızı merak ediyor.
Yani Facebook'daki 'statü' ye eşlenik.
Yine Facebook'taki arkadaş listenize eşdeğer 'following' ve 'follower'larınız yani sizi takip edenler ve sizin takip ettikleriniz var listenizde.
Herkes anlık olarak birbirinin ne yaptığını takip ediyor ve on-line yorumlarda, tavsiyelerde, yönlendirmelerde bulunabiliyor.

Madem internet hayatımızın içine bu kadar girdi,
madem artık hızımıza laptop'lar bile yetişemiyor, i-phone'lar her saniye elimizin altında
o zaman durmayın;
'What are you doing?' diye soran twitter'ı cevaplayın siz de...

Fakat ne olur ne olmaz diye ben yine de uyarımı yapayım:
facebook'a bile gıcık olup üye olmayanlardansanız, twitter hiç size göre değil, aman geri durun!

Yazı tarihi: 01 Mayıs 2009

6 Kasım 2008 Perşembe

Obama, onlar ve biz...


Tarihi 4 Kasım seçimleriyle birlikte yalnız Amerika’da değil, neredeyse bütün dünyada daha iyi bir gelecek umudu doğdu.
Barack Obama, dün ABD'nin 44. başkanı seçildi ve Beyaz Saray’ın ilk siyahi başkanı olarak tarihe geçti.
Böylelikle Martin Luther King'in, "imkânsız" denilen rüyası gerçek oldu. Köle adam artık başkan.

AMERİKALILAR dün Barack Obama’yı başkan seçmekle, demokrat liderin seçim kampanyasında slogan olarak kullandığı DEĞİŞİM’in hayata geçirilişinin ilk sinyalini vermiş oldular.
Gerçekten Amerikalıların bir zenciyi başkan seçmesi, bir değişimden de öte, adeta bir devrim.

Merak ediyorum, yüksek beklentiler ve güzel günler hayali içindeki Amerikan halkı bu seçimi yaparken 14 yaşında cinsel tacize uğradığı için “intihar edeceğini” söyleyen bir genç kızın psikolojisinin bozulmadığı kararını çıkarabilen bir raporu nasıl karşılardı?

Ya da ailesi tarafından dedesi yaşında bir adamla zorla evlendirildikten sonra müstakbel damada yine ailesinin yardım ve yataklığı ile tecavüz ettirilen kızın çığlığı Amerika’ya kadar ulaşabilse;
bir zamanlar aynı otobüse binmedikleri, aynı lokantaya dahi girmedikleri zencilerden birisini başkan yapan Amerikalılar’ın Obama’yı seçmek üzere sağladıkları %52’lik oy çokluğunun bu yarataıkların cezalandırılması için de sağlanıp sağlanamayacağını merak etmekteyim.

Obama’nın yanıbaşımızdaki Irak savaşı, Kürt sorunu, Ermeni sorununda yapacaklarından öte kendi kızını kendi elleriyle soysuzlara verenler beni daha çok endişelendirmekte...
Benim yazarken dahi kanıma dokunuyor ya, onların pişmiş kelle sırıtışlarının diyeti ne görülürdü Amerikan halkınca doğrusu öğrenmek isterdim.

Kenya’da yaşayan büyükannesi Obama’nın başkan seçildiğini duyunca dana kesmiş ve en kısa sürede Beyaz Saray’a giderek torununu göreceğini söylemiş.
Sevinçler paylaşıldıkça çoğalıyor diye mi yoksa ömrü boyunca Kenya’da yaşayan yaşlı bir kadının hayallerinin ötesine geçebilecek bir şatafat yaşamak isteği mi, en uzunu 4.500 hafta civarlarında sürebilecek insan ömrünün bencil arzusu, emin değilim.

Ve aksi netlikte eminim ki;
Ne Türkiye’de artan elektrik fiyatları,
kış öncesi gelen doğalgaz zamları,
YORK Düşesi Sarah’ın, bir İngiliz televizyon ekibiyle çocuk bakımevlerinde "gizli çekim yapması",
Şemdinli’de nişanlı ya da taze baba olduğu halde şehit düşen askerlerimiz,
Yahut “Mustafa” filmininin sebep olduğu çekişmeler, yarattığı polemikler,
Atatürk’ün ne kadar yalnız olduğu, öldüğü
zerre kadar umrunda değil Amerikan halkının veya çiçeği burnunda başkan Obama’nın...

Barack Obama, ABD Başkanı oldu.

Eski ezberlerin bozulmaya başladığı bir dönem; darısı bizim başımıza, haydi bakalım hayırlısı...

Yazı Tarihi: 06 Kasım 2008

28 Eylül 2008 Pazar

Facebook icat edildi mertlik bozuldu

Namahrem kalmadı.
Hayalgücü, düşüncegücü, tahmin kuvveti ve benzerleri ise hepten yitik.
Anamız babamız, bacımız gacımız, karımız kocamız, sevgilimiz sevdiğimiz gözler önünde, çarşaf çarşaf...
Her ama heeerşeyler, alenen, tüm çıplaklığı ile ortada.
Daha düne kadar adını bilmediğiniz birileri sizi arkadaş listesine eklediği an hooopp tüm seceresinin içindesiniz, tabii o da sizinkinin.
Ne yer ne içersiniz, nerelere gidersiniz, arkadaş grubunuz kimler, kimlerle takılırsınız, ne giyersiniz, hangi okullardan mezunsunuz, işiniz-ofisiniz nedir, nerdedir, doğum gününüz, kimle nerde kutladınız, tatilde nerdeydiniz, eliniz, ayağınız, bakışınız, gülüşünüz, duruşunuz, modunuz, statünüz, hava durumunuz...
Hiçbir şeyin gizlisi, saklısı, mahremi, masumiyeti kalmadı...
Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz...

Gönderilen daveti kabul etmemek de olmuyor; elbet biryerlerde yüzyüze bakıyorsunuz, “aaaa, sen nasıl beni kabul etmezsin” serzenişleri, afrası tafrası, artistliği veya ona ihanet etmişsinizcesine nefreti karşısında kendinizi suçlu hissediyorsunuz.
Liste kabarık dursun da gerisi önemli değil.
Ekledikten sonra ne bir selam sabah, ne bir hal hatır sormaca, ne başka bir kontakt.
“Ben burnumu senin hayatına sokayım ama sana değmeme gerek yok” mantalitesi.
Neyse ki son düzenlemeler ile her adımın gizliliği kontrol edilebiliyor da bu sayede özel hayat hala az da olsa gizini koruyabiliyor.
Ama tabi “az da” olsa...
Teknoloji ve mahremiyet arasındaki ilişkiyi ben şu bilgisayar oyunlarındaki ikoncan “Pacman” e benzetiyorum. Ağzı açık, sinsi sinsi her köşe başından çıkıyor ve önüne geleni mideye indiriyor. Onun bu açgözlülüğünden paçayı kurtarabilenler şimdilik sıyırıyor ama en fazla birkaç el sonra onlar da aynı yolun yolcusu olarak yenmekten kurtulamıyorlar.
Böylesine beslenen teknolociks herşeyi önümüze zahmetsizce koyuyor. Kimsenin çaba sarfetmesine gerek kalmadan Facebook hayatımızın tüm belgelerini başkalarına sunuyor, arşivliyor, bununla da kalmıyor bir de belgeleri fotoğraflar eşliğinde görüntülü olarak ispatlıyor.

Facebook var diye mi, yoksa sadece ikisinin de yıldızının parlaması aynı döneme denk geldi diye mi bilmiyorum, bir de hayatımızda 7/24 birlikte yaşadığımız dijital fotoğraf makineleri bulunuyor. Cümbür cemaat, 7 sülale kapak yıldıyız. Boy boy, poz poz 1. sınıf kalite kuşe kağıda basmalık.
Japonlara laf ediyorduk, günahlarını almayalım, biz varken solda sıfır kalıyorlar.
Özel gün, kutlama, tatil filan değil sabah akşam, hercai yüzümüzde flaşlar patlıyor.
Cin Ali serisi misali; parkta, araba, tatilde, plajda, işte güçte, uyurken, uyanıkken, yerken, gülerken, ağlarken hayatın içinden kareler, ta tammm. Ama ne kareler; doğal doğal çok doğal fakat nedense hafiften ayna karşısında çalışılmış tek kaş havada artistik veya kısık kısık buğulanmış şuh bakışlar, e tabi hepimizin tamamen doğal hali budur aslında ;-)

***

Facebook öncesi dönemde teknolojik ajanlık henüz sadece “google” tekelindeydi.
Hayatınıza yeni birileri mi girdi, ilk adım “googling”. Kız isteyen delikanlıların seceresini araştırdığımız eş-dosttu google. Bir adab- usul vardı. Öyle herşeyi soramazsın google'a.
“Shhttt haddini bil” der. “Bu kadar da namahreme girilmez ki.... Çok istiyorsan sana profesyonel hayattan, kazanılan bir-iki başarıdan, en fazla okul, iş-gücünden bilgi verebilirim o kadar, gerisi kişinin özelidir. “
E sen de daha fazlasını alamayacağını bilir kös kös geri adım atarsın. Facebook gibi her üstüne vazife olanı olmayanı öğrenebileceğin mahallenin delisi değildi.

Google ve facebook öncesi zamanlarda ise sadece “günlük tutmak” modaydı.
Birinin günlüğünü bulup gizli gizli okumak ve orada yazanlardan gerçekten gizli olan bişeyleri öğrenince şaşırmak güzeldi.
Tarihin tozlu sayfalarına karıştı ve afilli yalnızlıklar oldular günlükler şimdilerde...
Oysa ben ne severdim mürekkepli el yazısı ile günlük yazmayı sayfa sayfa, sırdaş sırdaş, özel özel, kendimden kendime...
Şimdilerde ne gizlenen var, ne de gizlenenin keşfinden alınan haz.
Ne gizleyen var, ne de gizlenene duyulan merak...

Bu kadar yerden yere vurdum, tu kaka dedim, sanmayın ben bu dünyadan uzağım
Nerdeyim?
Facebook’ta.
Nerdeyim?
Google’da.
Nerdeyim?
Blog’umda.
Nerdeyim?
Dahası var ama hiç olmazsa onlar gizli kalsın... hala kurutmadığım mürekkebimin el yazısında...

Yazı Tarihi: 28 Eylül 2008

26 Eylül 2008 Cuma

Hava koptu ya kelimeler?

2008 Eylül’ünün 26. gündeyiz. Saat 17:30 civarları.
İstanbul’da, öğle saatlerinde hava feci şekilde koptu. Kızılca kıyamet bir fırtına patladı. Ne yağmur rüzgara, ne rüzgar yağmura geçit verdi.

Ofisimin olduğu 32 katlı ikiz kulelerinin 10. katında tüm çalışma arkadaşlarım camın başına üşüştü ve aşağıda karınca misali doğayla mücadele eden insancıkları seyre daldı.
Saatteki hızı 70-75 km olan rüzgarın ettikleri bu gökdelen bölgesinde daha da mı çok hissediliyor ve görülüyordu ne?

Yürümekte bir hayli güçlük çeken hava mağdurları kaplumbağa gibi kafayı içeri çekmeye ve aynı zamanda şiddetli rüzgarda dengede kalmaya çalışıyorlardı.
Az önce dışarıdan gelen bir arkadaş rüzgarla birlikte yolundan savrulduğunu ve açık otoparktaki otomobillerin üzerine yapışmaktan son anda kurtulduğunu yarı komik, yarı endişeli bir şekilde anlatıyordu.
Benden birkaç kilo fazlası olan bu bayan arkadaşım ben ve benzer kilolardaki arkadaşların dışarı çıksa uçmasının kaçınılmaz olduğunu belirtti ve konu espiri sınırlarını zorlayarak uzayıp gitti..:-)
Ben ise son günlerde bendini aşıp yatağından taşan ırmaklar misali edepsizleşen iştahım sebebiyle aldığım kiloları vermek üzere bayram dönüşü kendimi çok ciddi bir disipline sokma niyetinde olduğumu açıklarken garipsenen bu meramımı anlatmakta biraz güçlük çektim.

Havanın koptuğu sıralarda işyerindeki birçok arkadaşım da 9 günlük bayram tatili sebebiyle çıkacakları yolculuk telaşında idiler....

Tam o sıralarda benim telaşım ise bambaşkaydı.

Kulağımda çalan TRT 3- Ankara Radyosu’ndaki “Caz Panoraması “ adlı programdaki tenor saksafon, bariton saksafon, bas ve trompetin tınıları Paris Orkestrası’nın çaldığı “I’ll take romance” adlı parçada tüm notaları ile kulaklarımın pasını alarak içimin orkestrasını şenlendiriyor, bununla birlikte telaşımı kovalayamaya yetmiyordu.

***
10. Katın kuzeye bakan ofisinde rüzgar uğultuları ve saksafon tınıları eşliğinde; yazıların, kelimelerin okur gözünde cinsiyet belirleyici olup olmayacağını ölçmeye çalıştığım bir ankete girişmiştim.
Bir yazardan kopyaladığım satırları görüşlerine inandığım 21 arkadaşıma göndererek bu satırların bir bayan mı yoksa erkek tarafından mı yazılmış olabileceği konusundaki fikirlerini sordum.

Gelen 21 cevaptan;
9’ u “Bayan”
4 ‘ü “Erkek”
Kalan 8’i ise – ki bu seçeneği sunmamama rağmen - “gay” olduğunu düşündükleri biri tarafından yazılmış olabileceğini belirttiler.

Kelimelerin, cümlelerin veya yaptığımız diğer tüm seçimlerin bizi, cinsel kimliğimizi ve görüşlerimizi ne kadar ele verip veremeyeceğini;
Bilinçli ya da tamamem şuursuzca sahiplendiklerimizin dışarıya tuttuğumuz aynadaki yanıltma ya da doğruluk payı hakkındaki etkisini hesap etmeye çalıştım.
Ve aslında 2 senedir doğru bildiğimi zannettiğim bir konudaki yanılma payı olasılığımı....

****
10. katın rüzgarı şiddetini yitirip birdenbire nereden çıktığı belli olmayan güneş belirince, hayatın heran sürprizlere gebe olduğuna açık ve net olarak bir kere daha tanık olmuş oldum.
İstanbul 4 Levent yükseklerinde dinlediğim ajans haftasonu boyunca özellikle Marmara’da şiddetli yağmur ve fırtınanın beklendiğini söyleyerek vatandaşları uyarıyordu.

Ya öngörülemeyen tehlikeler, bunların uyarısını kim yapacaktı?
Veya uyarısız yakalanılan fırtınlar “ben geliyorum” diye bas bas bağırırken adama sormazlar mı senin aklın nerdeydi diye?

Ben susuyorum, söz hakkı sizin.

Yazıya devam edeceğim.

Yazı Tarihi: 26 Eylül 2008

20 Eylül 2008 Cumartesi

Sonbahar Bahçeleri


Geçen sene bu zamanlarda bir arkadaşım çektiği harika sonbahar fotoğraflarını benimle paylaşmıştı.
Yakaladığı karelerde;
Sınırsızlık emsali kocaman bir park, sıra sıra tek nizam dizilmiş yeşil, kırmızı, sarı ve turuncu alacalığında hışır hışır yaprakları ile başları göğe açılan, kolları birbirini kucaklayan ağaçlar tüm ihtimaşları ile kadraja sığınmışlardı.
Onun alıcı gözü değdiği için ne kadar şanslılardı...
Her birinin duruşu, endamı, gölgesi, nefesi farklı; adı aynı...
Birbirlerinin içi aynı; süzülüşü, serpilişi, damarları yani yaşanmışlıkları farklı farklı idi...

***
Açık sarı ahşaptan, yalın, düz, büyük bir dikdörtgen masam var evde.
Ben orada; kumtaşı sedefli duvarlarım, kırık beyaz büyük kanepem, ona eşlik eden biri ağaç yeşili, diğeri mevsim çiçeği desenli 2 berjerimle dünyalar güzeli evimde, 17 inch’imin karşısında oturuyorum.
Ben orada oturuyorum, mevsimler değişiyor.
Güneş doğuyor, batıyor, ayazlar kesiyor, karakışlar esiyor, karlar yağıyor, şimşekler çakıyor, önce fırtınalar kopuyor kızılca kıyamet ama ardından yine öyle güneşler doğuyor ki gözlerim kamaşıyor.
Haberler izleniyor, filmler seyrediliyor, kitaplar okunuyor, düğünler, dernekler, doğumlar, ölümler, kazalar, depremler, tsunamiler hepsi yaşanıp geçiyor; Oscar’lar, madalyalar kazanılıyor, ödüller veriliyor, müthiş bir hızla hayat akıp gidiyor, ben hep o dikdörtgen masamdan yaşananlara bakıyorum, aklımda o sonbahar fotoğrafları, gülümsüyorum.
Tuhaf olan da bu durumda hiçbir kaçırılmışlık hissetmemem, olmak istediğim yerde; o fotoğrafın ve güzel evimin içindeyim ben zaten...
Gördüğüm ve hayalimde yaşayan sonbahar fotoğrafları arasında nice farklar olmasına rağmen hala gülümseyebiliyorum.
Gülümserken anlıyorum ki; tüm yolda bekleyen kara kışlara rağmen sonbaharlar ve sonbahar bahçeleri hep güzeller.
Kimi zaman çıtırdayan yapraklarını ayaklar altına sermiş bomboş bakir ağaçlarda;
kimi zaman tüm o ağaçların bittiği ufuk çizgisinde görünen bankta;
uzun dalgalı saçlarını sevdiğinin dizlerinde onun parmakları arasına bırakan gülümseyişlerde.

Birbirlerine ne kadar benziyor, ne kadar benzemiyor sonbahar bahçeleri bu karelerde?

Yazı Tarihi: 20 Eylül 2008

Not: Ben bu yazımı 20 Eylül 2008'de yazdıktan sonra birçok sonbahar yazısı okudum.
18 Ekim'de Hürriyet Gazetesi'nde Bekir Coşkun'un yazdığı "Yine bir sonbahar" başlıklı yazıyı sizinle paylaşmak istedim.


11 Ağustos 2009 Not: Bu yazımı yazdıktan 11 ay sonra bugün, başka bir yazımı ararken yukarıda yazdığım satırları alıcı gözle tekrar okudum. Okuduktan hemen sonra yazımda tasvir ettiğim ve bana ilham kaynağı olan fotoğrafın burada yer alması gerekliliğini şiddetli bir şekilde hissettim.
O fotoğraf olmadan bu yazı tamam olamayacaktı. Fotoğrafı çeken arkadaşımdan, üzerinden geçen 2 seneden sonra fotoğrafını burada kullanabilme izni istediğimde kendisine yaraşır bir tevazuyla kabül etti.
Ve ben de böylelikle benim elimin emeği olan bu yazımı onun gözünün emeği olan bu fotoğrafla taçlandırıyorum.
Eline gözüne sağlık Kayı, gönlün dert görmesin :)

10 Eylül 2008 Çarşamba

Maddenin sır perdesi bugün aralanıyor- Big Bang Deneyi


Bendenizin aklı bir türlü ilim, bilim, teknoloji konularına yetmese de yine de ajanslardan, sağdan soldan, ondan bundan duyduğum önemli bir konuyu ajandaya not etmek gerekliliğini hissettim.
10 Eylül 2008 Saat 09:45’i gösterdiği şu sıralarda Fransa- İsviçre sınırındaki Cern'de (Avrupa nükleer araştırma organizasyonu) gerçekleştirilmekte olan; aralarında Türklerin de bulunduğu 5 binden fazla fizikçi ve mühendisin 10 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığı proje, son yılların en büyük bilim projesi olarak gösteriliyor.

Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı "Büyük Hadron Çarpıştırıcısı" (LHC), 13,7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlama'dan hemen sonraki başlangıç şartlarını oluşturarak maddenin sır perdesini aralayabilmek için bu deneyle faaliyete geçiriliyor.

'Big Bang' deneyinin 45 gün sonra biteceği açıklandı.
Şu sıralar CNN Türk deneyini canlı yayında gösteriyor olmalı.
Sonucunu merak ediyorum, her ne kadar anlama konusunda iddialı olamasam da :-)
Bakalım dünyamızı ne kadar etkileyen bir sonuç çıkacak, hayırlısıyla...
Detaylı bilgi için:

Yazı Tarihi: 10 Eylül 2008

22 Ağustos 2008 Cuma

Citius, Altius, Fortius

Olimpik motto haline gelmiş bu 3 latince kelime “Faster, higher, stronger “ yani “daha hızlı, daha yüksek, daha güçlü”anlamlarını taşıyor.
1894’te Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin kuruluşuyla birlikte resmi slogan olarak kabul edilmiştir. Sloganın arkasında yatan düşünce, bir sporcunun amacının birinci olmaktan çok, elinden gelenin en iyisini yapması, özetle kazanması değil, katılması olduğudur.
İlk kez 1896’da düzenlenen yaz olimpiyatları bu yıl 29. kez Çin’in başkenti Pekin’de, 205 ülkeden 11 bin sporcu ile tarihin en yüksek katılımına sahne olarak “One World One Dream- Bir Dünya Bir Rüya” sloganı ile gerçekleştiriliyor.

08 Ağustos’ta başlayan ve iki hafta boyunca adeta bizlere görsel bir şölen sunan 2008 Pekin Olimpiyatları’nda; yüzme ve atletizmde kırılması güç denilen rekorların art arda gelmesi hepimizi büyülü bir heyecanla ekran başına kilitledi.

Hiç şüphesiz olimpiyatlara damgasını vuran 2 isim ABD’li Michael Phelps ve Jamaikalı Usain Bolt’tu.

ABD’li Michael Phelps katıldığı 8 yarışta 8 altın madalya kazanarak Mark Spitz efsanesine son verdi.
Jamaikalı Usain Bolt ise 100 metrede dalga geçercesine kırdığı 9.69’luk ve 200 metredeki 19.30’luk dünya ve olimpiyat rekoru ile Michael Johnson’un 1996’da Atlanta’da kırdığı 19.32’lik derecesini tarihe gömdü.

Bu sınır tanımaz 2 süper şampiyondan Phelps’i izlerken biz yorulduk, o kazandıkça yorulmadı. Bizim nefesimiz kesildi, o suyun üzerinde koşarcasına yüzmeye devam etti.
23 yaşındaki Phelps’in Olimpiyat tarihinin en çok altın madalyalı sporcusu olma ünvanının arkasındaki etkenler sıralamakla bitmiyor.
Akıl almaz azmi, hırsı, inancı, disiplini, çalışkanlığı, kendine olan güveni, motivasyonu ve arkasında onun için çalışan profesyonel ordu Phelps’in başarısının rastlantı olmadığının apaçık kanıtları.

1) Bunlarla birlikte fiziki bir çok avantaja sahip. Öncelikle vücudu Su Vücudu (Aquatic Body).
Boyu 1.93 metre. Bacakları kısa, gövdesi iri. Kol açıklığı tam 2.10 metre. Elleri büyük. Ayak numarası 48.5. Böylece daha az ama daha etkili kulaç atabiliyor. Eklemleri çok esnek. Bu sayede yarış başlangıcında ya da dönüşlerden sonra o meşhur yunus yüzüşünü yapabiliyor. Ama en önemli üstünlüğü kardiyovasküler kapasitesi. Kalbi vücuduna dakikada 30 litre kan pompalıyor, yani normal insanınkinden üç kat fazla. Vücudu çok az laktik asit salgılıyor. Oksijenin yanmasından sonra kanda oluşan laktik asit oranı bir yarıştan sonra bile gramda 5 milimol çıkıyor. Bu, normal bir yüzücünün ikide biri, hatta üçte biri düzeyinde. Kısacası Phelps rakiplerinden daha geç yoruluyor. Ama sudan çıkınca sorun başlıyor. Çünkü esnek eklemleri nedeniyle sık sık düşüyor. Bu yüzden koşması bile yasak.
8 altın madalyayı boynuna asıp efsaneleştikten sonra şimdilerde tek derdi biran önce tatile çıkarak ortadan kaybolmak.

Diğer bir süper şampiyon Usain Bolt ise rüzgarın şımarık oğlu ünvanı çoktan aldı bile.
1.96 boyunda, 86 kg ağırlığında ve her bir adımı 2.43 m civarlarında.
Böylesine üstün fiziki özelliklere sahip Bolt 100 metrede finaline doğru yavaşlayarak ‘Siz beni asıl 200 mt’de seyredin’ dercesine kollarını açarak şov yaptı.

Bolt’un başarısının arkasındaki etkenler ise henüz doğrulanmamış bilimsel tezlere göre kimi siyah atletlerin 1 yerine 2 aşil tandona sahip olması olarak konuşuluyor. 1964’te yapılan bir araştırmada siyahların daha yüksek topuğa ve daha kalın, yağlı ayak tabanlarına sahip oldukları, baldırlarının ince tendonlarının da uzun olduğu ortaya çıkarılmış. Ayrıca Bolt’un sarsılmaz kendine güveni ise bu başarısınn arkasındaki en çok konuşulan etken.

Bir başka süper rekor ise bayanlar sırıkla yüksek atlamadan geldi.
Rus Yelena Isinbeyava 5.05’lik derecesi ile yine kendisine ait dünya rekorunu kırdı.
Hedefinin ne olduğu sorularına ’Bir rakam veremem ama hedefim olimpik gökyüzü" yanıtını veren Rus atlet, kendisini yarışma öncesi battaniyeyle örtmesini ’Bir an o kalabalığın içinde yalnız kalıp atlayışıma konsantre oluyorum. O örtünün altına girince atlayışlara daha iyi konsante oluyorum. Bunu yarışmaya başladığım günden beri yapıyorum" diyerek açıklıyor.

Diğer bir süper kahraman ise; kadınlar 10 km maratonunda normal kategoride yüzen, ilk ampute (kol, bacak, ayak veya elinin tümü ya da bir kısmı olmayan) sporcu Natalie du Toit idi.
Bu yarışta gözler altın madalya kazanan Rus sporcu Larissa Ilchenko’dan çok Natalie’deydi.
Natalie yarıştan önce ısınma hareketleri yaptı, takma bacağını çıkarıp kenara koydu ve hakemin düdüğüyle birlikte havuza atladı. 25 yarışçı arasından 16’ncı oldu.
Çok çalışarak, isteyerek, hayalleriniz ve hedeflerinizin bıkmadan usanmadan peşinden koşulması gerektiği mesajını tüm dünyaya verdi.

Heyecanlı müsabakalardan biri de benim uzun zamandır en favori sporcularımdan olan İsviçreli raket Roger Federer’in ABD’li tenisçi James Blake ile olan maçı idi. Çim kortların efendisi Federer her ne kadar bu sene kariyerinin en kötü senesini geçirerek tüm GrandSlam’larda, ve üstelik ilk kez Wimbledon’da rakibi İspanyol Rafael Nadal’a da yenilerek hayranlarına müthiş bir hayal kırıklığı yaşatsa da hala dünya klasmanındaki yerini koruyordu.
239 haftadır dünya klasmanının zirvesinde yer alan Roger Federer'i tahtından etmeyi başaran İspanyol tenisçi Rafael Nadal final maçında Şilili Fernando Gonzalez'i devirerek altın madalyanın sahibi ve dünyanın yeni bir numaralığı ünvanını hakettiğini kanıtladı.
Renkli maçlardan bir diğeri de ABD’li Venüs ve Serena Williams kardeşlerin çift bayanlarda aldığı altın madalya ile son buldu.

29. Yaz Olimpiyat Oyunları'nda yüzmede iz bırakan sporculardan bir diğeri ise 41 yaşında 3 madalya kazanan ABD'li Dara Torres oldu. Olimpiyatın babaannesi denilen Torres yan kulvarında yüzen 16 yaşındaki rakibini geçti ve toplamda katıldığı 5 olimpiyatta 12 madalya kazanmış oldu.
Takım oyunlarında ise olimpiyatların hemen başında oynanan tarihi A.B.D. – Çin basketbol maçını tam 1.5 milyar kişi izleyerek basketbol alanında dünyada en çok izlenen basketbol maçı olma ünvanını elde etti.
Rüya Takım´ın evsahibi ile yaptığı maçta Kobe Bryant, LeBron James, Jason Kidd, Carmelo Anthony gibi yıldızları barındıran ABD Milli takımı 101-70 ‘lik skorla gözümüze ve gönlümüze seyirlik bir şölen sergileyerek sahadan ayrıldılar.

Bu adrenalin dolu yarışları coşku içinde izlerken tabi ki bir yanım hep buruk kaldı.
Daha 2 ay önce yaşadığımız Euro 2008 heyecanı aklıma geldi. Turnuva boyunca oynadığımız her harikulade maç, tek yürek oluşumuz, tüm dünyaya Türk’ün gücünü göstererek ne kadar göğsümüzü kabardığını hatırladım.
İşin içinde, hele hele de iddialı olunca zaten futbol ülkesi olan ülkemizde 7’den 77’ye hepimizin futbola olan ilgisi nasıl da arttırmıştı.
Ben bile turnuvanın olduğu 3 hafta boyunca tüm ömrümde izlediğimin toplamı kadar futbol maçı seyredip, ofsayt’ı bile anlar hale gelmiştim.
Gönlüm ne çok isterdi aynı iddiayı olimpiyatlarda da sürdürebilmemizi, bu kadar boynu bükük kalmamayı.
Phelps’in tek başına 8 altın madalya kazandığı Yaz Olimpiyatları’nda kapanışa 2 gün kala biz neler yaptık birlikte bakalım isterseniz:

İlk madalyamızı halterde 48 kg.da Sibel Ozkan’ın gümüş madalyası ile aldık.
2.madalya Grekoromen güreş 84 kg’da Nazmi Avluca’dan bronz,
3) Bayanlar 10 bin metrede Elvan Abeylegesse gümüş
4) Serbest güreş 66 kg’da Ramazan Şahin’den ilk altınımız geldi
5 ve 6) Tekvandoda 2 madalya:
57 kg’da Azize Tanrikulu gümüş, Servet Tazegül’den 68 kg’da bronz
7) Boksta 57 kg’da Yakup Kılıç’tan bronz ve
8) Elvan’ın 10 bin metredeki gümüş madalyasının ardından 5 bin metrede kazandığı 2. gümüş

68 sporcumuzla katıldığımız bu olimpiyatlarda finale 3 gün kala ancak A.B.D.’li Phelps’in tek başına aldığı madalya sayısı kadar madalya alabildik.
Hani bir Türk dünyaya bedeldi...? :-(
Bu hezimetimizin başından beri tartışılan: güçlü spor yaratmanın ancak geniş halk kitlelerinin sporu benimsemesi ve çocukluktan itibaren spor yapmasıyla olduğu.
Hemen bu yazıyı okuyunca kendinize değil, yanınızdakilere sorun “ne kadar aktif spor yapıyorsunuz” diye... Spor kürsüsüne çıkmak işte bu suale verilen çok evet cevabı ile olur.
Ben izlediğim her yarıştan sonra dünyaya bir daha gelsem boynuma altın madalya takıp, İstiklal Marşı’mızı çaldırıp, bayrağımızı dalgalandıracak başarılı bir sporcu olabilmeyi diledim.
Bu dünyaya bir daha gelebilecekmiyim bilmiyorum ama hiç olmazsa şimdiki hayatımda sınırlarımı zorlayarak kendi ‘en iyi derece(leri)mi’ yapmayı kafaya koydum.
Olimpiyatların kapanış gününde ben 1992 olimpiyatlarının yapıldığı şehir ve civar şehirlerinde olacağım kısmetse.
Döndüğümde de performans göstergeli chip’li yeni koşu ayakkabılarımla kronometrem eşliğinde Caddebostan sahilinde ...

Hadi kalkın spora, hepinizi beklerim :-)

1) http://www.hurriyet.com.tr/pazar/9679326.asp

Not: Yazımda okuduğum birçok gazete, dergi, internet sitesi vs.’den alıntılar bulunmaktadır. Tüm bilgileri harmanladığım için yukarıdaki ‘Hürriyet’ harici net kaynak gösteremedim.

Yazı tarihi: 22 Ağustos 2008

11 Haziran 2008 Çarşamba

Oh beeeee!


Son birkaç gündür yurtdışında olduğumdan Türkiye gündemini kaçırdım.
Dün sabah gelir gelmez açtığım televizyondaki görüntülerle de dakika bir perişan oldum. Keza aynı gece de...
22 aydır cezaevinde olan babasını öpmek, ona sarılmak isteyen Oğuz’a jandarma izin vermiyordu.
Elleri kelepçeli, 2 kolunda jandarmanın ite kaka polislere teslim etmeye çalıştığı babası kafası arkada, yüzü kederli, gözleri buğulu gerisinde kalan Oğuz’a ulaşmaya çabalıyor;
7 yaşındaki Oğuz da ensesinden tutan jandarmadan kurtulmaya debelenirken canhıraş bir şekilde babasına ulaşmak için uğraşıyordu.
Hiçbir görüntü bu kadar dramatik değil...
Offf dayanamıyorum ben bu sahnelere, göstermeyin bana, içim eziliyor....
Sonrasında gazetelerden okuduğum konunun sebebi:
Resmi nikahlı olmayan anne babası sebebiyle Oğuz’un soyadı babasıyla tutmuyor ve sadece 1.derece akrabaların görüşme izni olduğu için görüşmelerine izin verilmiyordu.
Nihayet bu sabah Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in özel izniyle Oğuz’un babasına kavuştuğu ve sarılıp öptüğünü görebildik.
Salt bu kavuşma anı da en az kavuşamama anı kadar acıklıydı bana göre.
Etraflarını sararak görüntü almaya çalışan onlarca gazeteci, flaş baba- oğulu rahat bırakıp doyasıya sarıltmadılar ki...
Yine de içime su serpildi, oh beee, bu ülkede adalet varmış meğer.
Ben de Sayın Bakan’a mektup yazıp maruzatımı bildirsem işe yarar mı acaba diye düşünüyorum...
Yazı Tarihi:11 Haziran 2008