Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Günlük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2012 Salı

Aynadaki dikenli pamuklar

Kısmetse birkaç saat sonra gidiyorum.
Canım sıkılınca, moralim bozulunca, tepem atınca, kendi kabuğuma çekilince, olduğum yerlere sığamaz olunca, herşeyden kaçıp çoook uzaklara gitmek isteyince, gidersem dertlerimin geçeceğine, kafamın içinin bomboş olacağına kendimi inandırdığım, yalnız hissetmediğim, uyanmak için sebebim olduğu ve ailem dediğim, mutluluk dediğim, sığındığım limanım dediğim yere gidiyorum.
Biliyorum, bu gidişim farklı bir gidiş.
Belki o yüzden saatlerdir gitme korkusu sardı beni, bu korku kemirdi beynimi...
*****
Cumartesi akşamı canım arkadaşlarım Uğur ve Aynur ayna tuttular bana.
1,5 yıldır yüzüme tutmaya korktuğum aynayı gözlerimin en dibine dayadılar.
"Sen kucağına yattığında saçını okşamalı, eline koluna dokunmalı, kokunu istemeli, seni merak etmeli, kıskanmalı, beğenmeli, beğendiğini hissettirmeli, seni sahiplenmeli, sesini özlemeli, aramalı, nerde, kiminle, ne yapıyorsun bilmeli, senin ona baktığın gibi bakmalı sana, seni başkalarıyla düşününce çıldırmalı, herkesten çok ve önce seni almayı o istemeli...
Sevgi dilenmemelisin sen ondan, vermek için o hevesli olmalı, kendini ispat etmek için sen uğraşmamalısın ona, seni tanımak için o uğraşmalı senle, sevdiği yemekler, kitaplar, diziler, filmler ve insanları keşfetmek ve ona en güzellerini sunmak için sen paralamamalısın kendini eğer onun seninkiler hakkında hiçbir fikri yoksa. Dediklerinden, yaptıklarından ve yapmadıklarından anlamlar çıkararak çözmeye çalışmamalısın onu, söylemeli sana açıkça, delikanlıca ne var ne yoksa sana dair aklında...
Daha ne kadar zorla onu pamuklara sarmaya çalışacaksın o sana bu kadar acımazsızca dikenlerini batırırken..."
....dediler....
Diyecek sözüm yok.
Yerden göğe haklılar.
Ben bilmiyor muyum bu dediklerini?!
Biliyorum elbet...
Bilmiyormuşum gibi yapmayı seçiyordum, bilmeyi belirsiz bir zamana erteleyerek maskeli bir mutluluk yaşıyordum, kıyamıyordum kendime, yapamıyordum bunu hayallerime...

Tek tutanağım günün birinde onun bana ve tüm bu yaptıklarıma alışacağı ve farkında olmadan beni hayatına alacağı ve sonra da kopamayacağı hayaliydi...

Olmadı!
Olacağına dair en ufak bir inancım da kalmadı.
İşte bu yüzden, o hep iyi hissettiğim yere gitmek bu sefer bu kadar zor geliyor.
Orada bile mutsuz ve umutsuz olmaktan ve geldiğimde elimde avucumda bir tane bile hayalimin kalmayacak olmasından ölesiye korkuyorum:(

*****

Yazı tarihi: 03 Nisan 2012

11 Kasım 2011 Cuma

Ruh bir beden büyürken beden acı çekermiş!

Ruh bir beden büyürken beden acı çekermiş!
*****
Bugünlerde en yakınımdaki canciğer kuzu sarması olduğum arkadaşlarımla aram limoni. Kızgınlar bana, kızıyorlar. Kafama kafama kakıyorlar bininci kezdir söyledikleri şeyleri. Akıllanmayan bir maceraperest olduğumu, neden böyle davrandığımı hiç anlamadıklarını söylüyorlar.
Belki mideye alelade atılan yumruklar öldürmez ama devamlı ve doğru açıdan vurulduğunda ölümcül olabilir. Dertleri beni akıllandırmak, dertleri üzülmeyeyim diye "doğru" yapmaya, davranmaya, hissetmeye yönlendirebilmek beni. Yani mideme ufak ufak indirmek, bütünüyle alaşağı yapmak değil.
Genelgeçer "doğrular" bana söyledikleri.
Bunca zamanlık ve derin arkadaşlığımızda tanıdılar beni tabii.
Biliyorlar ki onların salık verdiği doğrular benim için can damarlarımdan birkaçını kesmek demek olacaktır.
Ot gibi, saman gibi yaşamaktansa varsın bedenim acısın, yeter ki ruhum onunla bir beden büyüsün!

Neyse...
Geçilecek herhalde bu aşamalar da...
Yol yürüye yürüye öğrenilecek.
Zaten...
Hani o sufi...
Durmadan tespih çekiyormuş da...
Ne arıyorsun, demişler de, cevaplamış:
"Gafletimi arıyorum."

Derviş gafletini arıyadursun lakin ben bugün sevincimden uçacak gibiyim.

Çok heyecanlıyım, ilk yazımı yazdığım gün gibi, işimi kurduğum o ilk gün gibi, bir erkeği sevdiğimi anladığım o ilk an gibi, okulun ilk günü gibi, üniversiteden mezun olup içimde inanç önümde koca bir belirsizliğin olduğu günler gibi, yeni bir eve taşınırkenki gibi... Heyecanlıyım, istiyorum, bekliyorum, tamam kabul biraz da panikliyorum. Ama ben inanıyorum, inandıkça kendimi daha çok seviyorum.
Ne demiş Liz Taylor? 'Herkes kendi hayatını yaşar ve bir kez yaşar!' E o zaman?

Bu böyle biline... 
Nessie, bir tek onun sesi:)

Yazı tarihi: 11.11. 2011

2 Eylül 2011 Cuma

Duluth

Duluth... tanıdığım en zeki, en karizmatik, en eğlenceli ve en yakışıklı erkeklerdendi.
Yakışıklı denemezdi, nefes kesiciydi.
Gözleri söylediklerinden başka bakardı.
Oysa ben en az sözlerini dinlediğim kadar gözlerine de bakmayı severdim.
Ve bu ikisi arasındaki, üstün beceriyle gizlediği çelişkileri yakalamaya çalışırdım. Başımı döndüren bir durumdu bu. Evet, çünkü her yeni çelişkisini keşfimde, kendimi ona başkalarından bir adım daha yakın hissederdim.
Ona diğerlerinden yakın olmak ne kıymetli bir ayrıcalıktı.

Sarsılmaz bir özgüveni vardı. Buna kibir denilebilir miydi? Ya da ukalalılık?
Kimi zaman belki...
...ve buna rağmen o dağ gibi kibirin altında kollarına sığınmayı özlemle isteyeceğim kadar dağ gibi sağlam duran bir erkek olduğunu bilmek dünyanın en büyük lütfuydu bana.
*****
Sabahlara kadar konuşsak yine de konuşacaklarımız bitmezdi onunla.
Konuşulacaklara mı yoksa birbirimize mi doyamazdık da bu kadar bitmezdi acaba?!
Dünya umrumda değildi onun yanında olmaktan, onun yakınında kalmaktan başka.
Onunla gülmekten, bir daha onu ne zaman göreceğimi düşünmekten başka.
Varsın dönsün dünya, ben onunla olmayı yeğlerdim dünyanın geri kalanına.
*****
Duluth...
Yakışıklı değil, nefes kesiciydi.
Hem iyi kalpli hem nefes kesici.
Yeşilimsi, çocuksu gözleri çakmak çakmak, muzur muzur bakardı hep.
Hem annesiymişim gibi çocuksu hem çocuğunun annesi olmayı isteyeceğim kadar etkileyici.
Duluth bu işte...
Onu tanıdığım o güzel Pazar gününden beri aklımdan çıkmayan, aramızdaki "herşeyden" oluşan tüm o güzelim duyguları isimleştiremediğim ve her geçen saniye daha çok "canım" olan Duluthhhh...
Geçmiş zaman arkadaşım, şimdiki ve gelecek zaman sevgilim, gözbebeğim, canım...
Duluth, aşkım!


Nes, ask(me if...)

Yazı tarihi: 02 Eylül 2011

11 Şubat 2011 Cuma

Gitme zamanı

Gitme zamanı yaklaşıyor.
Bu zaman yaklaştıkça benim içim içime sığmaz oluyor.
Hiç görmediğim birine, hiç görmediğim bir hayata...
... gidebilir miyim dersiniz?
Neden gidemeyecekmişim?
Burda beni bağlayan ne var?
Kim var beni bağlayan?
"Gitme, dur, kal burda" diyecek kim var?!
Yolumdan döndürebilecek kadar beni benden alan?
İhtiyaç duyduğum kadar kuvvetli bir sebebim?
Kollarını bana açtığında tüm dünyayı arkasında bırakacak biri?
Gözleri bana bugün onun baktığı gibi bakabilecek ve bir kere olsun elimi sımsıkı tutacak?!
Geçmişimden getirdiğim kim kaldı?
Tamam, kızmayın, onlarca arkadaşım, sevdiğim, yıllarımı paylaştığım dostlarım var.
İyi ki de varlar...
Mesafeler onlardan beni ayıramaz ya.
Ben kopmam sevdiklerimden, kopamam, bırakmam yakalarını, beni unutmalarına, hayatlarından çıkarmalarına izin vermem.
*****
Gidebilir miyim dersiniz?
Denizleri aşıp yeni bir hayata ait olabilir miyim?
Hiç tanımadığım birine?
*****
Babam şimdi hayatta olsa ne derdi biliyor musunuz?
"Ben senin aklına, kişiliğine, sağduyuna ve yanlış bir şey yapmayacağına inanıyorum. Git ve dene. Denemezsen doğru mu yanlış mı hiç bilemeyeceksin"
*****
Ben ne yapardım biliyor musunuz?
Babam hayatta olsa, asla onu bırakıp o kadar uzağa gidemezdim.... ama şimdi babamın sözünü dinleyeceğim.
...galiba...

Nessy, gider

yazı tarihi: 11 Şubat 2011

29 Aralık 2010 Çarşamba

Dualitenin patladığı gündür o gün!

Sevgili arkadaşlarım, kardeşlerim, abilerim, ablalarım, pek muhterem ve aziiiiizzz din kardeşlerim, hatırşinas topraklarım,
benim çiftçim, benim sanayicim, benim öğretmenim, doktorum, avukatım,
benim bakkalım çakkalım, çakalım, perdecim, artistik ev aksesuarcım, akvaryum balıkcım, bankacım, kankacım, borsacım, inşaatcım, vitrifiyecim, mavi boncukcum,
call center agent'im, web designer'im, saç designer'im, stil danışmanım, diyetisyenim, börekcim yufkacım, şekercim lokumcum, devletlum, saraylum, dostum düşmanım;
Az sonra okuyacaklarınız idrak ettiğimiz mübarek yılbaşı arifesinde canınızı sıkabilir, tepenizi attırabilir, uykularınızı kaçırıp, dudağınızda uçuklar, alnınızın şakında sivilceler çıkartabilir, sırtınızda alerjiler kabartıp, midenizi kramplara gark edebilir.
Lakin yazmasaydım bendenizin aynı semptomlara maruz kalma olasılığı çok yüksekti.
E, insanoğlu çiğ süt emmiş, kendim yanacağıma attım sizi ateşlere.
Allah yardımcınız olsun, hadi hazırsanız başlayalım yazıya...
*****
Çok değil 3 gün/gece sonra bu yılı bitirerek maytaplar eşliğinde 2011'e kucak açacağız.
Ömrü hayatımda henüz ev dışı bir yerde hiç kutlama yapmadığımdan kutlama ritüelleri hakkında bir fikrim yok açıkçası.
Oluyordur elbet kaliteli, seviyeli, ayarında, keyifli kutlamalar bir yerlerde...
Lakin bendeki genel imaj şu şekilde;
Kendini kaybedecek kadar sarhoş olma durumları,
göbek göbeğe kıvırmalar,
içine kurt kaçmış gibi masa ve sandalye üstü tepin tepin tepinmeler,
pul paye şımşıkıdık elbiselerin üzerine deliliği tescilleyen çene altından lastikli huni şapkalar,
fürtleyince bir kurbağanın üzerine basıyor gibi garip sesler çıkaran, uzayan kısalan anti-sempatik dütdürüler,
her yerden çıkan tüylü tüylü sakil ötesi süsler,
hani o gün ömrünün son günüymüş gibi eğleniyor ya bu sebepten konuşma, bağırma, şarkı söyleme ve gülme efektlerinde bademcik ve küçük dil sergileme suretiyle limit aşımı testi yapmak,
Afrika'dan geliyor, ertesi gün geri gidecek ve tüm yıl orada kalacak gibi kulaklarından çıkana kadar yemek içmek, yemek içmek, yemek içmek vesaire vesaire...
Şimdi efenim, malumunuz bu durumlar tek başına yapılamaz.
Çünkü bunların hepsi abartı hallerdir ve kişi ancak sosyalleşince yani iki veya daha fazla kişi arasında olunca kantarın topuzunu kaçırmak maksadıyla Kantar ailesi görgüsüzlüğüne geçiş yapmaya sevdalanır.
Evde ya da dışarıda eş-dost, arkadaş, sevgili, karı-koca, anne-baba, kardeş-karındaş her kimse sevgi ve yakınlık derecesine göre Kantar ailesi kutlamalarına dahil edilir.
Gelelim işin trikli kısmına.
Bu denklemde en zavallı insancıklar "sevgililer"dir.
Sevgilinin Yılbaşı Kutlaması'na "gelmek istemiyorum" deme gibi bir şansı yoktur.
Diğer arkadaşlar, anne-baba, abla-enişte, konu-komşu eşleşmelerinden ne kadar hoşnut olduğu, bu geceyi bu zümrede ne kadar efendi yahut ne kadar kendi gibi zıptıkçı geçirebileceğini seçme şansı yoktur.
Yarabbim, tüm gece rezalet bir "kendinden başka herşey olma" esareti yaşanır.
Eğlenir gözükmek zorunda olan köle; tam sefalet...
Hadi öyle değil diyelim, ben yanlış biliyorum diyelim;
keyifler gıcır, kafalar kıyak, ortalık bundan iyisi Şam'da kayısı ve kulak memesi kıvamında diyelim, o zaman da yine kontrollü olup karizmayı çizdirmeme, hadi karizmayı da saldı diyelim bu sefer de sabaha kadar kafa klozetin içinde yeni yıla girme stresi içindedir mevzu bahis sefil sevgili.
Sıkıldınız mı bu geyikten?
Haklısınız, ben bile sıkıldım erkekçe.
Konuya ısıtmaya çalışıyorum sizi ve elimden bu kadarı geliyor n'apalım.
Söz size, yeni yılda daha çok incir çekirdeğini dolduran yazılar yazacağım.
Bu sene benim için ekstrem bir seneydi, bilenler biliyor.
Şu anda performansımın oldukça altında üretim yapabiliyorum, bunu da bilenler biliyor.
*****
Şekerim daha fazla lafı dolandırmadan girelim konuya, olay şu;
Yılbaşı gecesi ve Sevgililer Günü milli çapkınların köşeye sıkıştıkları tek zamandır.
Eğer sevgilinse ve bu zamanlarda senle değilse bu işin altında bir çapanoğlu araman gerekiyor demektir.
Yılın 363,5 günü dualiteyi kendilerine yaşam tarzı seçmiş bazı M.Ç.larımız(Milli Çapkın) nedense bu gece birden, ya çooooooook hastalanırlar, ya iş yerinde kriz çıkar-hani yılsonu ya hesaplar tutmaz falan- çalışarak sabahlamak zorunda kalırlar, ya şehir dışındaki anne-babalarının aniden geleceği tutar, ya yüzyılda bir gördüğü anneannesinin, dedesinin, halasının, dayısının vs onunla kutlamazsa küseceği tutar, ya canı feci şekilde birşeye sıtkındır ve evde tek başına bunalım takılıp içmek ister, hiç kimseyi çekecek hali yoktur ve o suratla bizzati kendisi de çekilemez olur... falan fıstık.
Oldu, biz de yedik!
*****
Pek muhterem din kardeşlerim, kınalı kuzularım, bozkurtlarım
Üzgünüm.
Demek isterdim ki; "sizi çok seviyor, gözü birtek ama birtek sizi görüyor, yeni yıla sizinle elele, dizdize, öpücüklerle girmek istiyor, bu yıl ve daima yanında sizi, yalnızca ve yalnızca sizi istiyor..." diyebilmeyi isterdim can-ı gönülden.
Kendim bile inanmasam, kulağa masal gibi gelse de...

Olsun, canınız sağolsun; demek ki doğru zaman değilmiş bu, doğru insan değilmiş o :(
Biliyorum, belki şu anda, belki o gece aniden, midenize heybetlisinden bir taş oturacak, kasılacaksınız, saat 12'de o anda kimi öptüğünü düşünüp kor demirler yutmuş gibi hissedeceksiniz...
Eliniz telefona gidecek; açıp sövmekle, arayıp hıçkırıklar içinde yine onun şefkatinde teselli bulmak arasında uçsuz bucaksız bir bocalama yaşayacaksınız.
Tam da o anda benden size buz gibi bir kadeh Dom Perignon!
Üzülmeyin bu da geçer, bu da geçecek.
Eminim bu ilk değildi, daha önce de olmuştur ve o da geçip gitmiştir.
Yeni yılda herşey daha güzel, daha kutsal ve daha hakettiğiniz gibi olacak, inanın bana.

Hürmet, sevgi ve duayla :)

Nes, the Caramel

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yılsonu hesap kapatma

Yıllar, yıllarrr, yıllaaaarrrrr önce, "ilişki"nin sadece bir cumartesi akşamüzeri bir kafeye gidip bişeyler yiyip içmekten ibaret olduğu o günlerde bizim de birkaç kafeye gitmişliğimiz vardı birlikte.
3-5 yiyip içmemizden sonra, gidesi tuttu; o zamanki şehrimiz Ankara'dan Amerika'ya, ne zaman döneceği, dönüp dönmeyeceği belli olmadan gidesi tuttu Amerika'ya, gidesi tuttu benden...
"Yolun açık olsun" diye uğurladım onu, hatırlıyorum buz gibi soğuk bir Ankara gecesinde, benden giden herkeste olduğu gibi gözyaşlarımla Allah'a emanet ederek.
*****
Şimdi bugün, üzerinden geçen binlerce seneden sonra, onunla sohbet ederken "ben çok değiştim" dedi.
Öyle olmasını can-ı gönülden dilerdim ama pek sanmam.
Kendine göre sınırlarını biraz esnetmiş olsa da değiştiğine ihtimal vermiyorum.
Nasıl diyeyim size, biraz dikkatli bakıldığında; kelimelerinden, kendini ifade ediş tarzından, tavırlarından bile belli ediyordu postürünün aynı kaldığını.
Hiçbir zaman benim gibi üstüne basabasa sevemeyeceğini, sevdiğine bakarken içinin titremeyeceğini, yapmak istediği "evliliği" sosyal statüden öteye koyamayacağını dört bir yanı bas bas bağırıyordu.
Ah biz kadınlar, bu yakamızı bırakmayan hislerimiz, bizi rezil de eden vezir de eden sağduyumuz, şüphelerimiz, dedektif iz sürücülüğümüz ve av köpeği gibi koku alan burnumuz...
*****
Şu üç günlük dünyada nasıl da zavallı hallere sokuyoruz kendimizi...
Tek akıllı biziz zannediyoruz.
Dev aynasında görüyoruz kendimizi gerçek aynaya bakacak cesaretimiz olmadan.

*****
Gidişlerimizi, terk edişlerimizi, tercihlerimizi hepsini kendimiz seçiyoruz.
Velhasılı ya aklını başına devşirip doğru tercihi yapmalıdır insan ya da üzerinden binlerce yıl geçince "ben çok değiştim"lerin kifayetsiz kalacağını bilmelidir bu bilge insan.

Bilginiz olsun diye söyledim, başka hiç bir amacım yoktu.
Sağlıcakla ve bilgiyle,

Nes, the fyi...

19 Aralık 2010 Pazar

Ellerim... Güzeldir, ellerim benim...

Bir hafta içinde piyano çalmayı öğrenmem gerek. Tamam öyle kerli ferli olmasına gerek yok ama hiç olmazsa bir parça, tek bir parçayı çalabilmeliyim.
Yatağımdan hafifçe doğruluyorum, pijamalarım üstümde, uykumu açmaya çalışır halde başımda dikilen kadınla konuşuyorum.
Evet ben çağırdım bu piyano hocasını gelsin, konuşalım diye ama gelmesi gereken zamandan çok önce geldiği için böyle hazırlıksız, uyanamamışken yakalanıyorum.
"Daha önceden hiç denemişliğiniz var mı?" diyor.
"Hayır maalesef hiç yok."
"Parmaklarınıza bakayım"
Çekinerek ellerimi uzatıyorum. Severim ellerimi; ince, narin, beyazdırlar ama nedense yine de çekiniyorum gösterirken.
Bacaklarım yorganın içinde hala, gövdemi doğrultarak ellerimi uzatıyorum.
Memnunsuz bir ifade suratında.
"Kırık parmakların senin, bu durumda 1 hafta içinde bir parça çalabilmen imkaansız" diyor.
Çok üzülüyorum.
Anlıyor üzüldüğümü.
"Niye üzülüyorsun, bir haftadan uzun olsa n'olur?" diyor.
"Olamaz" diyorum.
"Annem hep piyano çalmamı isterdi, o ölmeden hiç olmazsa bir parça çalmalıyım ona, son bir haftası!"
Yan gözle karşı çapraz odadaki anneme bakıyorum.
Gözükmemeye ve sessiz konuşmaya çalışıyorum.
Annem duymamalı konuştuğumu, bu kadını çağırdığımı bilmemeli.
O da kendi odasında, yatağında yatıyor.
Beliyle sırtı arasını tutuyor. Belli ağrısı var.
Bana bakıyor, o sırada nasıl olduysa kadın yok olmuş, ortalarda yok.
Annem; "yoksa yine kanser mi oldum, aynı yer ağrımaya başladı, çok korkuyorum" diyor.
Evet aynen böyle demişti lanet tümör nüks ettiğinde...
"Yok anne ya, sen hiç merak etme, ben bütün tahlillerine bakıyorum ve Aytuğ hoca'yla konuşuyorum, tekrar falan yok, sadece kemoterapinin yan etkileri bunlar, bir süre daha devam edecek, sonra hepsi geçecek, bitecek, iyi olacaksın" diyorum.
Doğru ya, tam da böyle demiştim...
Oysa son bir haftası kalmış, son bir hafta. Bunu ben biliyorum, o bilmiyor.
Tabii ya, son 1 ayını, son 1 haftasını, son 3 gününü ve belki öldüğü o son gün öleceğini ben başından beri biliyordum, o hiç bilmedi.
Beni duyup duymadığından, anlayıp anlamadığından emin olmadığım zamanlarda başında konuşuyordum; sevdiği şeyleri sıralayıp, çok yakında hastaneden çıkınca onları yapacağımızı söylüyordum.
Oysa o; ya feri gitmiş gözleriyle boş boş duvara bakıyordu oksijen makinesinin içinde ya da uyur gözüküyordu- öyle gözükmeye çalışarak olan her şeye gözlerini kapatmak istediği için.

Biraz daha uzak bir odada, babamı görüyorum. Gencecik, dinç, dinamik, çok mutlu ve yakışıklı gözüküyor.
Aynen ölmeden önceki, son hatırladığım hallerindeki gibi.
Babam da bir hafta sonra ölecekmiş. O da bilmiyor ama ben biliyormuşum.
"Nasıl olur" diyorum.
"Babam hasta değil ki, üstelik daha çok genç ve sağlıklı, nasıl sadece bir hafta sonra gidecek bu hayattan..."

7 yıl önceki apansız ölümünden sonra hep bu soruyu sordum ya, rüyamda bile bunun cevabını aramam o yüzden herhal...
Hiç olmazsa aynı anda ölecekleri ve orada kavuşacakları için seviniyorum.

Sahne değişiyor; bir salonda maç izleyecekmişiz.
Erkenden gidip yer tutmaya çalışıyorum.
Bir koltuğa montumu, diğerine çantamı, berikine kitabımı koyuyorum. Çok kalabalık olacakmışız, tüm koltukları kapmalıymışım.
O sırada tek kişilk bir koltuğa büzüşüyorum, uykum geliyor, kafamı kolluğuna koyup uykuya dalıyorum.
Gözümü bir açıyorum ki maç başlamış, bütün koltuklar dolmuş, benim eşyalarım yerlere, sağa sola atılmış.
Hep başkaları oturmuş, tanıdığım hiç kimse yok.
Nasıl da yalnız hissediyorum kendimi. Boynum tutulmuş, başıma doğru bir ağrı saplanıyor.
Az sonra kapı açılıyor, ağabeyim giriyor içeri. Elinde kocaman bir kitap, "The Girl Who Played with Fire" sanırım. Sessizce kendine bir yer bulup otuyor. Yer tutamadım ya ona, bana eliyle "önemli değil" gibi bir işaret yapıyor.
Allah'ım nasıl mutluyum, o kitap nasıl da artistleştiriyor beni.
Bütün o kalabalığa; "o kitap okuduğu için geç kaldı, sizin gibi boş bir insan değil" dermişcesine bir bakış fırlatıyorum.
Kendim kaç saat önce geldim oturdum, ben neysem :)

*****
Mutlu uyandım.
Ya onları görmek, ya abimin hissettirdiği güven ya da bilinçaltımın henüz kodlayamadığı birşeyler iyi geldi.
"Kabüllenmek, gerçeği yaşamaya başlamaktır" diye belki de...

*****
Harika bir Pazar kahvaltısı hazırladım.
Madem "Hayat bir tercihler zinciridir" ben de bu Pazar günümde tercihlerimi yapıyorum o zaman:
Mutlu, iyi, başarılı, huzurlu, sağlıklı, üretken, sevgi dolu ve aşık olmayı seçiyorum.
Bu gün, bu yıl, gelecek yıl, daima ve ömrüm boyunca.
Varsın tüm koltuklar kapılmış olsun, ziyanı yok, siz yormayın güzel kafanızı, ben bulurum yolumu.
Eksiğim varsa tamamlayın, yanlışım varsa düzeltin, fazlam varsa gözüm yok üstü sizde kalsın, Allah bereketini versin.
Ama hiç olmazsa yalnız bırakmayın beni, yolun götürdüğü yere gelin birlikte gidelim.
Ben yola çıktım bile...

Nes, yeni yeni yepyeni...

Yazı tarihi: 19/12/2010

11 Aralık 2010 Cumartesi

Herşey daha yeni başlıyor!

Sevgili seyirciler, şimdi sizlere statü güncelleme yapıyorum:
Gece saat 01:50 pm ve ben yeni ofisimdeki ilk gecemde, yeni masamdaki ilk yazımla karşınızdayım.
Cümlemize hayırlı uğurlu, bol bereketli kısmetli olsun inşallah. 

Biliyorsunuz sevgilimle aramız uzun süredir limoniydi.
Birkaç yazı önce ben huzurlarınızda onla arayı düzeltmeye çalışmış, "beni geri al sevgilim" diye yalvarmıştım.
Yalvarmasına yalvarmıştım da gece aşkını itiraf edip sabah ortadan yok olan sevgililer gibi ertesi gün dediklerim yani yazdıklarımla yaptıklarım birbirini tutmamıştı.
Ben yine; sevgilim "sadece" aklımda, alışageldiğim hayatıma devam etmiştim.
Yanlış anlamayın beni, istemiştim, gerçekten çok istemiştim sevgilimin beni geri almasını, samimiydim duygularımda ama düzeni olmayan hayatımdaki düzensizliğim duygularıma geçit vermedi.
Şimdi bu ofis, ofisim yepyeni bir başlangıç, taptaze bir kan bana.
Düzene geçişimin somut kalesi.
4 duvarlı krallığım.
Madem yeni bir başlangıç yapıyorum, madem ortada artık elle tutulur, gözle görülür bişey var, o zaman sevgilim de beni geri almak üzere bir şans daha verir belki bana, ne dersiniz?
Deneyeceğim, bu sefer gerçekten ona layık olmaya çalışıp, aramızdaki bağı kopmaz halatlarla sağlamlaştırmaya çalışacağım.
İş, ev, özel yaşam, yaşadığım şehir, yaşayacağım ülke, hayatımda olanlar, hayatımdan gidenler, yeni gelenler, yeniden gelenler, yeri dolmayanlar ve yepyeni bir yılda yepyeni bir ben.
Tüm bunlar arasından yazmaya heveslendiğim onca şey varken Ayşe yine yapacağını yaptı bana.
12'den vurdu beni.
O kadar harika bir yazı yazmış ki bugün yazdığım hiçbir yazı onun yazısındaki duygu zirvesine taşıyamayacaktı beni.
Biliyorsunuz yazmak dünyadaki en narsist ve bencil duyguların arsız kalemi.
İşte o yüzden siz de okumalısınız bu yazıyı.
İlla beğenin, onaylayın diye değil, 2011'den, yeni hayatımdan ne istediğimi anlamanız için.
Ben bile daha açık yazamazdım...

Nes@31,
Yazı tarihi: 11 Aralık 2010

(Ayşe@41'ün üzerine tıklamanız yeterli)

*******

Ayşe@41

Burası Avustralya...
Her şeyin başladığı yer.


.................



/_np/1071/12211071.jpg



26 Haziran 2010 Cumartesi

Veee perdeeee!!!

Çok sıkışmış olmalıyım.
Yoksa bilmediğim bir yerde hele hele kendimi yabancı hissettiğim bir yerde hayatta demem.
Kendimi yabancı hissettiğim bir yerde ben hiçbir şey demem.
Demek istemem, yapmak istemem.
Tuvalete girmem, yemek yemem, birşeyler içmem, içimden konuşmak gelmez, en dikkat çekmeyen köşede antisosyal bir saksı gibi dikilirim.
Önceden o halimden utanır sıkılır, ortamın gereği neyse öyle davranmaya çalışırdım.
Sonra sonra çaktım durumu; anlamsız çabalarmış, şekle girmeye çalışmanın hiç anlamı yok, neysen o!
*****
"Benim tuvalete gitmem gerek" diyorum.
3 kızkardeş bana tuvaleti gösteriyorlar.
En büyüğü 10-11 yaşlarında, ortanca 6-7, en küçüğüyse 2-3 olmalı ağzında emzik var.
Saçları uzun, neredeyse bellerine geliyor, koyu kestane, dümdüz.
Kız çocuklarını severim, onlar da beni ama bunlarla elektriğimiz tutmuyor, mesafeliyiz.
Tuvalet diye gösterdikleri yere bakıyorum; balkon.
Balkonda alaturka bir tuvalet hem de.
Üstelik balkonun her tarafı açık.
Tam karşıda 3-4 adam var.
Hava buz gibi, koyu gri, sağnak yağmur yağıyor.
Adamlara bakıyorum, tuvalete bakıyorum, kızlara bakıyorum; "ben buraya giremem baksanıza adamlar görür" diyorum.
"Sen bilirsin başka tuvalet yok" diyorlar.
Kendime hırslanıyorum tuvaletimi tutamayıp, kızlara sorup, bu duruma düştüğüm için.
"Ben de girmem o zaman" diyorum.
İçeri giriyorum, vakit öğle vaktini bile geçmiş, akşamüstü, hava ha karardı ha kararacak.
Bir yatak odasının içindeyim.
Şişman, çirkin, etleri sarkmış, saçı başı darmadağınık ama ben yaşlarda bir kadın uyuyor.
Ben odaya girince uyanıyor, yatakta doğruluyor, birşeyler söylüyor bana, keyfim kaçıyor. Cevap vermeden odadan çıkıyorum.
Rahatsız ve tedirginim.
Huzursuzluk içinde kıvranıyorum.
Nereden ne gelecek diye geriliyorum!
Gitme vaktimin geldiğini düşünüyorum.
Orası Ankara ve benim o gün kendi kullandığım arabayla İstanbul'a dönmem gerekiyormuş.
Hava karardığında, tek başıma araba kullanacak olmak beni huzursuz ediyor.
"Hemen yola çıkmalıyım, zaten ne diye buraya geldiysem" diye düşünüyorum.
Tam çıkmak üzereyken önce kendi annemi görüyorum. Tek başına, tek kişilik bir koltukta öylesine oturuyor. Beni görüyor mu emin değilim ama onu orda görmek beni iyi hissettiriyor.
Tam karşısına bakıyorum.
Gözlerim kitleniyor.
Gördüğüme inanamıyorum.
O da beni görüyor; yıllaaarrrr yıllar sonra.
Uzaktan bakışıyoruz.
İnsanın gözüne, geçen onca seneyi bir çırpıda okuyacakmış gibi bakıyor.
Biliyorum o beni severdi, kendi kızı gibi, kendi özü gibi.
Bakışıyoruz, bakışıyoruz... gözlerimiz doluyor.
Sanki şimdi burda karşımda gibi, öyle canlı, öyle gerçek.
İçim eziliyor.
Koşarak gidip sımsıkı sarılıyorum.
Ağlaşıyoruz, sarılıyoruz, birbirimizin yüzünü sevip bir daha ağlaşıyoruz, tekrar daha sıkı sarılıyoruz.
Bu nasıl bir özlem hey güzel Allah'ım...
Bu nasıl derin bir hissiyat...
Birşey demiyor, sadece acıklı acıklı yüzüme bakıyor.
Üzgün ama yapacak bir şeyi yok gibi.
Oysa ne çok şey yapardı benim için.
Kendimi kötü hissediyorum.
Demek ki yapılacak birşey gerçekten yok.
Olsa, olsa biliyorum o yapardı.
Anneme bakıyorum, oralı olmuyor, ben yokmuşum gibi davranıyor.
İyice güçsüzleşiyorum, içimde koca bir yer oyuluyor. Sanki hiç iyileşemeyecek bir yara açılıyor.
Tam çıkmak üzereyim onu görüyorum.
Kızların babası.
Kızlarla da, içerde yatan çirkin kadınla da alakası yokmuş gibi duruyor oysa.
O evde, o hayatta olmaktan mutlu değil ama belli gidecek kadar cesur da değil.
Kendi halinde, çekingen bir adam.
Camın kenarındaki çalışma masasında oturmuş gidişimi seyrediyor sessizce.
"Kal" demiyor.
Dese kalacağım.
Demiyor...
Etraf loş, bir tek masanın üstündeki küçük çalışma lambası yanıyor.
Tek elini bir kulağına yaslamış, gövdesiyle masanın üstüne kaykılmış.
Masada bir sürü maket uçak.
Sarı, plastikten birini alıp eline, havaya kaldırıyor, uçuruyor.
*****
Kızlar, hala uyumakta olan çirkin anne, maket uçaklarıyla o, karşılıklı oturan iki anne...
Son kez onlara bakıyorum.
"Ama ben gece yola çıkmayı hiç sevmem, uğursuzluktur, hem çok da sıkıştım" diyorum, bakıyorum kimsenin umru değil.
Onların hayatı devam ediyor, gitmesi gereken benmişim şimdi daha iyi anlıyorum.
*****
Uyandığımda kendimi attan düşmüş gibi hissediyordum.
Duvar, tavan ve ben uzun ama boş kesişmelerle romantizm yaptık.
Rüyayı slow motion bir daha, bir daha yaşadım.
Uyuyor muyum, uyanık mıyım, uyur gezer, beşer şaşar mıyım anlamadım.
Gökten 3 elma düşmüş, üçü de beynimin cuk diye üzerine düşmüş gibi andavallaşmıştım.
*****
Rüyalar müyalar iyi güzel de, bu çatlak özlem bana fena kafayı taktı.
Oyunun sonunda kim perde diyecek, kim ayakta alkışlanacak merakla bekliyoruz!
Ve "the end" müziği olarak sizi Selami Şahin'in meşhuuurrr şarkısıyla başbaşa bırakıyoruz!!!

Nes, the Avarel!

Yazı Tarihi: 26 Haziran 2010

10 Nisan 2010 Cumartesi

Bayan risk averse ve bayan gözükara!

Ben neysem o benim tam zıttım.
O benim için fazla gözükara, ben onun için fazla kontrollü.
Ben ak'sam o kara, o gündüzse ben gece...
Bu işin grisi, öğleden sonrası olmaz mı? İki insan hiç mi orta biryerlerde buluşmaz?
Uzak ihtimal, pek uzak...
Güneşle ay kadar birbirine uzak...
***
Ben temkinliyimdir. Feci...
Risk averse!
Bildiğiniz tırsık yani.
Ödüm kopar bir karar alırken. Aman Tanrım 100 yıl düşünürüm. 1000 kere karar verip 999 kere bozarım. Saçımı sağdan sola mı, soldan sağa mı taramam gerektiğine bile günler boyu karar veremem.
Acaba hangi seçim benim için daha doğru olacaktır.
Hata yapmak istemem. Arpacık kumrusu gibi sabahlara kadar düşünürüm. Karnıma kramplar girer.
Doluya koyarım almaz, boşa koyarım dolmaz.
Oturur yazar çizerim.
Hesap kitap yaparım.
İnce eler sık dokurum.
İşi fizibilitelere dökerim.
Artı eksi tablosu çıkarırım.
Google'da araştırırım. Bi bilene danışırım. Doktora tezi yazıyor gibi akademik takılırım.
Yetmez; mantık ve duygu dünyam arasında çatışıp, çarpışıp, tartışıp dururum.
Kendi kendimi yerim.
Yetmez; tırnak kenarlarımı yerim, o da yetmez yakınımdakilerin başının etini yerim.
Dünya o karar üzerinde dönüyor sanırım.
Yuh be kardeşim, al bi karar yürü git işte nedir bu yeme durumları.
Yiye yiye kendi kendimi yerim, iliğimi kemiğimi kuruturum...
Sağlamcı, statükocu, yenilenmeyi ve gelişmeyi seven ama öyle zırt diye olan değişikliklere de kolay kolay ayak uyduramayan bir tipim...
N'apıyım işte ben böyleyim.
Evet zaman zaman sıkıcı ve bayıcı olabiliyorum ama çoğu zaman yalnızlığı dibine kadar hissettiğim bu dünyada kendi duvarlarım içinde, o duvarların altında kalmadan varolabilmenin yolunu böyle buluyorum.
Kör kuyularda debelenip durmaktansa 1000 kere tırsık olayım razıyım, bırakın ben yolumu böyle bulayım. 
Bu alışkanlığım kendi kendimin "garanti belgem".
Garanticiyim, napalım işte ben böyleyim...
***
Ben neysem o benim tam zıttım.
Pat diye karar verip hop diye yapar.
"Dur bi dakka, alooo n'oluyoruz" demeye kalmadan iş biter fiş gider.
Ağzın öyle bi açık kalır ki kapatamazsın.
Sen kendini toplayıp hafif kapama kıvamına gelemeden, bi daha hooppp, senin ağzın yine açılır kocaa bir karış daha...
***
18'inde evlendi, çat diye. Annesi, babası, eşi, dostu, bizler "dur kızım napıyosun, daha çok gençsin, çok erken" dedik, dinletemedik.
"Ben evlenicem" dedi, konu kapandı.
Evlendi, 20'sinde doğurdu, 21'inde boşandı.
Arada neler yaşadı, nasıl bir hayat mücadelesi verdi, ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Kızına tek başına baktı.
Çocuğunun babasından, kendi ailesinden tek bir kuruş almadan.
Eski eşinden kalan bi dolu borç harç, icralar da cabası...
Pes etmedi, yılmadı, her yıkımdan daha güçlü çıktı.
Tırnaklarıyla kazıyarak derler ya aynen öyle bir hayat kurdu; "kendim için, kızım için, ailem için bu hayatı yaşayacağım" dedi.

Sabit bir geliri, düzenli bir işi olmasa da evini, düzenini kurdu, kızının hiçbişeyini eksik etmedi.
O 26, babası 52 yaşındaydı.
Öylesine genç bir yaş ki ölmek için elliiki...
Öylesine lanet bişey ki kanser; anan/baban/karındaşın/canın/kanın gözünün önünde günden güne eriyor ve sen sadece bakakalıyorsun.
Her geçen kahrolası gün o karşında fiziken ölüyor, sen ruhen.
Duvarları yumruklayıp "neden, nedeenn, nedeeennn" diye soruyorsun, cevapsız kalıyorsun çaresizliğinden de çok...
İçin oyuluyor. Işığın kararıyor, damağın kuruyor, duvarları yumruklamaktan kemiklerin çürüyor.
Kahretsen de, üzülüp mahfolsan da, ağlayıp haykırsan da, kum saati döndü mü bi kere tersine biliyorsun ki herşey nafile...
Son kez demir almak günü gelmişse zamandan, mechule giden bir gemi kalkar bu limandan.
26 yaşında birine "beyin kanseri"ni telaffuz etmek bile zor gelirken o gençkızlık odasında, yatağında vefat eden babasının çenesini bağlıyor, 52 yaşında ölmek için ne kadar gençti diye düşünürken hıçkıra hıçkıra...

Sonra bir gün adamın teki çıkageliyor. "Aşığım sana, evlen benimle, kızın da, sen de ömrümün sonuna kadar benim parçam olun" diyor.
Bizimki aşka inanıyor, yanında bir nefes arıyor, zorlukların paylaşılınca azalacağını düşünüyor.

İşini, annesini, kızının okulunu herşeyi Ankara'da bırakıyor, tüm düzenini bozuyor.
Ankara'dan kalkıyor İstanbul'a müstakbel kocasının yanına yerleşiyor.
28'inde ikinci kez evleniyor.
1 yıllık evliliği Moldovya, Ukrayna ve bilumum komşu ülke münasebetleri sebebiyle yıkılıyor!!!
E be adam aklın 1 yıl önce nerdeydi diye sormazlar mı?
Sorarlarsa sorsunlar, kime ne!
Ne ar, ne damar, ne haya kalmış bizlerde!
1 günde evlenmeye karar veriyor, 1 gecede de boşanmaya bizimki...
30'unda mide kanaması geçiriyor, vücudunda kitleler bulunuyor, 9 yaşındaki kızıyla kalakalıyor koca şehir çeşmi cihan İstanbul'da...
Bu geceyarısı buz gibi havada titreyerek içtiği sigarasındaki hıçkırıkları, isyanı, yalnızlığı, umutsuzluğu, mutsuzluğu...
...çaresiz bırakıyor beni.

Eh be kader, eh be kahpe kader alacağın olsun...
***
O gündüz ben gece, o gece ben gündüzsem eğer, bu kör gecenin sabahı olduğuna inanmak istiyorum bir yerlerde...
Var mı?

Nes, alaca

Yazı tarihi: 10 Nisan 2010

3 Nisan 2010 Cumartesi

Geçmiş olsun!...

Yok zannediyordum.
Geçmişe dair pişmanlığım, "keşkem" yok!
Hayır, sanmayın harika bir hayat yaşadım/yaşıyorum, paçamdan bilinç, sağduyu, mantık akıyor.
Belki de zerresi yok.
Ama olsun şikayetçi değildim. Hiç olmamıştım.
Hani sürekli: "Günahı da sevabı da benim, elbet uslanır, akıllanır, hatta belki de günün birinde adam bile olurum..." falan filan diyorum ya...
Hikaye...
Hep bu boş inançlarla avutmuşum kendimi.
Hayatın kaçınılmaz gerçeğini unutmuşum.
Zaman ne kadar değişirse değişsin...
İnsanlar
doğar, büyür, hep güçlü, hep diri kalacağını düşünür, hiç ölmeyeceğini zanneder...
İlerde bir yerlerde, bir zamanlar herşeyin değişeceğine inanır.
Belki de değişir
Değişir değişmesine de değiştiğinde artık o zaman geri alınamaz bir yere gelmiştir.
Başlar.
Biter.
Netice itibariyle...
Zamanı geriye almanın mümkünatı yoktur.
Geçmiş olsun...

Nes, 99

Yazı tarihi: 02 Nisan 2010

27 Şubat 2010 Cumartesi

Google mucizesi

Sen bir hiçsin.
Bu dünyadaki varlığın bile muamma.
Üzgünüm ama sana kız-mız vermezler.
Önceden eşe dosta, konuya komşuya, bakkala çakkala, muhtara falan sorulurdu, şimdi adres burası.
Oturduğun yerden tek tuş olayı.
Var mısın yok musun?
Varsan buyrun buradan yakın, yoksan hadi canım hadi tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna...

*****
Giriniz "google", yazınız isim soyad, basınız "enter" işte budur...
Tek bilmen gereken isim soyad, gerisini google halleder; gelsin bilgiler, dökülsün sayfa sayfa secereler...
Google'da yok musun?
O zaman dönünüz sayfa başı, okuyunuz bu yazıyı tekrardan, koyunuz şapkayı önünüze, üç kulhü bir elham'la, önce sağ ayağınızı atarak başlayın odanın içinde kuyruğu yanmış kediler gibi sabırsız sabırsız dolanmaya.
Dolanırken ardı ardına "eyvah, eyvah", "eyvah, eyvah", "eyvah .....", ..... demeyi de ihmal etmeyiniz.
*****
Google olmadan önce insanlar nasıl yaşıyordu, ne zordu bilgiye ulaşmak düşünmek bile istemiyorum.
Hiç unutmam binbir zorluk ve taksitle aldığımız "Meydan  Larousse" ansiklopedi seti vardı ki benim google'm oydu mesela.
Allah'tan küçüklüğümüze denk geldi o dönem ki ilkokul ödevlerimizdeki tarih, coğrafya sorularının cevaplarını orada bulabildik.
Şimdi olsa düşünsenize;
internet yok, google yok, facebook yok, twitter yok, friendfeed yok, flickr yok, cep telefonu yok, sms yok, hatta e-mail bile yok, ayyyy imdaaattttt, bana bişeyler oluyo, deliriyorum galiba...
*****
Şükür, şükür, bin şükür halimize.
Her ne kadar teknolojiden çakmıyorsam da teknolojik ve dijital dünyaya adapte olabilecek kadar durumu idare edebildiğim için mutluyum.
*****
En son 11 kasım 1999'da görüşmüştük.
Sonra hayat bizi farklı yollara sürükledi, bambaşka dönemeçlerden döndük(dönmüşüz)
Koptuk ki ne kopmak.
Hiç ama hiç haberim olmayan, hiçbir bağım kalmayan, hiç erişemediğim, değemediğim ender insanlardan oldu.
Ne ortak bir arkadaş, ne bir tanıdık, ne bir adres/ telefon, ne en ufak bir haber...
Bir kopmak pir kopmak...
Öldü mü kaldı mı, yaşıyorsa nerede, hangi şehirde, hangi ülkede, hangi kıtada olduğunu bile bilemedim.
Annesi babası sağ mı, çok tatlı bir anneannesi vardı o, dilim varmıyor ama o inşallah hala yaşıyordur, kardeşini ne çok severdim, ne çok gülüşürdük hep birlikte, Ankara'daki o evleri "yuvaydı" benim için, ne çok ait hissederdim kendimi o eve.
Hah haaa şimdi hatırlıyorum ne kadar eğlenceliydi; bir keresinde birlikte buz pateni yapmıştık, birbirimize tutunarak kaymaya çalışmaktan, gülerken kaymaya çalışmaktan ayakta duramamış yerleri boylamıştık,
Babam, o, ben tatile gitmiştik, üçümüz;
yemeklere, ev oturmalarına, tiyatrolara, konserlere, sokaklarda başıboş gezmeye, spora, İstanbul'a, İzmir'e, Kuşadası'na, Denizli'ye, halalara, amcalara daha birsürü birsürü yerlere gitmiştik birlikte...
Sonra koptuk, ansızın, dannn diye, şimdi sebebini bile hatırlayamadığıma göre sebepsiz yere ve sadece ama sadece kadere böyle yazılmış diye...
Dile kolay 11 yıl.
Neler neler yaşandı birbirimizden habersiz geçirdiğimiz bunca zamanlarda...
Neleri alkışladık uça uça, nelerde başımızı eğdik dura dura...
Fotoğraflarda kaldı tüm yaşananlar, kimi zaman hoş bir tebessüm kimi zaman buruk bir tatla...
Bazı bazı yalnızlığıma arkadaş ettim onu tıpkı eski günlerdeki gibi; çocuksu ve hesapsız hallerimle,
bazı bazı kendimi ona bıraktım, "güvenmek" neydi ilk öğrendiğim sırtına.
Bana en yakın duran yıldıza uzunn uzuunnn bakarak kendimi anlattım ona en kimselere anlatamadığım zamanlarda.
Hayatta olmasını, iyi olmasını, mutlu olmasını, huzurlu olmasını ve sevdikleriyle olmasını dileyerek Allah'a emanet ettim onu dualarımda.
*****
Sonra, sonra birdennnn ben değil google buldu getirdi koydu onu önüme aniden.
Yıllarca ayrı ülkelerde yaşadıktan sonra şimdi aynı ülkede ve hatta aynı şehirdeydik.
Görmek istedim, "merhaba" demek, "ben burdayım, yaşıyorum" demek...
*****
11 yıl aradan sonra dün ilk kez adını söyledim.
Öyle değişik bir heyecandı ki kendimi paravanın arkasında "ve paravan açılıyorrr" diyecek sunucuyu beklerken gibi hissettim.
Yaşlanmış, saçları dökülmüş, beyazlaşmış, kilo almış, yüzüne çizgiler oturmuş, göz kenarları kırışmış, göz altlarına torba torba çukurlar oturmuş... muydu acaba?
Sesi, sesi hala aynı olacak mıydı?
Sahi ya insanın zamanla sesi de değişir mi?
Değişir tabii, bu da soru mu?!
E peki hatırlıyor muyum ben onun sesini?
En son ne zaman konuşmuştuk, nerede, yüzyüze mi telefon mu, ne demiştik birbirimize?!
Beni görünce şaşıracak mıydı acaba, ilk ne yapacaktı, ne diyecekti?
Evet araya 11 yıl girdi ama ben tanırım onu, iyi tanırım hem de, halinden tavrından anlarım ne kadar şaşırdığını, ne kadar sevindiğini...
Neler geçmişti acaba hayatında, neler olmuştu?
Konuşacak ne çok şey vardı...
*****
Anlaşılan o ki bazı şeyler tıpkı bisiklete binmek gibi.
Üzerinden yıllar geçse de refleksler hafızaya kayıtlı, unutulmuyor...
Aynı yüz, aynı ses, aynı his...
*****
Bunca zamandan sonra seni gördüğüm için, iyi olduğunu gördüğüm için ve beni tüm o güzel zamanlara geri götürdüğün için sana çok teşekkür ederim.
Sen iyi ol, mutlu ol, her işin yolunda gitsin, hep daha çok, daha çok mutlu ol ve her zaman Allah'a emanet ol...

Nes, "kendine iyi bak" değil, "Allah'a emanet ol" cu olan...

Yazı tarihi: 27 Şubat

25 Şubat 2010 Perşembe

Ya öteki yanım, o da benim bir yanımdır!

Teşekkür ederim...
İki yıl iki aydır burada tepenizdeyim.
Onlarca yazı yazdım.
Gizlim saklım kalmadı.
Döküldüm, dökülüyorum, dökülmeye de devam edeceğim izninizle.
Başlarken ne yazacağım hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Yazı yazmayı seviyor, istiyor ama kendimi bir o kadar da beceriksiz addediyordum.
Bildiklerimden, yaşadıklarımı yazmaktan, kendimi deşifre etmekten tırsıyordum.
Onaylanmamak, beğenilmemekten ise ölesiye korkuyordum.
Yazdığım süre zarfında beni cesaretlendirdiğiniz için, sınırlarımı genişletip ufkumu açtığınız için, bana tahammül ettiğiniz için, sabrettiğiniz için, desteklediğiniz için, sırdaşım olduğunuz için, benimle heyecanlandığınız için, benimle üzüldüğünüz için, acılarımı ve mutluluklarımı paylaştığınız için, ümitsizken ümit verdiğiniz için, ipe sapa gelmez şeyler yazdığımda idare ettiğiniz için, beni sevdiğiniz ve onayladığınız için size...
Teşekkür ederim...
*****
Sevilmeye ve onaylanmaya en ihtiyacım olan bir anda doğmuştu bu blog fikri;
Aşık olmuştum.
Nefesimi kesecek kadar kuvvetli bir aşk.
Sarsıldığım, savrulduğum bir aşk.
Aklımı, beynimi, beni benden uçuran bir aşk.
Yerle bir olduğum bir aşk.
Kuvvetli, sağlam, sarsan bir aşk.
Tek kişilik, tek taraflı bir aşk.
Görmezden gelindiğim, saydamlaştığım, kimliksizleştirildiğim bir aşk.
Lanet olsun, kendimin en sevmediğim hali; çek gitsene işte, durmanın anlamı olmadığını bildiğin ama yine de gidemediğin bir aşk.
Buna rağmen sebepsiz yere, anlamsız şekilde 3 sene durduğum bir aşk.
Belki de her gece rüyalarımda bağırmak isterken sesimin kısıldığını, koşmak istersen ayaklarımın olmadığını gördüğüm bir aşk.
Kendimi ifade edememekten, ona "ben burdayım, gör beni" diyememekten ve yüreğime sığmayan sevgisiyle baş etmeye çalışmaktan bitkin düştüğüm bir aşk.
Onu gördüğüm her andan sonra nefes nefese koşup gelip sabahlara kadar yazılar yazdığım bir aşk.
Kendimi sadece burada ifade edebildiğim, boğazımın düğümünü sadece burada çözebildiğim, ona kurduğum hayalleri onlu yazılara bir tek burada dökebildiğim bir aşk.
Belki, günün birinde, hani olmaz ya, olur da okursa yazdıklarımı, şimdi ıskalasa bile o zaman öğrenir onu nasıl sevdiğimi diye kelime kelime, satır satır yazdığım bir aşk...
Sonra...?
Sonra acı çekmekten haz duyan o mazoşist yan var ya o yan...
Üzerime yapışmış o mazoşist yanı söküp atmaya karar verdim!
Kendimi temize çıkartmaya çabaladım.
Yine yazdım.
Bazen umut verici hayaller...
Bazen kapkara kábuslar...
Bilemediğim, bulamadığım, dolaplara kilitlediğim öteki yanlarım...
Seven, sevilen; yanlış yapan, yanlış yapılan.
Acı veren, acı çeken.
Cesur, üzerine üzerine giden.
Korkak, hemen pısıp kaçan.
Çeşit çeşit yanlarım.
Bir yanım var ki hayata asılan, hayatı seven yanım.
Bazı şımarık, kendini beğenmiş, narsist, bazen sadist bazen mazoşist, bazen soytarı yanlarım...
Ve bu yanlarım sayesinde...
Geçti.
Bitti.
Kendime geldim, özüme döndüm.
Aynalarda "ben"i görmeye başladım.
Artık sadece onun için değil beni ben yapan herşey için yazmaya başladım.
Gel zaman git zaman onunla arkadaş olduk.
Bir gün bir yazımı gönderdim ona; "bak dedim, sana yazmıştım ama üzerinden hayli zaman geçti, artık arınma zamanı".
Böylece blog'umdan ve buradaki yazılarımdan haberi oldu.
Tüm o satırların, sabaha karışan gecelerimin, konuşamadığım rüyalarımın ağırlığı üzerimden gitti, hafifledim, işte ben o an gerçekten temizlendim.
*****
Hayat bazen insanı zor imtihanlardan geçirir.
Öyle anlarda, en değer verdiğiniz şeyleri bile bırakırsınız.
Bırakırsınız, geriye kalan sizindir.
Ne kalmışsa...
İşte onunla hayata devam edersiniz.
*****
Öyle bir imtihan çıktı ki karşıma aşkmış, sevdaymış, kendimmiş...bunlara dair herşeyi unuttum.
Ve kafayı sıyırmamak için yine buraya sığındım.
Size ağladım, kafamı göğsünüze yasladım, yalnızlığımı sizinle çoğalttım, inançlarımı, dualarımı, korkularımı yine size anlattım.
Biliyorsunuz bütün bunları sizinle, yine sizin gözünüzün önünde yaptım.
*****
Bu girdap içinde dönüp dolaşırken bir gün biriyle sadece "bir yemek" yedim.
Hani birden bire "bu son günün" deseler, hani "son dileğin ne?" diye sorsalar...
"O yemek" derim,  o yeter bana...
O yemeği ver bana, geriye ne kalmışsa, o senindir.

Ah sevgilim ahhh...
Bilirim sen şimdi başkalarıyla, başka alemlerdesin ama o yemek vardı ya o yemek...

Başkaydı...
Biz şimdi böyle mi olduk sevgilim?

Nes, öteki yan

Yazı tarihi: 25 Şubat 2010

5 Kasım 2009 Perşembe

60. gece

Saymadığım koyun, çitlerden atlatmadığım kuzu kalmadı.
Ilık duş, ılık süt, melisa çayı fayda etmedi.
Elham'lar, ayet-el kürsi'ler, kendime üfleme püflemeler, yogalar, zihin konsantrasyonları hiçbiri bana mısın demedi.
Geçmişi düşün, ana odaklan, geleceği planla
Yok hepsini birden boşver, hiçbir şey düşünme, sadece yerçekimsiz bir ortamda boşluğa bırak kendini, birbirinin içine geçen gökkuşağı renkleri arasında mandal deliğinden üflenen pril köpüğü gibi saydam ve sonsuz bir boşluğun içinde savrul.
Duyduğun tek ses "aydan aya, aydan aya" olsun.
Şu an uyumaya çalıştığın yataktan, odadan, evden, Ankara'dan yukarıya çık, uzaklaş.
Semadan İstanbul'u gör.
Şimdi İstanbul kanatlarının altında.
Büyüleyici bir güzellik.
Akıl alıcı bir efsun.
Yine de uzaklaş.
Zamanı geldiğinde tüm akıl alıcı güzelliklerden vazgeçebilecek gücü barındır kendinde.
Tıpkı vazgeçme sebebin hiçbir zaman aklına sığmayacaklarda yaptığın gibi!
Hadi, daha da yüksel.
Boğaz, Marmara, Türkiye, Asya, Avrupa hepsi azalsın, ufalsın.
Ufuk çizgin açılsın, genişlesin, sonsuzluğa yol al.
Yükseldikçe hafifle, hafifledikçe yüklerinden, kuruntularından, kurgularından, kaygılarından, korkularından ve kurtlarından kurtul.
Denizleri, okyanusları aş. Maviliklerin ve suyun huzurlu dünyasına karış.
Nefes al, nefes al, nefes allll.
Artık üstünden hayli zaman geçti.
Geride kaldı.
Şimdi iyileşme zamanı.
Her sabah daha iyi uyanma zamanı.
Sen nefes almaya devam et.
Ve yükselmeye,
Bak saat sabahın 5'i oldu, az sonra gün ağaracak.
Zaten her gecenin sabahı yok mu?
Sabaha yaklaştın, günü sevgiyle gerinde bırak ve yarının kendi başının çaresine bakacağını bilerek, huzur dolu bir uykuya dal.
Gönlünü ferah tut.
Şimdi mışıl mışıl uyuyanlar bilmezler ki seçtikleri sahte hayatlar tez zamanda benliklerini uykusuzluk şeytanı olarak parselleyecekler.
Fuşyadan kaçanlar karalara bürünecekler.
Ne mükafat!
Hadi gel uyuyalım şimdi tevekküle sığınarak.
Yarın sana da bana da yeni bir güneş doğmuş olacak!

Yazı Tarihi: 05 Kasım 2009

21 Ekim 2009 Çarşamba

Nesss the Princesss


Bendeniz bugün 24 saatliğine yüksek müsadelerinizle kendimi;

Princess, Venüsss, en güzel, en şeker, en süper, en şahane, en tatlı, en misss, en narsist, en enn ennnnn... ilan ediyorum.

Eğer becerebilirsem 24 saatliğine tüm ruh emicilerimden, kafa yiyicilerimden, kalp kırıcılarımdan kendimi azad ederek bulutlara yükselmek istiyorum.

Narsistlik ve hedonistlik arasındaki o ince çizgide dolanmak,
kafayı kıyak moda çevirmek,
karşınıza her yanından sevgi taşan bu nedenle deli dolu biri olarak çıkmak istiyorum.

Tüm hayallerimi fuşya pembeye boyayarak kandırmak istiyorum kendimi peri masalının içinde olduğuma.


Yeryüzünü daha yavaş döndürmek, gündelik bütün ihtiyaçlarımdan ve koşuşturmacalarımdan sıyrılıp bir tek nefes sesimle başbaşa kalmak istiyorum.
O zaman işte... galiba sadece o zaman... dönüp bana bahşedilen hayatın geniş göğsüne yaslayabilirim başımı.
Huzuru orada bulabilirim.

Bugün sahip olduğum herşey için, nefesim için ve varoluşum için şükür ve minnet günü.
En sahici haliyle...

Hani...
Sevgiliden "seni seviyorum" sözünü işittiğimizde mutlu oluruz ya...
Ama hep eksik bir şey kalır yine de...
Bir tuhaf boşluk!
Ama ne zaman ki sevgili bize "iyi ki varsın" der; daha da önemlisi, ne zaman ki gerçekten böyle hissettiğine inandırır bizi..
Sanki gökten bir projektör tutulur üstümüze..
Sanki varlığımız bir anda aydınlanır...
Varoluştan kastettiğim o işte!


Bugün çok sevdiklerim uzakta olabilir.
Özlemleri içimi yakabilir.
Olsun, katlanmaya alıştım bunlara.
Ama ben varım ya!

Kokular, yaşananlar, sözcükler ve sonbahar güneşinin ruhuma kattığı neşe var ya...
Onlar da olmasa ne yapardım ben?

Bugün ben iyi ki varım!
İyi ki doğmuşum!
Gerçekten...
Ve bugün ben fuşya Venüs'üm....düşündükçe...heyecanlanıyorum.

Nesss the Princess, Princess the Nesss

Yazı Tarihi: 21 Ekim 2009

29 Eylül 2009 Salı

Twitter beni büyütecek


Son üç gündür yeni takıntım "Twitter".
Aslında çok önce girdim Twitter dünyasına ama pek de aktif bir kullanıcı değildim.
Zaten o zamanlar Twitter kimse tarafından bu kadar aktif kullanılmıyordu.
Son zamanlarda özellikle yazar, çizer, okur ve onlarla beraber lümpen kesimin takılması ve sıklıkla söz etmesiyle ben de daha çok ilgilenir oldum.
Şaka gibi; artık herşey, herkes o kadar online ve o kadar açık seçik ortada ki insan herkesi arkadaşı sanar oldu.
Utanmasam yıllardır büyük bir hayranlıkla takip ettiğim, zekasına ve genel kültürüne yüksek düzeylerde hayran olduğum - e yakışıklılığı da cabası- Cüneyt Özdemir'e, "Naber Cüneyt'cim, bugün 5N 1K'da konu ne, konuk kim?" vs diye soracağım.
Burcu Esmersoy'un güzelliğiyle haklı övünmesini destekleyecek,
Ayşe Özyılmazel'in ilişkilerine yorum yazacak,
İclal Aydın'a yeni programında başarılar dileyip "taşınmanda yardıma geleyim mi?" diye soracak,
Yonca Tokbaş'ın tüm iniş-çıkış ve kararsızlıklarına kendimi ortak belleyeceğim (ki bunu yapmıyor değilim)
Oturduğum yerden ne kadar çok kişinin an be an hayatına giriyorum inanılır gibi değil.
Bu bana hem yüksek bir cesaret hem de bir o kadar korku veriyor.
Etrafımda ne çok, ne çok, ne çokkk hayatın döndüğünün idrakına varıyorum.
Yüksek egoların bile zayıflıklarını görüyorum.
İnsani duyguları camın ötesindekiler de yaşıyormuş meğer.
En güzel, başarılı, seksi, ünlü, harika kadınlar bile terk ediliyor, aldatılıyormuş.
Onlar da bir zamanlar kalbini verdiği adama deli gibi kızıyor, içi çıkacak kadar üzülüyor, gözleri kan çanağına dönene kadar ağlıyor, kimi zaman umutsuzca bekliyor kimi zamansa arkasına dönüp bakmadan gidenin ardından sessizliğe bürünüyormuş.
Keza terk edilen, sevdiği tek kadının yolunu yıllar boyu gözleyen adamlar da varmış.
Mesela en kayıtsız ve umarsız gözüken Okan Bayülgen, kızı "İstanbul" doğduktan sonra demiş ki: "ancak bir çocuk beni intihardan vazgeçirebilir. Mesleki intihardan, aşkıma olan intihardan veya hayatımın intiharından"...
Pufff sarsıcı bir cümle!
Öylesine akıl küpü ve mantık budalası bir adamdan bu cümleyi duymak duygusal doz aşımı gibi geldi bana.
Anlaşılan o ki herkesin, hepimizin yumuşak bir karnı var.
Twitter dünyasında biraz oyalanmak birçok yumuşak karnı karşınıza dikiyor en çıplak halleriyle.
Ve beni ince ince sızlatıyor, sızlatırken düşündürüyor.
Kendime kızmam mı, affetmem mi, yeter artık demem mi, üstüme gitmemem mi, biran önce silkinip normal hayata geçmem mi, zaman tanımam mı, beklemem mi, vazgeçip biran önce ortadan yok olmam mı, küllerimden yeniden doğmam mı, aklıma mı, gönlüme mi yoksa ikisine birden uymamam mı gerektiği konusunda sıkı düşüncelere salıyor.
Bu düşünceler arasında kabuklaşırken bugün yazı yazmak hiç aklımda yoktu.
Kendi davamı kendi mahkememde görüyordum.
Sav, yargı, karar, müebbet, hafifletici nedenler, deliller, suç ve ceza, savaş ve barış...
Rehabilitasyon...
Tüm bu yaşadıklarımın sebebi?
Kendim çekiyorsam niyesi?
Yine çekmemek için teşhis, tedavi seanslarındaydım bugün.
Yazı hiç aklımda yoktu.
Kelimeler beynimden parmak uçlarıma engelleyemediğim bir hızda buraya dökülmeye başlayınca ilk teşhisi koydum farkında olmadan.
Yazı benim en büyük rehabilitasyonlarımdan.
Ve acılarımı dindirmekte çoğu zaman sınıfta kalsam bile kendimi rehabilite edip her birinden ders almayı öğreneceğim.
Yine en sahici hallerimle hayatın tam içine dalıp ille de değişeceğim, iyileşeceğim, büyüyeceğim, yürüyeceğim...

Yazı Tarihi: 29 09 2009

11 Eylül 2009 Cuma

"İçimdeki Yolculuk", Yasemin Conker


(www.NeVital.com 'da Hayat Nefes, Hayat Nefis...)

Herşey "iptal, iptal, iptal"le başladı.
3 kere üstüste, aralıksız, büyük bir ciddiyet içinde söyleyeceksiniz.
Ve ettiğiniz lafların gücüne inanacaksınız.
Nasıl mı?
Diyelim ki biri ya da birşey hakkında kötü bir şey söylediniz veyahut aklınızdan geçirdiniz.
Olayın ana felsefesi: "ne düşünürsen onu çağırır ve yaşarsın" olduğu için hayatınızdaki tüm olumsuzluklardan kurtulmak.
Ölsen, gebersen, yansan, kül olsan yine de negatiflik yok, kötü düşünmek yok, sinirlenmek, öfkelenmek, üzüntüden erimek bitmek, şımarmaktan sırım sırım sırıtmak yok.
O yok, bu yok.
Herşeyin en harikasını yaşamak istiyorsan hiç çaren yok kanatsız melek olacaksın.
Biri seni yerle yeksan mı etti, arkandan çevirmediği iş bırakmadı; aldattı, salak yerine koydu, zerre kadar değer vermedi, tüm iyi niyetine rağmen seni enayi mi belledi?
Gözlerini oydu, yüreğini deldi, sırtından bıçakladı, güvendiğin dağlara karlar mı yağdırdı?!
Canım dediklerin sana "canın çıksın" mı dediler?
Tüm dünya, olaylar, onlar bunlar üzerine üzerine geldikçe geldi sana nefes alacak yer bırakmadılar mı?
Ne yapacaksın biliyor musun?
"Şükredeceksin" ve ona "teşekkür edeceksin"
Sana bunları tecrübe ettirdiği, seni bu yolda eğittiği, yoluna çıktığı ve sana aynalık yaptığı için.
Ha olur da bu şükür esnasında, içinden en ufak bir fesatlık geçerse de anında "iptal, iptal, iptal" diyerek olumsuz düşünceleri savsaklayacaksın.
Cık cıkk cııkkk, çok yanlış.
Doğru neydi?...
"Teşekkür ederim"
Çünkü sen insan değilsin ya;
Meleksin, yeryüzünde yaşayan ama çoktan göğe yükselmiş kanatsız bir melek...

İşte bu mantraya girişimiz sevgili arkadaşım Hülya'nın büyük ciddiyetle, bizimse matrağını en tepe noktada yaptığımız bu "iptal"lerle yol aldı...

*****

Ben inançlı bir insanım.
Allah'a inanıyorum.
Üstelik inançla ilgili en gelişmiş duygum, minnet ve şükretme duygularıdır...
İnancımı Allah'la tek başıma bir ilişki içinde yaşıyorum.
Bu sebepledir ki en kendimi unuttuğum zamanlarda onunla başbaşa kalma ihtiyacını içimde şiddetli bir şekilde hissederim.
Bedenimi taşımanın içime ağır geldiği, aklıma zarar verdiği noktalarda ancak bu müstesna birlikteliğin derinlerine tutunarak yakalayabilirim şimdiki zamanı...
Bu birlikteliğin gösterişe de, ispata da, kurallara da dahil olmaması gerektiğine inanırım.
Ve samimi hissiyatım ayakta kalma gücümü bu gerçektelikten aldığım yönündedir.

İşte tüm bu sebeplerden 40 yıllık "tövbe, tövbe, tövbe"nin yerini "iptal, iptal, iptal" in alması garibime, komiğime gitti benim kısaca.

*****

Biz eğlene duralım bu konulara uzun zamandır sıkı zaman ve enerji harcayan Hülya işin komik boyutundan öte mantrasını bize anlatmak ve aydınlatmak üzere hiç bezmeden uğraşıyordu.
Tüm abuk sabuk ve geyiğin doruğundaki sorularımıza bıkmadan cevap veriyor, yaşadığımız her durumu bu çerçevede yorumlamaya çalışıyordu.
Hülya'nın hayatındaki inanılmaz değişiklikleri bir bir tecrübe ettikçe biz de ufak ufak merak salmaya başlamıştık konuya.
Ve bir akşam iş çıkışı apar topar kendimizi hocaların hocası Nil Avunduk'un seminerinde bulduk.
Büyük ve kalabalık bir sınıfta herkes Nil Avunduk'u dikkatlice dinliyor, saçma olup olmadığına aldırmadan aklına gelen her soruyu soruyordu.
2 saate yakın interaktif bir şekilde devam eden seminerin son yarım saatinde ise kısa bir meditasyon yapıldı.
Hem seminer hem meditasyon o an için bana pek etki etmese de biraz daha bilgi sahibi olmanın zararı olmaz diyerek Nil Avunduk'un öğrencilerinden, hoca Yasemin Conker'in orada satılan kitabı "İçimdeki Yolculuk"u satın aldım.
***
"İçimdeki Yolculuk" aylardır elimin altında 2 hatta çoğu zaman 3.kitap olarak bu maceramda bana eşlik ediyor. Zaman zaman 20-30 sayfa okuyor, sonra 2-3 hafta kenara kaldırıyor sonra yine okuyordum.
Ve nihayet bugün bitirdim.
Kitap bittiğinde, şu an yaşadığım zor günlerin de etkisiyle aklım karmakarışık.
İşin doğrusu öğretileri çok doğru fakat uygulaması da bir o kadar zor.
Belki ne demek istediğimi anlarsınız diye kitaptan bazı başlıkları/cümleleri buraya ekleyeceğim:

"Anladım. Sevgi dışarıdan alınacak bir şey değil. İçeriden harekete geçirilecek bir şey. Ben kendimi sevmeyi şu anda başlatıyorum. Sevgiyi ta içimde, bütün hücrelerimde hissediyorum. Ben kendimi her halimle kabul ediyorum ve seviyorum."

"Çıktığım yere doğru, Allah'a sevgiye dönmeye başladım"
"Yanlış diye bir şey yok. Yaşadığımız her şey o an ihtiyacımız olan deneyim. Herkes ve her şey, bizim, kendimizi anlamamız için bir araç."
"İçimdeki korkuları sevgiye dönüştürdükçe, zihnimi temizledikçe, bağlarımı bıraktıkça biliyorum ki evren bana, istediğim her şeyi istediğim anda verir. Ve ben her adımında geleceğimi sevgiyle yaratırım."

"Herkesin ve her şeyin gitmesine izin vermektir sevgi. "Gelirse de güzel, giderse de güzel" diyebilmektir."
"İyiyle kötüyü bir ettim. İyi diye bir şey yok. Kötü diye bir şey yok. Her şey tam olması gerektiği gibi. Her şey bir deneyim. Her şey oyunda kendimizi görmemiz için".

"Hiç kimse olmaya çalışmıyorum. Sadece kendim olmayı öğreniyorum. Kendi ritmimde, kendi içimde ilerliyorum."
"Sadece oluyorum. Olanı olduğu gibi kabül ediyorum. Sevgi olmanın bilişine geçiyorum. SEVGİ İZİN VERMEKTİR. Sevgi kazanan değil sadece izleyendir."


Ve daha niceleri...
Şimdi ben yaşadığım ağır günlerde üzülür, hüzünlenir, ağlarken bu cümleleri sindirmeye, mantraya teslim olmaya, Allah'ın elini üstümde hissetmeye çalışıyorum.
Direnmeden kendimi akışa bırakmaya, kabüllenmeye...
"Herkesin ve her şeyin gitmesine izin vermektir sevgi. Gelirse de güzel, giderse de güzel."
Sizce de öyle mi, ne dersiniz?

Nes, the mantra 

www.NeVital.com (Hayat nefes, hayat nefis...)

Yazı tarihi: 11 Eylül 2009

4 Eylül 2009 Cuma

"PATASANA", Ahmet Ümit ve sonrasında olanlar


3 akşam önce gece 11'de başladım "PATASANA"yı okumaya ve saat geceyarısı 3'e kadar nefes almadan tek solukta 400 sayfalık kitabın 1/3'ünü bitirdim.
Ertesi akşam da aynı performansla kitabın 2/3'ü bitmişti.
Dün akşam ise iftara yemeğe misafirlerimiz olduğu için ve iftar sonrası geç vakitlerde onları eve bıraktığım için, dönüşümde de evi ve valizimi toparlamayla uğraştım için kitabı okumaya halim ve de vaktim kalmadı.
Şu anda sevdiğim şehir, sevgilimli şehir İstanbul'a gelmek üzere Ankara Esenboğa Havalimanı'ndayım.
Wings Prime Lounge'dan bu satırları yazıyorum.
Havaalanına gelene kadar yolda baya bi okudum kitabı.
Ve son 20 sayfaya geldim.
Sonunu çok merak ediyorum; acaba katil Kemal mi, Yüzbaşı Eşref'le arkeolog Esra arasındaki ilişki ne olacak, basın toplantısında neler olacak, Elif ne yapacak, aşçı Halaf'a ne olacak, cinayetlerin sırrı çözülecek mi, sebebi tahmin edildiği gibi 78 yıl önce aynı şekilde işlenen 3 cinayetin intikamını almak üzere Ermeni sorunu mu vs vs...?
Şimdi bunların cevabını bulmak üzere müsadenizle ben kitabıma dönüyorum. İnşallah o arada dalıp uçağımı kaçırmam :)
Kitap bittiğinde tabi ki bunların cevabını burada yazmayacağım ama kitap hakkındaki görüş, eleştiri ve bilgilendirici yazımı buradan okuyabilirsiniz.
Ondan önce gidip kendime güzel bir çay doldurayım.
Seviyorum ben bu havaalanlarını hele gideceğim yol beni İstanbul'a kavuşturacaksa...
Darısı Ekim ve Kasım'daki seyahatlerime, sevdiklerimle sevdiklerime... :)

****
2.kısım:
Evime, sevdiğim şehrim İstanbul'a geldim. Akşama "hoşgeldin"e misafirim olduğu için soframı, evimi ve kendimi hazırlamam gerekiyor. Bu sebeple bu yazıyı bitirmeye şu an için vaktim yok.
O sırada son zamanlarda bayıla bayıla dinlediğim ve şu anda çalan şarkıyı ayın şarkısı seçerek buraya yazmak ve sizinle paylaşmak istedim.
"Enrique Iglesias feat Ciara - Taking Back My Love"

Devam....(08 Eylül 2009)
Evet, yukarıda okuduğunuz üzere kitabı bitirdim. Tahmin ettiğim gibi tahmin edilemeyecek bir son hazırlanmış kitaba. Demiştim, soruların cevaplarını vermeyeceğim, alın okuyun kitabı, geceleri yarım saat ayırsanız 1 haftada biter. Çok sürükleyici, harika bir kitap.
Hatırlarsınız kitabın son 20 sayfasını Ankara'dan İstanbul'a gelirken havaalanında okumuştum.
Ankara'dayken günlerdir sayıkladığım sevgilimli İstanbul'a geliş yolunda...
Ve geçtiğimiz Cuma öğle saatlerinde hasretim, sevdam, özlemim sevgilime, İstanbul'a vardım.
Gelirken gördüm ki heyecanım ve mutluluğum pencereden gördüğüm bulutların bile üzerlerine yükselmişti.
Yere insem, kavuşsam bu özleme bile benim yüreğim bulutların üstünde asılı kalmaya devam edecekti.
Uçaktan iner inmez cep telefonumu açtığımda neye yoracağımı bilemediğim bir mesajla karşılaştım. Bu mesajın aklıma getirdiği binbir fenalığı süratle savsaklamaya çalıştım.
Birkaç saat sonra gelen 2. mesajla endişelerim soğuk bir korkuya dönüştü.
İçimde umutsuz, ürkek, ödlek biri yaratan buz gibi bir korku...
Anlaşılan o ki akşam olmadan içime düşen bu yakıcı duygu selinin sebebini bilemeyecektim.
Bu koyu kederi hem bilememek hem de yakında bilecek olmak yüreğime deriiin bıçaklar saplıyordu adeta.
04 Eylül 2009, saat 8'de gelen sevgilim duymaktan korktuğum haberi bana verirken her zerremi parçalayan bilgilendirmesinde içimi derin derin nasıl zımparaladığının farkında mıydı acaba?
Kimi günler, geceler, anlar oluyor ki keşke hiç yaşamasaydım diyorsunuz.
Geçtiğimiz Cuma akşamı benim için o anlardan biriydi.
O geceyi yaşanmamış kılmak için sahip olduğum birçok şeyi hiç gözümü kırpmadan feda edebilirim.
Cuma günü, günlerdir hasretle sayıkladığım şehre gelirken mutluluktan bulutların üzerine çıkmıştım.
Oysa nereden bilebilirdim yere indiğimde onların değnek deyince patlayan sabun köpükleri olduğunu...

Yazı tarihi: 04&08 Eylül 2009

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Cam gözlü, orta yaşlı adam

Cam gibi gözleri var.
Turkuaz mavi.
Harika.
Işık ışık.
Işıl ışıl.
Parıl parıl.
Pırıl pırıl.
Kayboluyorsun.
Bakınca gözbebeklerine ateş gibi parladıklarını görüyorsun.
Orta boylu, orta kiloda, orta yaşta, orta yakışıklılıkta bir adam.
Ama gözlerine bakınca hiç ama hiç ortalama olmadıklarını farkediyorsun.Çakılıyorsun. Gidemiyorsun. Gider gitmez tekrar dönmek istiyorsun.
Kapının eşiğinde kapıdan dönmek gibi.

Kafasını oturduğu koltuğa yaslamış.
O turkuaz mavisi güzelim gözleri ağırlaşmış, zaman zaman kapanıyor.
Belli yorgun.
Belli halsiz.
Belli keyifsiz.
Belki biraz da umutsuz.
Hatta çaresiz.
Gözleri kapanıyor çünkü o kapatmak istiyor.
Yaşadıklarına gözlerini kapatıp, olanlar hafızasında yer etmeden olay yerini terk etmek istiyor.
Ve bu yaşadıklarını hiç yaşamamış olmayı dileyerek.
Oturduğu geniş, rahat TV koltuğunda elindeki kumandayla koltuğu geriye doğru yatırıp altını açarak ayaklarına dayanak yapıyor.
Biraz sonra bir tepside bir tost ve ayran getiriyorlar. Tek eliyle bunları yemeye çalışıyor.
Henüz hiç konuşmamış olmamıza rağmen bize de ikram ediyor."Buyurmaz mısınız siz de?" diyor.
Bu kısacık, içi dolu cümlede kalıyorum.
Daha iyi nasıl ifade edebilirdi tek bir cümleyle beyfendiliğini...
Tam tahmin ettiğim gibi.
Ses tonu da gözleri gibi naif.
Huyu da bakışları gibi kibar.

Boğazıma bir yumru oturuyor.
Titrekleşiyorum. Ne diyeceğimi, ne tarafa bakacağımı şaşırıyorum. Herşey sıradanmış gibi davranmaya çalıştıkça normallikten uzaklaşıyorum.
Ona bakmamaya çalışıyorum.
Bakarsam bakışlarında çok şey göreceğimi biliyorum. İçim hiçbirini kaldırmaz onu da biliyorum.
Nasıl, nasıl, nasıllll üzülüyorum, bu halimi anlatmaya kelime bulamıyorum.
"Anasını sattığımın dünyası" diye iç geçirerek hayıflanıyorum.
Ben bu duygularla boğuşurken içeriye doktor geliyor.
Hastalarının hatrını soruyor. Hepsinin çok iyi olduğunu söyleyerek moral depolamaya çalışıyor.
Oysa alın yazılarını lazer okuyucuyla okurmuşçasına okuyabiliyor o.
Bu kemoterapi odasında tedavi alan hastalardan kiminin kaç gün, kaç ay, kaç yıl daha ömrü kaldı biliyor.
Cam gözlü, orta boylu, orta kiloda, orta yakışıklılıkta, orta yaşta olan adamın daha yaşanacak kaç yılı var, gerçekten ortasında mı hayatın yoksa...
o benden çok daha iyi biliyor... :-(

Yazı Tarihi: 08 Temmuz 2009

18 Haziran 2009 Perşembe

Ah Güzellik Vah Güzellik

Güzellik uğruna çektiğim acıların dili olsa da konuşsa...
Hiç şüphem yok benden baya bir şikayetçi olurlardı.
Bu acılar sayesinde kendi kendimi terbiye ederek acı eşiğimi oldukça yukarılara çekmiş bulunuyorum.
Beni canlı kanlı kesin, elektrik verin, oramı çekip burama ekleyin, şurdan koparıp ötekine dikin ucunda güzelleşmek varsa gık demem.
Ayrıca konu rekabete dökülse nice külhanbeyi babayiğitlere kök söktüreceğimden eminim.
Hiç unutmuyorum bir lazer epilasyon randevüm öncesinde bekleme salonunda dergimi karıştırken içeriden adeta bir dana boğazlanıyormuşçasına-sanırım sırtına uygulama yaptıran bir beyefendiden- gelen inlemelerle içim parçalanmıştı.
Çıkan sesler öylesine canhıraş ve o kadar yüksekti ki mikrofonsuz Harbiye Açıkhava'da rahatlıkla konser verilebilecek desibelde...
Üstelik kapı açılıpta içerden o inlemelerin sahibi çıkınca bana doğru yürüyen o değil bizzat kapının kendisiydi sanki:)
Ben deyim Kenan İmirzalıoğlu siz deyin İbrahim Kutluay. Esmer, uzun boylu, yapılı, bildiğiniz çakı gibi adam lakin o acılar beyne çakıldı mı çakı makı dinlemiyor anlaşılan.
Bir de bizim narin ve nazik fiziğimizde bıraktığı acıları siz hesap edin...
Ama sonundaki güzellik uğruna insan canlı canlı üstelik gönüllü işkenceye razı geliyor. Hem de üstüne bir dünya para ödeyerek...

Bu uğurda çektiğim acılar mı yoksa harcadığım paralar mı daha yüksek kestiremiyorum.
Yaklaşık 13 yaşımdan beri bu endüstriye tüm elimdeki avucumdaki önceleri harçlığımı sonraları da maaşımı akıttığım düşünüldüğünde henüz bir Adriana Lima olamadığımı idrak etmek pek gurur kırıcı.

Bu mücadelenin içindeyken insan doğuştan bütünüyle güzel olmanın ne ayrıcalıklı bir iltimas olduğuna hayıflanmadan edemiyor.
Veya öyle olmasa bile o özgüveni taşımanın nasıl yüksek bir liyakat...

Çünkü hayat, vasatlıklara, sıradanlıklara veya oldu bittilere şans tanımayacak kadar çekicilik, davetkarlık ve güzellikler etrafında dönüyor.
Çünkü tüm güzellikler baş döndürüyor.
Hayata dair ne varsa önce güzelliğin sınavından geçiriyor;
bir bakış, bir gülüş, bir söz, bir tılsım sonradan sonraya paylaşılıyor.
Ruh ikizliği filan hoş şeyler ama gönül gözünüz güzel diye görmeyince külliyen yalan oluyor.
Gönül anca güzel bulduğuna ateşleri yakıyor, titreşimlere kanıyor, başaşağı dönüp, kendini pilot sanarak kanatsız uçmak istiyor.
Pilotaj hatasıyla başaşağı çakılmadan, yanıp kora dönmeden, güzelinin gözlerinde erimeden hayatın mahmurluğu şekersiz bol limonlu limonataya benziyor: ekşi ve lezzetten uzak.

İşte böyle bir ruh halindeyken insan-bizzat ben, kendim ve şahsım- güzelliğinin doruğuna çıkmak;
bu doruğu doya doya yaşamak ve yaşatmak istiyor.
Bir yudum su gibi tutkuyla özlenmek, özlemek
Kokusunda davet olan kahve kadar kana girmek...

Ve sahip olduğu tüm güzelliğe güzellikler katıp aşık olmak tam mevsiminde...
Sonra da kendini borazan zannedip aşkını tüm dünyaya haykırmak...

İşte şimdi ben o haldeyim.
Bilesiniz istedim...

Nes, Güzellik

Yazı Tarihi: 18 Haziran 2009