ANNESİ ölen herkese çok üzülüyorum. Kanatların koparılıyor çünkü.
Annede biri, babada diğeri.
İkisi de hayattaysa, hala çocuksun, hala büyüme şansın var.
Ama gitmişlerse, artık "suskun" ister istemez büyümüş oluyorsun. Evet, gerçi, o zaman daha özgür ve bağımsız oluyorsun.
Ne var ki bundan sonra, içinde, hiç kapanmayacak delikler açılıyor. Annesi-babası ölen herkesin, cenazedeki haline üzülüyorum. Başbakan'ın da haline üzüldüm. Hangi konumda olduklarının hiçbir önemi yok.
Ölüm herkesi eşitleyen bir olgu.
Başbakan bile olsan, orada annesi ölen bir çocuk oluyorsun.
Başsağlığı dilerim.
Yazı tarihi: 11 Ekim 2011- Ayşe Arman, Hürriyet
Bu blog'da okuyacağınız olaylar, kişiler ve mekanlar gerçek olabileceği gibi tümüyle hayal ürünü de olabilir. Bazı yazılar ruh sağlığınızı bozabilir, keyfinizi kaçırabilir, bam telinize dokunabilir. Böyle durumlarda blog yazarı Neslihan Venüs Kılıç hiçbir şekilde yazdıklarından sorumlu tutulamaz, adres gösterilemez. Siz bırakın onu bunu, şunu bilin yeter; "Yapan, yaptıran yalnız Allah'tır", gerisi hikaye...
ayşe arman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayşe arman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
14 Ekim 2011 Cuma
11 Aralık 2010 Cumartesi
Herşey daha yeni başlıyor!
Sevgili seyirciler, şimdi sizlere statü güncelleme yapıyorum:
Gece saat 01:50 pm ve ben yeni ofisimdeki ilk gecemde, yeni masamdaki ilk yazımla karşınızdayım.
Cümlemize hayırlı uğurlu, bol bereketli kısmetli olsun inşallah.
Biliyorsunuz sevgilimle aramız uzun süredir limoniydi.
Birkaç yazı önce ben huzurlarınızda onla arayı düzeltmeye çalışmış, "beni geri al sevgilim" diye yalvarmıştım.
Yalvarmasına yalvarmıştım da gece aşkını itiraf edip sabah ortadan yok olan sevgililer gibi ertesi gün dediklerim yani yazdıklarımla yaptıklarım birbirini tutmamıştı.
Ben yine; sevgilim "sadece" aklımda, alışageldiğim hayatıma devam etmiştim.
Yanlış anlamayın beni, istemiştim, gerçekten çok istemiştim sevgilimin beni geri almasını, samimiydim duygularımda ama düzeni olmayan hayatımdaki düzensizliğim duygularıma geçit vermedi.
Şimdi bu ofis, ofisim yepyeni bir başlangıç, taptaze bir kan bana.
Düzene geçişimin somut kalesi.
4 duvarlı krallığım.
Madem yeni bir başlangıç yapıyorum, madem ortada artık elle tutulur, gözle görülür bişey var, o zaman sevgilim de beni geri almak üzere bir şans daha verir belki bana, ne dersiniz?
Deneyeceğim, bu sefer gerçekten ona layık olmaya çalışıp, aramızdaki bağı kopmaz halatlarla sağlamlaştırmaya çalışacağım.
İş, ev, özel yaşam, yaşadığım şehir, yaşayacağım ülke, hayatımda olanlar, hayatımdan gidenler, yeni gelenler, yeniden gelenler, yeri dolmayanlar ve yepyeni bir yılda yepyeni bir ben.
Tüm bunlar arasından yazmaya heveslendiğim onca şey varken Ayşe yine yapacağını yaptı bana.
12'den vurdu beni.
O kadar harika bir yazı yazmış ki bugün yazdığım hiçbir yazı onun yazısındaki duygu zirvesine taşıyamayacaktı beni.
Biliyorsunuz yazmak dünyadaki en narsist ve bencil duyguların arsız kalemi.
İşte o yüzden siz de okumalısınız bu yazıyı.
İlla beğenin, onaylayın diye değil, 2011'den, yeni hayatımdan ne istediğimi anlamanız için.
Ben bile daha açık yazamazdım...
Nes@31,
Yazı tarihi: 11 Aralık 2010
(Ayşe@41'ün üzerine tıklamanız yeterli)
*******
Ayşe@41
Burası Avustralya...
Her şeyin başladığı yer.
.................


Gece saat 01:50 pm ve ben yeni ofisimdeki ilk gecemde, yeni masamdaki ilk yazımla karşınızdayım.
Cümlemize hayırlı uğurlu, bol bereketli kısmetli olsun inşallah.
Biliyorsunuz sevgilimle aramız uzun süredir limoniydi.
Birkaç yazı önce ben huzurlarınızda onla arayı düzeltmeye çalışmış, "beni geri al sevgilim" diye yalvarmıştım.
Yalvarmasına yalvarmıştım da gece aşkını itiraf edip sabah ortadan yok olan sevgililer gibi ertesi gün dediklerim yani yazdıklarımla yaptıklarım birbirini tutmamıştı.
Ben yine; sevgilim "sadece" aklımda, alışageldiğim hayatıma devam etmiştim.
Yanlış anlamayın beni, istemiştim, gerçekten çok istemiştim sevgilimin beni geri almasını, samimiydim duygularımda ama düzeni olmayan hayatımdaki düzensizliğim duygularıma geçit vermedi.
Şimdi bu ofis, ofisim yepyeni bir başlangıç, taptaze bir kan bana.
Düzene geçişimin somut kalesi.
4 duvarlı krallığım.
Madem yeni bir başlangıç yapıyorum, madem ortada artık elle tutulur, gözle görülür bişey var, o zaman sevgilim de beni geri almak üzere bir şans daha verir belki bana, ne dersiniz?
Deneyeceğim, bu sefer gerçekten ona layık olmaya çalışıp, aramızdaki bağı kopmaz halatlarla sağlamlaştırmaya çalışacağım.
İş, ev, özel yaşam, yaşadığım şehir, yaşayacağım ülke, hayatımda olanlar, hayatımdan gidenler, yeni gelenler, yeniden gelenler, yeri dolmayanlar ve yepyeni bir yılda yepyeni bir ben.
Tüm bunlar arasından yazmaya heveslendiğim onca şey varken Ayşe yine yapacağını yaptı bana.
12'den vurdu beni.
O kadar harika bir yazı yazmış ki bugün yazdığım hiçbir yazı onun yazısındaki duygu zirvesine taşıyamayacaktı beni.
Biliyorsunuz yazmak dünyadaki en narsist ve bencil duyguların arsız kalemi.
İşte o yüzden siz de okumalısınız bu yazıyı.
İlla beğenin, onaylayın diye değil, 2011'den, yeni hayatımdan ne istediğimi anlamanız için.
Ben bile daha açık yazamazdım...
Nes@31,
Yazı tarihi: 11 Aralık 2010
(Ayşe@41'ün üzerine tıklamanız yeterli)
*******
Ayşe@41
Burası Avustralya...
Her şeyin başladığı yer.
.................
Etiketler:
2011,
ayşe arman,
Günlük,
hayat
1 Ocak 2010 Cuma
Ayşe Arman gazeteciliği
Kim ne derse desin ben bu kadını seviyorum.
Evet biraz fazla uçuk kaçık.
Evet farklı bir hayat yaşıyor.
Evet çok benmerkezci.
Bazen kendini öyle bir kaptırıyor ki, okurlarını enayi ve dünyayı sadece kendi etrafında dönüyor zannediyor.
Yaşadıklarını, yazdıklarını okurken kendi deyimiyle "oha falan oluyorsun"
Utanması, arlanması, gizlisi saklısı yok.
Şimdiye kadar herşeyin ilkini o yazdı.
Sevgililerinden başladı kocasında kaldı, yatak odasından girdi türlü fetişliklerinden çıktı, kızı Alya'dan başladı kaçamak tatillerinden bitirdi.
Sex&the City'in Turkish versiyonu gibi.
Annelerin hayalini kurdukları temiz aile kızı gelin adayıyla uzaktan yakından alakası yok.
Mürekkep yalamışların rol modeli hayatta olamaz.
Öyle her yanından idealizm fışkırmıyor.
Sağlam çatlak, sıkı arıza, yarı deli.
Çoğu kişi gıcık oluyor.
Boş yazdığını savunuyor.
Yazdıkları zırvalık, ıvır zıvır, Türkiye gerçeklerinden çok uzak diyorlar ama onu okumadan da edemiyorlar.
Kaile almıyorlar, hafife alıyorlar, onaylamıyorlar.
Oysa ben onlardan farklı düşünüyorum.
Tamam -tanıyor olsaydım- belki benim de içtiğim su ayrı gitmeyen süper yakın bir kankam olmazdı ama eminim ki onun aurasından uzak kalmayı da asla istemezdim.
Bence şahane yazıyor.
Hayat dolu, hiper enerjik!
Yazdığı herşey size uysa da uymasa da gerçek. Bunu kaleminde hissettiriyor.
Profesör edasını hiç takınmadı öyle bir gailesi, çabası da yok.
Zeki, akıllı, hin ve çok ama çok çalışkan olduğunun tersini kim iddia edebilir?
Sorarım size kaç kişi var etrafınızda tüm bu özellikleri tek bünyede toplayabilen?
Üstelik tüm bunlara ilaveten, kadın, Nuray Mert vari höde höde değil, Radikal gazetesi yazarı kıvamında değil, hep eğlenceli, hep öğretici, hep sarsıcı, hep vurucu.
Kelimelerinde... nasıl desem bir büyü var.
Bazen öyle tek bir kelime konduruyor, nokta vuruşu yapıyor ki arşın arşın yazılar yapamaz o kelimenin yaptığını.
"Yok artık" dedirtiyor.
İnsana insan olduğunu hissettiriyor.
Herkesin defosu olduğunu, şekil olup bunu gizlemek yerine açığa vurup, dalga geçip onlarla barışmayı öğretiyor.
Halı altına süpürdüğümüz tüm duyguları tutuyor bacaklarından yakalayıp başaşağı silkeliyor.
Bana acayip gazlar veriyor Ayşe Arman.
Yazmaya dair, hayata dair, kendime dair, bilmediklerime ve tüm çekindiklerime dair.
O olmasa, o böyle yazmasa ben bu yazılarımı hayatta yazamazdım, kendime bile söyleyemediğim hislerimi içim yarılsa da dışarı çıkaramazdım.
Beni hayata böylesine bağlayan tutkunun kıyı şeridinde kenardan kenardan, usul usul takılır, ne uzar ne kısalırdım.
*****
Ayşe Arman'ın binlerce yazısını okudum. Bir ara kendime iş edindim; arşivine daldım, yazmaya başladığı andan itibaren bulabildiğim tüm yazılarını okudum.
Ve 2009'daki bayıldığım bir dolu yazısından belki de en beğendiğim son yazısını blog'uma eklemeyi can-ı gönülden istedim.
Bütün bir yıl böylesine şahane mi özetlenir!
Helal sana Ayşe, yürü be kızım!
Hadi gelin bu mustesna satırları birlikte okuyalım ;)
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13343648&yazarid=12&tarih=2009-12-30
2009'un son yazısı
2009...
2009...
Korkularımın arttığı ama korkularımın üzerine üzerine gittiğim yıldı.
Bedenine verdiğin rüşvet...
*
2009...
*
2009...
*
2009...
*
2009...
*
2009...
Beceremediğim şeylerin de yılıydı. Televizyon. Olmadı. İçime sinmedi. Yapamadım. Bütün o çekilen bölümler boşa gitti. Ama içine sinmeyecek bir şeyi yapmayacaksın, bunu da öğrendim.
*
2009...
2009...
Yüzlerce olağanüstü insanla röportaj yaptım. Onlardan çok şey öğrendim. Bir sürü konuya daldım, yeni kavramlarla tanıştım, o insanlardan öğrendiklerim beyin kıvrımlarımda yer etti. Biraz daha zenginleştim.
Evet biraz fazla uçuk kaçık.
Evet farklı bir hayat yaşıyor.
Evet çok benmerkezci.
Bazen kendini öyle bir kaptırıyor ki, okurlarını enayi ve dünyayı sadece kendi etrafında dönüyor zannediyor.
Yaşadıklarını, yazdıklarını okurken kendi deyimiyle "oha falan oluyorsun"
Utanması, arlanması, gizlisi saklısı yok.
Şimdiye kadar herşeyin ilkini o yazdı.
Sevgililerinden başladı kocasında kaldı, yatak odasından girdi türlü fetişliklerinden çıktı, kızı Alya'dan başladı kaçamak tatillerinden bitirdi.
Sex&the City'in Turkish versiyonu gibi.
Annelerin hayalini kurdukları temiz aile kızı gelin adayıyla uzaktan yakından alakası yok.
Mürekkep yalamışların rol modeli hayatta olamaz.
Öyle her yanından idealizm fışkırmıyor.
Sağlam çatlak, sıkı arıza, yarı deli.
Çoğu kişi gıcık oluyor.
Boş yazdığını savunuyor.
Yazdıkları zırvalık, ıvır zıvır, Türkiye gerçeklerinden çok uzak diyorlar ama onu okumadan da edemiyorlar.
Kaile almıyorlar, hafife alıyorlar, onaylamıyorlar.
Oysa ben onlardan farklı düşünüyorum.
Tamam -tanıyor olsaydım- belki benim de içtiğim su ayrı gitmeyen süper yakın bir kankam olmazdı ama eminim ki onun aurasından uzak kalmayı da asla istemezdim.
Bence şahane yazıyor.
Hayat dolu, hiper enerjik!
Yazdığı herşey size uysa da uymasa da gerçek. Bunu kaleminde hissettiriyor.
Profesör edasını hiç takınmadı öyle bir gailesi, çabası da yok.
Zeki, akıllı, hin ve çok ama çok çalışkan olduğunun tersini kim iddia edebilir?
Sorarım size kaç kişi var etrafınızda tüm bu özellikleri tek bünyede toplayabilen?
Üstelik tüm bunlara ilaveten, kadın, Nuray Mert vari höde höde değil, Radikal gazetesi yazarı kıvamında değil, hep eğlenceli, hep öğretici, hep sarsıcı, hep vurucu.
Kelimelerinde... nasıl desem bir büyü var.
Bazen öyle tek bir kelime konduruyor, nokta vuruşu yapıyor ki arşın arşın yazılar yapamaz o kelimenin yaptığını.
"Yok artık" dedirtiyor.
İnsana insan olduğunu hissettiriyor.
Herkesin defosu olduğunu, şekil olup bunu gizlemek yerine açığa vurup, dalga geçip onlarla barışmayı öğretiyor.
Halı altına süpürdüğümüz tüm duyguları tutuyor bacaklarından yakalayıp başaşağı silkeliyor.
Bana acayip gazlar veriyor Ayşe Arman.
Yazmaya dair, hayata dair, kendime dair, bilmediklerime ve tüm çekindiklerime dair.
O olmasa, o böyle yazmasa ben bu yazılarımı hayatta yazamazdım, kendime bile söyleyemediğim hislerimi içim yarılsa da dışarı çıkaramazdım.
Beni hayata böylesine bağlayan tutkunun kıyı şeridinde kenardan kenardan, usul usul takılır, ne uzar ne kısalırdım.
*****
Ayşe Arman'ın binlerce yazısını okudum. Bir ara kendime iş edindim; arşivine daldım, yazmaya başladığı andan itibaren bulabildiğim tüm yazılarını okudum.
Ve 2009'daki bayıldığım bir dolu yazısından belki de en beğendiğim son yazısını blog'uma eklemeyi can-ı gönülden istedim.
Bütün bir yıl böylesine şahane mi özetlenir!
Helal sana Ayşe, yürü be kızım!
Hadi gelin bu mustesna satırları birlikte okuyalım ;)
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13343648&yazarid=12&tarih=2009-12-30
2009'un son yazısı
Bu yıl benim ölümle tanıştığım yıl.
Babalar gibi girdi bana bu yıl!
Babam öldü.
Bir sürü şeyi tetikledi.
Anlayamadığım anlam veremediğim şeyler çoğaldı.
İçimden bir şeyler koptu gitti bu yıl.
İçimden bir şeyler koptu gitti bu yıl.
Bu yıl babamı özlemekle geçti.
Durup dururken ağlamakla...
Çünkü hesabı kesilmemiş bir ilişkiydi.
Daha birbirimize söyleyecek sözümüz vardı.
Her şey yarım kaldı.
*
Her şey yarım kaldı.
*
Benim için beyaz kağıdın üzerine çizilmiş kutuların yılıydı.
İçinde tarihler...
Ne zaman, ne yapacağım.
Evet bir tarafım uçarı, çılgın, hesapsız, kitapsız ama diğer tarafım...
Tahmin edemeyeceğiniz kadar planlı...
Her tarafımdan ajandalar çıkıyor.
Ayakkabı ya da çanta tutkusu yok bende, ajanda tutkusu var.
Üstelik bu yıl daha da feci hale geldim, eskiden bir haftamı organize ediyordum, şimdi 6 aylık planlar yapıyorum.
6 ay içinde kaç küçük haber yapacağım, kaç büyük, kaç proje hayata getireceğim, kitap olarak neyi gerçekleştirmek için canımı vereceğim...
*
6 ay içinde kaç küçük haber yapacağım, kaç büyük, kaç proje hayata getireceğim, kitap olarak neyi gerçekleştirmek için canımı vereceğim...
*
Korkularımın arttığı ama korkularımın üzerine üzerine gittiğim yıldı.
Nihat Odabaşı'nın Hello'ya çektiği o erotik fotoğraflar için korkmadım mı?
Korktum.
Ardından söylenecekleri, yapılacak dedikoduları düşünmedim mi?
Düşündüm.
Ama içime sordum.
Baktım çok istiyor, yap diyor, bırak konuşsunlar diyor...
Yaptım.
İnsanın canının istediği şeyi yapmasının önemini anladım.
Ve bir çentik daha attım.
Arkadaşım Demet'le (Şen) yaptığım türban dizisi, benim için bu yıla damgasını vuran işlerden biriydi.
Anladım ki, milyonlarca küçük iş yapmak yerine, her yıl iki üç tane böyle büyük iş planlamayı hedeflemek gerekiyor.
Rutinini ihmal edemezsin mümkün değil ama daha çok yazan büyük işler oluyor.
Ve poponu kaldır, sokaklara çık, gazetecilik öyle yapılıyor.
Değerli olduğunu zannettiğin fikirlerin, oturduğun yerden yazmak...
Artık kimseyi baştan çıkarmıyor!
*
2009...
Benim için aynı zamanda spor yılıydı.
2009...
Benim için aynı zamanda spor yılıydı.
Hava olsun diye değil, canım istediği için de değil...
Mecburum.
Spor yapmayan kadınlar, adamlar bir süre götürüyor işi.
Sonra hemen bedenlerinden anlaşılıyor, spor yapmayan bedenler bükülüyor, daha kolay gevşiyor.
2009'da Dalya ve pilates hayatıma girdi.
Bu sene de devam edeceğim.
Ve şu gerçeği anladım:
Hangi sporu yaparsan yap, artık eskisi gibi nah zayıflıyorsun!
Onca hareket, onca egzersiz, onca kalori yakımı sadece yediklerini satın alabilmek için.
Bedenine verdiğin rüşvet...
*
Bu da bir dönüm noktasıydı.
Ama merak etmeyin bunalıma girmedim.
Benim 40'ım on yıl sonra olacak.
50'de başıma gelecekleri bilemiyorum.
Sizi doğduğunuza pişman edebilirim!
Tabii hâlâ yazıyor olursam...
*
Çok merak ettiğim iki yerdi, çok uzun kalamadım ama en azından o coğrafyanın, insanın düşünme biçimini, davranışlarını, duygularını nasıl etkileyebildiği
hakkında fikir sahibi oldum.
hakkında fikir sahibi oldum.
Daha bir sürü görmek istediğim yer var.
Elimde değil, çoktan planlamaya başladım...
*
Ertuğrul Özkök, “Ayşe Arman gazeteciliği” diye bir yazı yazdı. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11561723&yazarid=10)
Mutluluktan havalara uçtum.
20 yıllık emeğimi onayladı.
O benim zekâsına en çok hayran olduğum insanlardan biri, dolayısıyla onun tarafından onaylanmak, benim kişisel tarihimde bir dönüm noktasıydı. Ölsem de gam yemem. Bu mesleği bıraksam da...
*
2009...
Kendimi en çıplak halimle insanların önüne koyduğum yıldı.
En sahici, en aile ve en ev halim...
Hayatımın bir dönemini, bir kesitini dondurdum.
Kitabın geliri de LÖSEV'e gidiyor.
Yaptığım en iyi şeylerden biri oldu.
*
Sosyal sorunluluk işlerine girdim. “LÖSEV için yaza kadar 100 bin TL bulacağım” dedim, neredeyse bir ay içinde 100 bin TL'ye yaklaştım. Bununla da gurur duyuyorum, başkaları için bir şeyler yapmanın insana nasıl huzur ve mutluluk verdiğini anladığım yıldır.
İnşallah devamı da gelecek, her sene başka bir vakıfla...
*
2009...
Topluluk önünde konuşmalara başladığım yıl.
Bu da korktuğum bir şeydi, yüzlerce insanın karşısına çıkmak. Onların gözlerinin içine bakarak bir şeyler anlatmak. Altından kalktım gibi, hatta birazdan bir tanesine daha gidiyorum. Buna da devam edeceğim, yaz olmadan en az altı üniversitede bu konuşmaları gerçekleştirmek istiyorum...
*
Beceremediğim şeylerin de yılıydı. Televizyon. Olmadı. İçime sinmedi. Yapamadım. Bütün o çekilen bölümler boşa gitti. Ama içine sinmeyecek bir şeyi yapmayacaksın, bunu da öğrendim.
*
Aşk emek ister bunu bir kere daha öğrendim. Aşkla seksi ayırmadığım için seks de emek ister. Hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. Elde etmek istediğin her şey için çaba sarf etmen gerekiyor. İyi bir aşk hayatı için, iyi bir orgazm için...
*
2009...
Çocuk denilen şeyin hızlı akan bir nehir olduğunu fark ettim. Bütün hücrelerimle hissettim. Benim küçük bebeğimin ne kadar hızla büyüdüğünü gördüm. Ve o hız, insana elinde olmadan bir gün gelecek bu çocuk benim elimden kayıp gidecek hissi veriyor. Ama yapacak bir şey yok.
*
Yüzlerce olağanüstü insanla röportaj yaptım. Onlardan çok şey öğrendim. Bir sürü konuya daldım, yeni kavramlarla tanıştım, o insanlardan öğrendiklerim beyin kıvrımlarımda yer etti. Biraz daha zenginleştim.
*
Ve işte, bir yıl daha bitiyor.
Yine bir sürü kararlar alacağım.
Yine büyük bir kısmını gerçekleştiremeden o yılı tamamlayacağım.
Ama bu bir gelenek, önemli olan önüne bir hedef koymak...
Ulaşılacak bir hedefinin olması...
Ben bu hayatı seviyorum.
Her anını...
Hepinize mükemmel bir 2010 diliyorum.
Biri sürü şey sığdırabildiğiniz, dolu dolu bir yıl.
Nesss, the Armaner
Yazı tarihi: 01 Ocak 2010
Nesss, the Armaner
Yazı tarihi: 01 Ocak 2010
23 Kasım 2009 Pazartesi
Hayatın türlü dalavereleri ve sonsuzluğu
2012 filmini henüz beğenen çıkmadı zaten bu saatten sonra izleyen birinin "ben beğendim, süper bir filmdi" demesi için sıkı bir anarşist olması gerekiyor.
Haşmet Babaoğlu kıyamet fikrinin insanları neden bu kadar heyecanlandırdığını yazmış:
"Kötülük karşısında ne zaman mutlak biçimde çaresiz hissetsek kendimizi... Ne zaman dünyadan umudu kessek... Alttan alta karanlık bir dilek büyür içimizde: Kopsun kıyamet, bu kahpe dünya altüst olsun!"
Ayşe Arman akut üyesi, endüstriyel dağcı Serkan Kaya'yla röportaj yapmış. Soruyor:
AA:"Bu işin hayati riski yok mu? Korkmuyor musunuz? Adrenalin falan?"
SK: " Bir kere 100 metre yanıma yıldırım düştü. O hakikaten kötüydü.Düşmekten beterdi. Müthiş bir ses ve ışık. Aynı anda elektrik çarpması gibi bir şey oluyor, öldün zannediyorsun, sonra nefes aldığını fark ediyorsun. Burnuna yanık kaya kokuları geliyor. Yaşadığım en dehşet şeydi, ama sonra üzerini silkip ayağa kalkıyorsun, yola devam ediyorsun...
Yapacak birşey yok. Hepimiz sonunda öleceğiz, bir bardak su içerken de boğulup ölebilirim."
Melike Karakartal "Nyotaimori" geyiğini(çıplak kadın üzerinden suşi yeme) harika bir anlatımla ti'ye almış.
Hikayenin hijyen tarafına takmış ve böyle bir hadiseye prim veren erkeğin kafasına oklava indireceğini belirtmiş. Alkıışşş benden :)
Yazının tamamı çok eğlenceli, okumak isteyenler aşağıdaki link'e buyursunlar:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13004520&tarih=2009-11-21
"Mavi Senfoni" adlı tablosu 2.2 milyona satılan Burhan Doğançay olay oldu.
Resmi alanın Murat Ülker olması açıkçası beni fazlasıyla şaşırttı.
Bu rekor satışla, çağdaş Türk resmi büyük bir sıçrama yaptı.
Koleksiyonerlik prim yapmaya ve bugünün en iyi yatırımının "resim" olduğu konuşulmaya başlandı.
Türkiye'deki rekor halen Oryantalist Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907'de 2 farklı versiyon olarak çizdiği "Kamplumbağa Terbiyecisi"nde.
1906 versiyonu 2004 yılında Pera Müzesi'ne Türk resim sanatında bir esere verilen en yüksek fiyat olan 5 mioTL'ya satıldı.(2009 değeri 10-15mioTL)
1907 versiyonu ise Belma Simavi Koleksiyonu'nda.
Ayşe Kulin'in "Tek ve Tek Başına Türkan" adlı kitabını biran önce okumak için ölüyorum. Türkan Saylan'ın ömrü boyunca yaşadığı zorlukları öğrenince insan kendinden utanıyor. Bana sunulmuş bu şahane hayatımdaki tamahsızlığımın tokadını yüzüme atmak için kitabı su gibi okumak gerekiyor, anlaşıldı.
Şu an okuduğum Paulo Coelho'nun "Kazananlar Yalnızdır"ına kuma geliyor anlaşılan...
Daha 3-4 hafta önce şu haberle yatıp kalkıyorduk:
"Düşünebiliyor musunuz, bir adamla 14 yıldır evlisiniz, birliktesiniz, çılgınlar gibi aşıksınız, dışarıdan algılanan imaj öyle ama sonra bir gün öğreniyorsunuz ki, adam sizi bunca yıldır aldatıyor.
"İnsan kondurmak istemezse kondurmuyor” diyor, “Kimse beni uyarmadı. Bir de çok ilgili davranıyordu, en değerli varlığıydım, hep el üstünde tutuyordu. Evet, şüphelendiğim oldu. Ama hep inkâr etti. Her seferinde ona inandım. Belki de işime geldi. İnsan düzeni devam ettirmekten yana oluyor, hele çocukları varsa. Ama bir yere kadar..."
Şahane eğitimi, şahane fiziği, şahane anneliğiyle müthiş bir “vitrin”, bir erkeğin yanında taşımaktan gurur duyacağı bir varlık..."
Evet bildiniz Eren Talu ve Defne Samyeli hadisesi. Sahi n'oldu onlar, boşandılar mı?
Aldatan erkeklerin durumu bence bir tür ruh hastalığı, psikiyatrlık.
Mide bulandırıcı!
Görünce kusmak istiyorum!
Psikiyatrlık demişken:
Hipotalamus, limbik sistem ve ön loblarda olan hasarlar, aşırı saldırganlık ve vahşete sebebiyet veriyormuş, bunu da bugün öğrendim. Bizim ülke toptan ağır hasarlı desenize!
Bu ilginç bilgiden gelelim komiğe...
Dizi izliyor musunuz? Yok öyle "Ezel", "Aşk-ı Memnu" falan değil. Ecnebi ve yüzonaltıbinsekizyüzkırksekiz bölüm sürenleri kastediyorum. Onların manyağıysanız yandınız. Hergün bir öncekinden daha popüler bir dizi furyası peydah oluyor. Hayır insan işi gücü bırakıp 7*24 dizi seyretse bile yetişemez. Bunun tuvaleti var, yemeği var, uyuması var.
De ki yetiştiniz o zamanda gözlerin biri "kalk gidelim, diğeri halt yeme otur" der!
Gündemde çılgınca bir "Flash Forward" olayı dönüyor. Benim afagan takımım o kadar TV karşısında oturmaya müsait değil ama ucundan azcık seyretmeyi deneyeceğiz bakalım.
Yılmaz Özdil'den sonra izlediğim favori köşe yazarı Kanat Atkaya Flash Forward'la ilgili harika bir yazı yazmış.
Henüz okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Ben gülmekten koptum okurken, arşivime aldım bile :D
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12984952&yazarid=25&tarih=2009-11-19
Şimdiiiii efendim sanki bana "böyle de eften püften, ortaya karışık bir yazı olur mu?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Yahu boşveriiin, hayatı bu kadar ciddiye almayın... Onun rahat, neşeli, boş anları da vardır, olmalı.. Bunu hem söylemek, hem uygulamak lazım gelir.
Yoksa benim gibi duygu budalısı, hop terelleli moduna doğru emin adımlarla yolalan biri olur çıkarsınız. Hep birlikte biraz hayatın içine daldık, fena mı oldu?
Madem birlikte girdik bu dalışa o zaman size bir itirafta bulunmam gerek:
Bu budalalığım hafiften işe yaramaya başladı galiba.
Sanırım büyümekteyim.
Üstelik şaşılacak şey evet, laf dinlemeye bile başladım.
La havle başımıza her an taş yağabilir. Kaçılıın!
Budalalık kendinden başka birine inanıp, sevmekle başlıyor.
Biliyorum sevginin/aşkın karşıtı nefret değil.
Ama ah! Budala ben mi yoksa söz dinleyen ben mi bu nefreti tanımaya başlıyor işte onu henüz bilemiyorum.
*****
Bugün babamın bana ve bu hayata veda etmeden sonsuzluğa gidişinin 6. yıl dönümü.
Oysa ne çok sevgi vardı içinde, ne çok severdi beni.
Böyle küt diye gideceği hiç aklıma gelmezdi.
Yakıştıramadığı durumları kabüllenemekte güçlük çekiyor insan.
Bocalıyor, afallıyor, dümdüz oluyor.
Allak bullak kalıyor.
Cayır cayır yanıyor.
İçini soğutacak birşey için didiniyor kavrula kavrula.
Olmuyor, olmuyor, olmuyor...
Herşey nafile.
Hepsi palavra!
Sadece saçmalıyor.
O anda bir taş yutmuş gibi oluyor...
İçi ufalanıyor.
Bir şey kopuyor bedeninden.
Sanki biri elini içine sokuyor ve ciğerini söküyor alıyor.
Kolu, bacağı gidiyor...
Öyle hissediyor.
Öyle kalakalıyor.
Eksiliyor.
Bir daha hiç tamam olamayacağını düşünüyor.
Ve üzerinden sayısız gece kararıp gün ağarsa da hesaplaşması, sorgulaması, acısı bitmiyor.
İşte böylesi bir düellodan sonra hiçbir terkediş, hiçbir sevilmeyiş, hiçbir yanlış seçiş, yalnız kalış koymuyor.
Ne koyması be baba, dokunamıyor bile!
Anlatabiliyor muyum?
*****
Mekanın cennet, ruhun şad olsun babam.
Huzur içinde ol, ben iyiyim, büyüyorum!
Sizin hiç babanız öldü mü?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
Cemal Süreyya
Yazı tarihi: 23 Kasım 2009-2003
Haşmet Babaoğlu kıyamet fikrinin insanları neden bu kadar heyecanlandırdığını yazmış:
"Kötülük karşısında ne zaman mutlak biçimde çaresiz hissetsek kendimizi... Ne zaman dünyadan umudu kessek... Alttan alta karanlık bir dilek büyür içimizde: Kopsun kıyamet, bu kahpe dünya altüst olsun!"
Ayşe Arman akut üyesi, endüstriyel dağcı Serkan Kaya'yla röportaj yapmış. Soruyor:
AA:"Bu işin hayati riski yok mu? Korkmuyor musunuz? Adrenalin falan?"
SK: " Bir kere 100 metre yanıma yıldırım düştü. O hakikaten kötüydü.Düşmekten beterdi. Müthiş bir ses ve ışık. Aynı anda elektrik çarpması gibi bir şey oluyor, öldün zannediyorsun, sonra nefes aldığını fark ediyorsun. Burnuna yanık kaya kokuları geliyor. Yaşadığım en dehşet şeydi, ama sonra üzerini silkip ayağa kalkıyorsun, yola devam ediyorsun...
Yapacak birşey yok. Hepimiz sonunda öleceğiz, bir bardak su içerken de boğulup ölebilirim."
Melike Karakartal "Nyotaimori" geyiğini(çıplak kadın üzerinden suşi yeme) harika bir anlatımla ti'ye almış.
Hikayenin hijyen tarafına takmış ve böyle bir hadiseye prim veren erkeğin kafasına oklava indireceğini belirtmiş. Alkıışşş benden :)
Yazının tamamı çok eğlenceli, okumak isteyenler aşağıdaki link'e buyursunlar:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13004520&tarih=2009-11-21
"Mavi Senfoni" adlı tablosu 2.2 milyona satılan Burhan Doğançay olay oldu. Resmi alanın Murat Ülker olması açıkçası beni fazlasıyla şaşırttı.
Bu rekor satışla, çağdaş Türk resmi büyük bir sıçrama yaptı.
Koleksiyonerlik prim yapmaya ve bugünün en iyi yatırımının "resim" olduğu konuşulmaya başlandı.Türkiye'deki rekor halen Oryantalist Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907'de 2 farklı versiyon olarak çizdiği "Kamplumbağa Terbiyecisi"nde.
1906 versiyonu 2004 yılında Pera Müzesi'ne Türk resim sanatında bir esere verilen en yüksek fiyat olan 5 mioTL'ya satıldı.(2009 değeri 10-15mioTL)
1907 versiyonu ise Belma Simavi Koleksiyonu'nda.
Ayşe Kulin'in "Tek ve Tek Başına Türkan" adlı kitabını biran önce okumak için ölüyorum. Türkan Saylan'ın ömrü boyunca yaşadığı zorlukları öğrenince insan kendinden utanıyor. Bana sunulmuş bu şahane hayatımdaki tamahsızlığımın tokadını yüzüme atmak için kitabı su gibi okumak gerekiyor, anlaşıldı.
Şu an okuduğum Paulo Coelho'nun "Kazananlar Yalnızdır"ına kuma geliyor anlaşılan...
Daha 3-4 hafta önce şu haberle yatıp kalkıyorduk:
"Düşünebiliyor musunuz, bir adamla 14 yıldır evlisiniz, birliktesiniz, çılgınlar gibi aşıksınız, dışarıdan algılanan imaj öyle ama sonra bir gün öğreniyorsunuz ki, adam sizi bunca yıldır aldatıyor.
"İnsan kondurmak istemezse kondurmuyor” diyor, “Kimse beni uyarmadı. Bir de çok ilgili davranıyordu, en değerli varlığıydım, hep el üstünde tutuyordu. Evet, şüphelendiğim oldu. Ama hep inkâr etti. Her seferinde ona inandım. Belki de işime geldi. İnsan düzeni devam ettirmekten yana oluyor, hele çocukları varsa. Ama bir yere kadar..."
Şahane eğitimi, şahane fiziği, şahane anneliğiyle müthiş bir “vitrin”, bir erkeğin yanında taşımaktan gurur duyacağı bir varlık..."
Evet bildiniz Eren Talu ve Defne Samyeli hadisesi. Sahi n'oldu onlar, boşandılar mı?
Aldatan erkeklerin durumu bence bir tür ruh hastalığı, psikiyatrlık.
Mide bulandırıcı!
Görünce kusmak istiyorum!
Psikiyatrlık demişken:
Hipotalamus, limbik sistem ve ön loblarda olan hasarlar, aşırı saldırganlık ve vahşete sebebiyet veriyormuş, bunu da bugün öğrendim. Bizim ülke toptan ağır hasarlı desenize!
Bu ilginç bilgiden gelelim komiğe...
Dizi izliyor musunuz? Yok öyle "Ezel", "Aşk-ı Memnu" falan değil. Ecnebi ve yüzonaltıbinsekizyüzkırksekiz bölüm sürenleri kastediyorum. Onların manyağıysanız yandınız. Hergün bir öncekinden daha popüler bir dizi furyası peydah oluyor. Hayır insan işi gücü bırakıp 7*24 dizi seyretse bile yetişemez. Bunun tuvaleti var, yemeği var, uyuması var.
De ki yetiştiniz o zamanda gözlerin biri "kalk gidelim, diğeri halt yeme otur" der!
Gündemde çılgınca bir "Flash Forward" olayı dönüyor. Benim afagan takımım o kadar TV karşısında oturmaya müsait değil ama ucundan azcık seyretmeyi deneyeceğiz bakalım.
Yılmaz Özdil'den sonra izlediğim favori köşe yazarı Kanat Atkaya Flash Forward'la ilgili harika bir yazı yazmış.
Henüz okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Ben gülmekten koptum okurken, arşivime aldım bile :D
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12984952&yazarid=25&tarih=2009-11-19
Şimdiiiii efendim sanki bana "böyle de eften püften, ortaya karışık bir yazı olur mu?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Yahu boşveriiin, hayatı bu kadar ciddiye almayın... Onun rahat, neşeli, boş anları da vardır, olmalı.. Bunu hem söylemek, hem uygulamak lazım gelir.
Yoksa benim gibi duygu budalısı, hop terelleli moduna doğru emin adımlarla yolalan biri olur çıkarsınız. Hep birlikte biraz hayatın içine daldık, fena mı oldu?
Madem birlikte girdik bu dalışa o zaman size bir itirafta bulunmam gerek:
Bu budalalığım hafiften işe yaramaya başladı galiba.
Sanırım büyümekteyim.
Üstelik şaşılacak şey evet, laf dinlemeye bile başladım.
La havle başımıza her an taş yağabilir. Kaçılıın!
Budalalık kendinden başka birine inanıp, sevmekle başlıyor.
Biliyorum sevginin/aşkın karşıtı nefret değil.
Ama ah! Budala ben mi yoksa söz dinleyen ben mi bu nefreti tanımaya başlıyor işte onu henüz bilemiyorum.
*****
Bugün babamın bana ve bu hayata veda etmeden sonsuzluğa gidişinin 6. yıl dönümü.
Oysa ne çok sevgi vardı içinde, ne çok severdi beni.
Böyle küt diye gideceği hiç aklıma gelmezdi.
Yakıştıramadığı durumları kabüllenemekte güçlük çekiyor insan.
Bocalıyor, afallıyor, dümdüz oluyor.
Allak bullak kalıyor.
Cayır cayır yanıyor.
İçini soğutacak birşey için didiniyor kavrula kavrula.
Olmuyor, olmuyor, olmuyor...
Herşey nafile.
Hepsi palavra!
Sadece saçmalıyor.
O anda bir taş yutmuş gibi oluyor...
İçi ufalanıyor.
Bir şey kopuyor bedeninden.
Sanki biri elini içine sokuyor ve ciğerini söküyor alıyor.
Kolu, bacağı gidiyor...
Öyle hissediyor.
Öyle kalakalıyor.
Eksiliyor.
Bir daha hiç tamam olamayacağını düşünüyor.
Ve üzerinden sayısız gece kararıp gün ağarsa da hesaplaşması, sorgulaması, acısı bitmiyor.
İşte böylesi bir düellodan sonra hiçbir terkediş, hiçbir sevilmeyiş, hiçbir yanlış seçiş, yalnız kalış koymuyor.
Ne koyması be baba, dokunamıyor bile!
Anlatabiliyor muyum?
*****
Mekanın cennet, ruhun şad olsun babam.
Huzur içinde ol, ben iyiyim, büyüyorum!
Sizin hiç babanız öldü mü?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
Cemal Süreyya
Yazı tarihi: 23 Kasım 2009-2003
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










