Yeni yıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeni yıl etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2013 Pazar

Yeni dediğimiz yıl ve ben

Kendi uydurduğumuz takvim, şu önünde eğilip türlü hallere girdiğimiz akan zamanı bir an için durdurabilse...
Olup bitenler, yaşananlar, süreçler hiç olmazsa bir nebze kendilerini takvimin dilimlerine uydurabilse...
Ve böylece "Yılbaşı" dediğimiz şeyin salt tatlı bir heyecan, neşeli bir oyun, kendimize avuntu bir parıltıdan ibaret olduğunu idrak edebilsek...
Oysa ne tabiatın yapacaklarından haberi var 31 Aralık'ı 01 Ocak'a bağlayacak gecenin, ne siyasi çalkantılardan, metafizikten, meteorolojiden, kehanetlerden, kötülüklerden, ne de senin benim kurduğumuz hayallerden...
Bizi 31 Aralık gecesi herşeyin değişeceğine inandıran umutlar, hayaller, beklentiler esasen sadece yaşadığımız kültürün baştacı, takvimlere inat!
*****
Umut... Hayal... Aşk... Özlem... Dua... Sevinç... Hepsi sanki bir "büyük bekleyiş" in parçaları!
Eskiyen her günümüzü çöpe atıp, hayatı sıfırdan başlattığımız takvimle beklediklerimize kavuşacağımıza inandığımız tertemiz bir yıl.
Peki ama biraz ayıp olmuyor mu?
365'i benzer, sıradan ve basit bir geceye tüm bunları atfetmek biraz ağır kaçmıyor mu?
*****
İnsanız...
Belki diyeceksiniz ki bana;
"İnsan hayalsiz, duasız olmaz! Zaten yaşadığımız, dört tarafından prangalanmış hayatlarımızda geleceğe dair umutlar besleyip, bunu hiç olmazsa bir akşam hayallerine yüklemişiz çok mu?"
E madem öyle, ben de diyeceğim ki size;
Kışın tam ortasında "yenilenme" mi olurmuş! Bahar gelmeden yeni bir yıl başlar mı hiç!
Benim kişiseş başlangıcım aşk'tadır; tazelenmem, çiçek açmam, nefes almam, işte bunlar BAHARdır, bu yeni yıldır benim için.
Seviyorsam ve seviliyorsam, tüm kara özlemler yerini pembe kavuşmalara bırakmışsa tek bir mevsim hüküm sürer; YAZ biteviye olur takvimimde...
Terk edilmiş, yalnızlık kara KIŞımdır, buz gibi üşüten.
Dünyayla aram iyi değilse, melankolik günlerim tüm dostlarımı unutturduysa işte o vakit tüm mevsimlerim SONBAHARdır...

Bol baharlı ve yazlı yıllar dileğimle...

Yazı tarihi: 29/12/2013
Nes, Pembe


29 Aralık 2010 Çarşamba

Dualitenin patladığı gündür o gün!

Sevgili arkadaşlarım, kardeşlerim, abilerim, ablalarım, pek muhterem ve aziiiiizzz din kardeşlerim, hatırşinas topraklarım,
benim çiftçim, benim sanayicim, benim öğretmenim, doktorum, avukatım,
benim bakkalım çakkalım, çakalım, perdecim, artistik ev aksesuarcım, akvaryum balıkcım, bankacım, kankacım, borsacım, inşaatcım, vitrifiyecim, mavi boncukcum,
call center agent'im, web designer'im, saç designer'im, stil danışmanım, diyetisyenim, börekcim yufkacım, şekercim lokumcum, devletlum, saraylum, dostum düşmanım;
Az sonra okuyacaklarınız idrak ettiğimiz mübarek yılbaşı arifesinde canınızı sıkabilir, tepenizi attırabilir, uykularınızı kaçırıp, dudağınızda uçuklar, alnınızın şakında sivilceler çıkartabilir, sırtınızda alerjiler kabartıp, midenizi kramplara gark edebilir.
Lakin yazmasaydım bendenizin aynı semptomlara maruz kalma olasılığı çok yüksekti.
E, insanoğlu çiğ süt emmiş, kendim yanacağıma attım sizi ateşlere.
Allah yardımcınız olsun, hadi hazırsanız başlayalım yazıya...
*****
Çok değil 3 gün/gece sonra bu yılı bitirerek maytaplar eşliğinde 2011'e kucak açacağız.
Ömrü hayatımda henüz ev dışı bir yerde hiç kutlama yapmadığımdan kutlama ritüelleri hakkında bir fikrim yok açıkçası.
Oluyordur elbet kaliteli, seviyeli, ayarında, keyifli kutlamalar bir yerlerde...
Lakin bendeki genel imaj şu şekilde;
Kendini kaybedecek kadar sarhoş olma durumları,
göbek göbeğe kıvırmalar,
içine kurt kaçmış gibi masa ve sandalye üstü tepin tepin tepinmeler,
pul paye şımşıkıdık elbiselerin üzerine deliliği tescilleyen çene altından lastikli huni şapkalar,
fürtleyince bir kurbağanın üzerine basıyor gibi garip sesler çıkaran, uzayan kısalan anti-sempatik dütdürüler,
her yerden çıkan tüylü tüylü sakil ötesi süsler,
hani o gün ömrünün son günüymüş gibi eğleniyor ya bu sebepten konuşma, bağırma, şarkı söyleme ve gülme efektlerinde bademcik ve küçük dil sergileme suretiyle limit aşımı testi yapmak,
Afrika'dan geliyor, ertesi gün geri gidecek ve tüm yıl orada kalacak gibi kulaklarından çıkana kadar yemek içmek, yemek içmek, yemek içmek vesaire vesaire...
Şimdi efenim, malumunuz bu durumlar tek başına yapılamaz.
Çünkü bunların hepsi abartı hallerdir ve kişi ancak sosyalleşince yani iki veya daha fazla kişi arasında olunca kantarın topuzunu kaçırmak maksadıyla Kantar ailesi görgüsüzlüğüne geçiş yapmaya sevdalanır.
Evde ya da dışarıda eş-dost, arkadaş, sevgili, karı-koca, anne-baba, kardeş-karındaş her kimse sevgi ve yakınlık derecesine göre Kantar ailesi kutlamalarına dahil edilir.
Gelelim işin trikli kısmına.
Bu denklemde en zavallı insancıklar "sevgililer"dir.
Sevgilinin Yılbaşı Kutlaması'na "gelmek istemiyorum" deme gibi bir şansı yoktur.
Diğer arkadaşlar, anne-baba, abla-enişte, konu-komşu eşleşmelerinden ne kadar hoşnut olduğu, bu geceyi bu zümrede ne kadar efendi yahut ne kadar kendi gibi zıptıkçı geçirebileceğini seçme şansı yoktur.
Yarabbim, tüm gece rezalet bir "kendinden başka herşey olma" esareti yaşanır.
Eğlenir gözükmek zorunda olan köle; tam sefalet...
Hadi öyle değil diyelim, ben yanlış biliyorum diyelim;
keyifler gıcır, kafalar kıyak, ortalık bundan iyisi Şam'da kayısı ve kulak memesi kıvamında diyelim, o zaman da yine kontrollü olup karizmayı çizdirmeme, hadi karizmayı da saldı diyelim bu sefer de sabaha kadar kafa klozetin içinde yeni yıla girme stresi içindedir mevzu bahis sefil sevgili.
Sıkıldınız mı bu geyikten?
Haklısınız, ben bile sıkıldım erkekçe.
Konuya ısıtmaya çalışıyorum sizi ve elimden bu kadarı geliyor n'apalım.
Söz size, yeni yılda daha çok incir çekirdeğini dolduran yazılar yazacağım.
Bu sene benim için ekstrem bir seneydi, bilenler biliyor.
Şu anda performansımın oldukça altında üretim yapabiliyorum, bunu da bilenler biliyor.
*****
Şekerim daha fazla lafı dolandırmadan girelim konuya, olay şu;
Yılbaşı gecesi ve Sevgililer Günü milli çapkınların köşeye sıkıştıkları tek zamandır.
Eğer sevgilinse ve bu zamanlarda senle değilse bu işin altında bir çapanoğlu araman gerekiyor demektir.
Yılın 363,5 günü dualiteyi kendilerine yaşam tarzı seçmiş bazı M.Ç.larımız(Milli Çapkın) nedense bu gece birden, ya çooooooook hastalanırlar, ya iş yerinde kriz çıkar-hani yılsonu ya hesaplar tutmaz falan- çalışarak sabahlamak zorunda kalırlar, ya şehir dışındaki anne-babalarının aniden geleceği tutar, ya yüzyılda bir gördüğü anneannesinin, dedesinin, halasının, dayısının vs onunla kutlamazsa küseceği tutar, ya canı feci şekilde birşeye sıtkındır ve evde tek başına bunalım takılıp içmek ister, hiç kimseyi çekecek hali yoktur ve o suratla bizzati kendisi de çekilemez olur... falan fıstık.
Oldu, biz de yedik!
*****
Pek muhterem din kardeşlerim, kınalı kuzularım, bozkurtlarım
Üzgünüm.
Demek isterdim ki; "sizi çok seviyor, gözü birtek ama birtek sizi görüyor, yeni yıla sizinle elele, dizdize, öpücüklerle girmek istiyor, bu yıl ve daima yanında sizi, yalnızca ve yalnızca sizi istiyor..." diyebilmeyi isterdim can-ı gönülden.
Kendim bile inanmasam, kulağa masal gibi gelse de...

Olsun, canınız sağolsun; demek ki doğru zaman değilmiş bu, doğru insan değilmiş o :(
Biliyorum, belki şu anda, belki o gece aniden, midenize heybetlisinden bir taş oturacak, kasılacaksınız, saat 12'de o anda kimi öptüğünü düşünüp kor demirler yutmuş gibi hissedeceksiniz...
Eliniz telefona gidecek; açıp sövmekle, arayıp hıçkırıklar içinde yine onun şefkatinde teselli bulmak arasında uçsuz bucaksız bir bocalama yaşayacaksınız.
Tam da o anda benden size buz gibi bir kadeh Dom Perignon!
Üzülmeyin bu da geçer, bu da geçecek.
Eminim bu ilk değildi, daha önce de olmuştur ve o da geçip gitmiştir.
Yeni yılda herşey daha güzel, daha kutsal ve daha hakettiğiniz gibi olacak, inanın bana.

Hürmet, sevgi ve duayla :)

Nes, the Caramel

5 Ocak 2010 Salı

Günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar

Mart ayına kadar evdeki yeni yıl ağacımı kaldırmayacağıma göre bu yeni yıl hadisesinden de nemalanabilirim demektir.
2009 neydi ne oldu,
2010'da neler yapılacak yapılmayacak
Gitti bitti ya artık arkasından rahatça konuşabilirim "tuuu kaka boyu devrilesice 2009"
2010 gel haneme bir ışık gibi kon
2009'da ne yapmadıysam 2010'da gözünüze soka soka yapılacak ve bunların herbiri üşenmeden satır satır yazılacak gibi söylemlerim, kararlarım ve de eğilimlerim var.
Bu maddeleri ısıtıp ısıtıp önünüze koyacağım.
Ama tabii bu arada asla mikrodalga ürünler familyası kadar basit, tatsız tuzsuz, sası, midenizi şişiren, homuduyla yutulan yemekler sunmayacağım
Merak etmeyin tüm çabamla size layık olmaya çalışacağım.
Örneğin daha 2010 kararlarımı size açıklamadım, ince çalışmalar içindeyim; bombalar üstüne bombalar patlatacağım, yer yerinden oynayacak, hizmette sınır tanımadan küçük dilini yutanlar için Prof.Dr.Onur Erol'la anlaşma yapıp size en estetiğinden küçük dil nakli yaptıracağım.
Ve şahid olduğunuz üzere elem, keder, yas, dert, tasa, kas vs.hepsini kapı dışarı kışkışlayarak
Elemterefiş kem gözlere şiş şişşşşleyerek
Vur patlasın çal oynasın ağustos böceği misali şenlenerek içten içe Küçük Emrah'laşsam da size zerresini hissettirmeyeceğim.
Sözün özü cancağızım; bu işten kolayca paçanızı sıyıracağınızı sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz.
Sardınız beni başınıza cır cır cırlayacağım.
Siz en iyisi mi kuzu kuzu kabüllenin başınıza geleni, okuyun bendenizi, siz sağ ben selamet gül gibi geçinip gidelim.
Neyse efendim yeni yılınızı kutlayayım bir kez daha.
Bendenizden sonra saadet zinciri yakasını bırakmasın.
İclal Aydın sağ omuz üstünüze konuşlanarak yeni yılda yeni umutlar, yeni başlangıçlar getiren meleğimiz olsun.
Pozitif olalım, tak tak takılmayalım, güm güm gümleyelim yıl boyunca.
Tüm senemiz Sponge Bob misali canlı, enerjik, eğlenceli geçsin.
Anladık?
Anlaştık?
Buraya kadar süper gittik.
Siz beni, ben sizi hiiççç üzmedik.
Mukafaten size sunabileceğim koca bir dilim nutellalı ekmeğim yok ama en az onun kadar enerji vereceğini düşündüğüm bir yazı getirdim yanımda.
Aşağıdaki yazıyı okuyunuz.
Okuduktan sonra
SORARIM size,
yukardaki zırvalıklarıma, bana katlandığınıza değmemiş midir?
Gördünüz mü, yazımın başında sandığınız kadar boş değilmişim ben de, şimdi beni daha iyi mi anladınız siz de, ne dersiniz? ;)

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13371443.asp?yazarid=4&gid=61

Dünyanızı renklendirin

YENİ yıl yazımı bir daha okuyunca, iki şiir belleğime düştü:
İki ustanın iki büyük şiiri.


Tevfik Fikret’in Sis şiiri ile Yahya Kemal Beyatlı’nın Sis’te Söyleniş.

Biri umutsuzluğun şiiriydi, diğeri de umutsuzluğa isyandı.
İyimserlik, umudun çağrıştırıcısı mıdır, yoksa umut mu iyimserliği çağırır.
Yeni yılın ilk çalışma gününe başlıyorsunuz. Hemen geçmiş yılın muhasebesini yapmayın. Sıkıntılarınızı bu yıla devretmeyin. Neden ajandalar yıl yıl düzenlenir?
Yapay da olsa böyle bir bölünmenin gerekliliğinden.

Yeni yıla girdiğiniz ilk saatlerde; eğlendiniz, dinlendiniz, kendinizi dinlediniz, planlar yaptınız, gerçekleşmesi için çabalamaya karar verdiniz.
“Aman canım  dünyanın sonu değil ya,”
sözünü çok severim. Hepimizin kullanma gereği duyduğu anlar vardır. Başarısızlığın kamuflajıdır belki de. Bir tesellinin, bir teslimiyetin simgesi olsa da, ucunda ölüm yok ya sözünde gerçekler vardır.

Yaptıklarınızı eleştirmeyeceğim.
Geçmiş geçmişte kalır, ne derler, mazi zikredilmez. Ders alınmalı sözünü pek sevmem.

* * *

UMUT veren kitaplardan bir seçme yapın.
Geçen yılın yerli ve yabancı ödül kazanan kitaplarını okuyun.
Yaşama dair yeni güçler verecektir size, acısıyla tatlısıyla hayatın üzerine ayrıntılı, geniş açılı düşünmenizi sağlayacaktır.
Yeni CD’ler alın. Çalıştığınız, yaşadığınız atmosferde ezgiler yankılansın.
Hangi tür müziği seviyorsanız, onun iyisini seçin. Kendi müzik zevkinize de, başka bilgili-duyarlı kulaklara ve müzikseverlere de güvenin, danışın.
Hayatı yaşanılır, tahammül edilir kılan sanattır, edebiyattır. Onun için hangi koşullar altında yaşarsanız yaşayın, dünyanızı sanatla renklendirin.
Müzeleri gezin, sergileri gezin. Gözünüze güzellikler yansısın. Dünyanızı renklendirin.
Bazı günler şuurunuzun kontrolünden çıkın, zihninizin vitesini boşa alın.
Aylaklığa Övgü, Deliliğe Methiye kitaplarının niçin yazıldığı üzerine kafa yorun.
Bunu yapabilmek için de o kitapları okuyun.
Avare Günler yaratın. Bir gün işinizi yapmasanız dünya batmaz.
Ne işinizi ne de kendinizi fazla önemseyin. Zaman zaman ince alayın gölgesini kendi üzerinize de düşürün.
Yazdıklarımı yapabiliyor muyum?
Ne derler, insan öğütlediklerini yapabilse aziz veya azize olurmuş.
Artık azizler, azizeler dönemi bittiğine göre, inanabilir misiniz?
Bazen Oblomov’luk yapabilir miyiz? Yapmalıyız!
 

* * *
* HEM Sis’i okuyun hem de Sis’te Söyleniş’i okuyun, iki iyi şiir sizi yönlendirir.


* Doğan Hızlan'ın umutsuzluğun şiiri dediği Tevfik Fikret'in "Sis" ve umutsuzluğa isyanın şiiri dediği Yahya Kemal Beyatlı'nın "Siste Söyleniş"i okumanızı istedim. Buyrunuz...


Sis
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu kö¨rleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,
hele sizler...

Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

Tevfiz Fikret
18 Şubat 1317


*****
Siste Söyleniş
(Yahya Kemal Beyatlı)

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Buğun saklıdır, neden?

Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
Eylül sonunda böyledir İsviçre golleri.

Bir devri lanetiyle boğan sairin Sisçi.
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
-Örtün! Muebbeden uyu! Ey sehr! -O beddua...

Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kisin, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın. 

Nesss, the biteviye 2010


Yazı tarihi: 05 Ocak 2010

30 Aralık 2009 Çarşamba

Nostaljiiii- Anlıyorsun değil mi?

Multi-process durumları zirve yapmış şekilde Speedy Gonzales olarak ilerliyorum.
Yeni yıla 1 kala hazırlıkları başlattım.
Çoğunlukla küçük çekirdek aile olarak geçirdiğim yılbaşı gecesi bu sene biraz genişledi.
Ev sahibi benim.
Bu sene ben ve anneme ilave olarak ağabeyim Alper, eşi yengem Alev, dünya şekeri ikiz yeğenlerim Alpiii ve Zeyniii var.
Birkaç sene önce İstanbul'a yerleşen kuzenim Dila ve onun 9 yaşındaki kızı İlayda'da bana geliyor.
Kuzenimin annesi- teyzem onları yalnız bırakmamak için atladı geldi Ankara'dan, daha bizim evdekiler bilmiyor, sürpriz olacak.
Eski dostum Burçak da bu sene Yeni Yıl'a bizimle girecek.
Gelmesi muhtemel birkaç kişi ve uğraması kuvvetli muhtemel üç beş kişi daha bekleniyor.
Ev ilk kez bu kadar şenlikli anlayacağınız.
Günlerdir ailecek kalabalık sofralar kurduğumuzdan herkes yemekten çatlayacak durumda.
Ne de olsa yemek masası sosyalleşmek demek bizim kültürümüzde.
O yüzden ha babam de babam dolmalar, sarmalar, mantılar, börekler, baklavalar, tatlılar... yeme komasına gireceğiz cümleten mazallah.
Bu gidişe bir dur demek gerek diye aile meclisi olarak toplandık ve bir karar aldık.
Yılbaşı'nda israf yok.
Yılbaşı yemeğimiz çok sade ve az çeşit olacak.
Kalabalıklara mahal vermeyeceğiz.
Soframız gibi midemiz, midemiz gibi kendimiz de sade, yalın, arınmış ve gereksiz şeylerden kurtulmuş olarak girmek istiyoruz yeni yıla.
Yani diyeceğim; hazırlıklar az olacağı için günler öncesinden mutfak önlüğü boynumda, yüzümde unlara bulaşmadım.
Zaten 10 parmağımda 10 marifet, bir çırpıda çıkarıveririm ben tüm bu menüyü :-P
Ev sahibi olarak menünün oluşturulması, alışverişi ve hazırlanması bana ait.
Sabahtan hallaç pamuğuna dönmüş evimin düzeltilmesi ve temizliğiyle başladım olaya.
Şimdi mutfağa geçtim.
Bir yandan Londra'da çektiğim onlarca fotoğrafı ve videoyu bilgisayarıma yüklüyorum.
Fotolar bitince aldığım ve kopyalamak üzere ağabeyimden getirdiğim cd.leri itunes'umla tanıştıracağım.
İşleri bitirince ufak bir el bakımı ve manikürden sonra kırmızı oje durumlarına geçeceğim.
Yeni Yıl'a kırmızısız girilmez malum.
Diğer taraftan ekranımda bir sürü pencere açık; bilumum gazetelerin siteleri, yemek tarifleri ve yazmaya çalıştığım "Yeni Yıl" yazım.
Hepsini yaparken de dün akşam buluştuğum bir arkadaşımla konuştuklarımızı düşünüyorum.
Düşünürken tamamen istem dışı, iradesiz bir şekilde kulağıma rezalet ötesi sesim geliyor.
O ses binbeşyüzüncü kez işte şu şarkıyı söylüyor:

ANLIYORSUN DEGIL MI

Hava ayaz mi ayaz, ellerim ceplerimde
Bir turku tutturmusum, duyuyorsun degil mi
Calacak bir kapim yok, mutluluga hasretim
Artik sokaklar benim, goruyorsun degil mi
Zaman akmiyor sanki, saatler durmus bugun
Sonsuz yalnizligimda bir tek sen varsin bugun
Ya don bana artik, duyuyor musun beni
Ya cik git dunyamdan, anliyorsun degil mi
Bir resmin kalmis bende, tam ortadan yirtilmis
Hani siyah kazakli, biliyorsun degil mi
Gozlerimden suzulen bir kac damla anida
Senin sicakligin var, anliyorsun degil mi
Zaman ...


http://www.youtube.com/watch?v=dnhvzAHi6FE&feature=related
http://www.youtube.com/watch?v=cv7dipVcgQY
http://www.youtube.com/watch?v=UuQ2b-SKDeM&feature=related

Oyyy, oyyyy

Nesss, the oy oyyy

Yazı tarihi: 30 Aralık 2009

15 Aralık 2008 Pazartesi

Yeni Yıl romantizmi


Müthiş keyifliyim.
Genel anlamda olmasa da en azından şimdilik...
Öyle enfes bir cd dinliyorum ki şu anda sizin de dinlemenizi çok isterdim.
Bayram tatili süresince gittiğim ve dün akşam döndüğüm Londra seyahatimde National Portrait Gallery’den aldığım “JAZZ The 50s scene” isimli albüm.

Esasen ben National Portrait Gallery’e ünlü fotoğrafçı Annie Leibovitz’in “Portreler” sergisini gezmek üzere gitmiştim.
Leibovitz moda dünyasının en popüler dergisi olan Vogue’ın en ünlü fotoğrafçılarından biri. Özellikle Vogue için çektiği kapak fotoğrafları, Brad Pitt’i meşhur eden 1994 yılında Las Vegas’taki bir otel odasındaki fotoğrafı, Demi Moore’un çok konuşulan sansasyonel hamilelik fotoğrafı ve Sex&The City’de Carrie’nin bir dönemlik Rus sevgilisini canlandıran ünlü balet Mikhail Baryshnikov ve Rob Besserer'in yukarıda gördüğünüz fotoğrafı en bilinen çalışmaları arasında.
Trafalgar Meydanı’ndaki National Gallery’nin bitişiğindeki National Portrait Gallery dünya üzerindeki en değerleri sanatçıların eserlerini sergilediği için sanatseverler için adeta bir mabed.
Saatlerin ve günlerin sığamadığı Londra’da genellikle güne erken başlayıp yapılacakları yakalamaya çalışırım. Yine bu sefer aynı tempoyu tutturmaya çalışsam da daha önce hiç yılın bu zamanı gelmediğim bu canlı şehrin soğuğunun hızımı bir hayli kestiğini söylemeliyim.
Öncelikle güne çok erken başlayamıyorsunuz, hava çok erken karardığı ve keskin soğuk bastırdığı için geçe kalmadan bitirmeniz gerekiyor, dışarıda gezerken kalın giyinmiş olmak kıvraklığınızı azaltıyor ve içeriler sıcak dışarılar buz olduğundan her giriş çıkışlarda 1 saat giyinme soyunma seromonisi yaşıyorsunuz.
Ama ne olursa olsun Londra sizi kendine dibine kadar, her santimine ve her anına aşık ediyor.

Daha önce defalarca kez gezdiğim National Gallery’nin haftaiçi hergün sabah 11.30’da başlayan rehberli turlarını (guided tours) almak üzere oraya vardığımda saat 10.00 civarlarıydı.
Önümdeki 1,5 saatlik zamanda galeriyi kendim gezme, müzenin sanatseverlerle dolu elit kafesinde sütlü bir İngiliz çayı ve çikolata parçacıklı muffin’imle birşeyler okuma veya az ötedeki National Portrait Gallery’deki sergiyi gezme arasında seçim yapmam gerekiyordu.
Ben de sergiyi gezmeyi öne çekerek böylelikle öğleden sonramı boşaltmayı düşündüm.
Trafalgar Meydanı’ndan Charing Cross’a doğru giderken St.Martin’s Lane’e döndüğünüz köşede dondurucu soğuk sebebiyle karşıma çıkan ilk kapıdan içeri daldım.
Burası ana giriş kapısı olmadığından Galeri’nin ‘bookstore’ yani kitap mağazasına girmiş oldum.
Ve iyi ki girmişim. Mağazadaki her birini inceleyebildiğim kitaplar, takvimler, posterler, hediyelik eşyalar, yeni yıl süsleri ve cd.ler arasında dakikaların ne kadar hızlı geçtiğini anlayamadan kendimi kaybettim.
O sırada mağazada çalan yeni yıl albümünün kulağımdan ruhuma giden melodileri ile mest oldum.
Albümü daha fazla dinleyebilmek için asıl galeriye gitme sebebim olan Annie Leibovitz sergisini bile ikinci plana attım.
Soğuktan sanırım, jeton biraz geç düştü ve ancak dakikalar sonra albümün adını ve orada satıp satmadıklarını sormayı akıl ettim.
Görevli kız albümü orada sattıklarını söyledi.
.... ama maalesef ki ellerinde kalmamıştı ve en erken önümüzdeki hafta gelecekti.
Ne kötü, yılbaşı arifesinde her yerde yüzbinlerce kez çalan ve artık duymaktan içime fenalıklar gelen “Jingle Bells” şarkısından farklı olarak ilk defa böylesine beğendiğim ve almak istediğim bir albüm olmuştu ama maalesef ki o da yoktu :-(
Yine de belki başka müzikmarketlerde bulurum diye adını not aldım ama İngiltere’nin en büyük müzik marketi HMV’ye sorduğumda onlar da ellerinde bu albümün olmadığını belirttiler.
Ben bir kere cd alma moduna girdim ya o olmazsa bile başka cd alayım bare diyerek işte şu an dinlediğim bu olağanüstü albümü tamamen bilmeden, işimi şansa bırakarak satın aldım.
Albümü dinlerken Frank Sinatra, Billie Holiday, Nat King Cole, Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Sarah Vaughan ve diğerlerinin dinlendirici kadife sesleri karşısında büyülü bir dünyaya ışınlanıyorum.
Yalnız bu durumun tek kötü tarafı var; bu karşı konulmaz romantizim ve Yeni Yıl öncesinde insanın zorla aşık olası geliyor, hadi hayırlısı...
Yazı Tarihi: 15 Aralık 2008