Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Aralık 2008 Pazartesi

Yeni Yıl romantizmi


Müthiş keyifliyim.
Genel anlamda olmasa da en azından şimdilik...
Öyle enfes bir cd dinliyorum ki şu anda sizin de dinlemenizi çok isterdim.
Bayram tatili süresince gittiğim ve dün akşam döndüğüm Londra seyahatimde National Portrait Gallery’den aldığım “JAZZ The 50s scene” isimli albüm.

Esasen ben National Portrait Gallery’e ünlü fotoğrafçı Annie Leibovitz’in “Portreler” sergisini gezmek üzere gitmiştim.
Leibovitz moda dünyasının en popüler dergisi olan Vogue’ın en ünlü fotoğrafçılarından biri. Özellikle Vogue için çektiği kapak fotoğrafları, Brad Pitt’i meşhur eden 1994 yılında Las Vegas’taki bir otel odasındaki fotoğrafı, Demi Moore’un çok konuşulan sansasyonel hamilelik fotoğrafı ve Sex&The City’de Carrie’nin bir dönemlik Rus sevgilisini canlandıran ünlü balet Mikhail Baryshnikov ve Rob Besserer'in yukarıda gördüğünüz fotoğrafı en bilinen çalışmaları arasında.
Trafalgar Meydanı’ndaki National Gallery’nin bitişiğindeki National Portrait Gallery dünya üzerindeki en değerleri sanatçıların eserlerini sergilediği için sanatseverler için adeta bir mabed.
Saatlerin ve günlerin sığamadığı Londra’da genellikle güne erken başlayıp yapılacakları yakalamaya çalışırım. Yine bu sefer aynı tempoyu tutturmaya çalışsam da daha önce hiç yılın bu zamanı gelmediğim bu canlı şehrin soğuğunun hızımı bir hayli kestiğini söylemeliyim.
Öncelikle güne çok erken başlayamıyorsunuz, hava çok erken karardığı ve keskin soğuk bastırdığı için geçe kalmadan bitirmeniz gerekiyor, dışarıda gezerken kalın giyinmiş olmak kıvraklığınızı azaltıyor ve içeriler sıcak dışarılar buz olduğundan her giriş çıkışlarda 1 saat giyinme soyunma seromonisi yaşıyorsunuz.
Ama ne olursa olsun Londra sizi kendine dibine kadar, her santimine ve her anına aşık ediyor.

Daha önce defalarca kez gezdiğim National Gallery’nin haftaiçi hergün sabah 11.30’da başlayan rehberli turlarını (guided tours) almak üzere oraya vardığımda saat 10.00 civarlarıydı.
Önümdeki 1,5 saatlik zamanda galeriyi kendim gezme, müzenin sanatseverlerle dolu elit kafesinde sütlü bir İngiliz çayı ve çikolata parçacıklı muffin’imle birşeyler okuma veya az ötedeki National Portrait Gallery’deki sergiyi gezme arasında seçim yapmam gerekiyordu.
Ben de sergiyi gezmeyi öne çekerek böylelikle öğleden sonramı boşaltmayı düşündüm.
Trafalgar Meydanı’ndan Charing Cross’a doğru giderken St.Martin’s Lane’e döndüğünüz köşede dondurucu soğuk sebebiyle karşıma çıkan ilk kapıdan içeri daldım.
Burası ana giriş kapısı olmadığından Galeri’nin ‘bookstore’ yani kitap mağazasına girmiş oldum.
Ve iyi ki girmişim. Mağazadaki her birini inceleyebildiğim kitaplar, takvimler, posterler, hediyelik eşyalar, yeni yıl süsleri ve cd.ler arasında dakikaların ne kadar hızlı geçtiğini anlayamadan kendimi kaybettim.
O sırada mağazada çalan yeni yıl albümünün kulağımdan ruhuma giden melodileri ile mest oldum.
Albümü daha fazla dinleyebilmek için asıl galeriye gitme sebebim olan Annie Leibovitz sergisini bile ikinci plana attım.
Soğuktan sanırım, jeton biraz geç düştü ve ancak dakikalar sonra albümün adını ve orada satıp satmadıklarını sormayı akıl ettim.
Görevli kız albümü orada sattıklarını söyledi.
.... ama maalesef ki ellerinde kalmamıştı ve en erken önümüzdeki hafta gelecekti.
Ne kötü, yılbaşı arifesinde her yerde yüzbinlerce kez çalan ve artık duymaktan içime fenalıklar gelen “Jingle Bells” şarkısından farklı olarak ilk defa böylesine beğendiğim ve almak istediğim bir albüm olmuştu ama maalesef ki o da yoktu :-(
Yine de belki başka müzikmarketlerde bulurum diye adını not aldım ama İngiltere’nin en büyük müzik marketi HMV’ye sorduğumda onlar da ellerinde bu albümün olmadığını belirttiler.
Ben bir kere cd alma moduna girdim ya o olmazsa bile başka cd alayım bare diyerek işte şu an dinlediğim bu olağanüstü albümü tamamen bilmeden, işimi şansa bırakarak satın aldım.
Albümü dinlerken Frank Sinatra, Billie Holiday, Nat King Cole, Ella Fitzgerald, Louis Armstrong, Sarah Vaughan ve diğerlerinin dinlendirici kadife sesleri karşısında büyülü bir dünyaya ışınlanıyorum.
Yalnız bu durumun tek kötü tarafı var; bu karşı konulmaz romantizim ve Yeni Yıl öncesinde insanın zorla aşık olası geliyor, hadi hayırlısı...
Yazı Tarihi: 15 Aralık 2008

28 Ekim 2008 Salı

Tekfen Filarmoni ile 1güfte 12beste

Ankara’lıysanız ve sanata biraz ilginiz varsa klasik müziği dinler, seversiniz.
Ankara’da yaşadığım ortaokul, lise ve üniversite yıllarım boyunca başta Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın özellikle Yeni Yıl Konserlerini ve Bilkent Senfoni Orkestrası’nın birbirinden coşkulu konserlerini kaçırmamaya özen göstermiştim.
Ankara’nın sanata, sanatın Ankara’ya yakışan kimliğindeki bu elegans buluşmadan Devlet Opera ve Balesi’nin görsellik içindeki şölenleri de nasibini alırdı.
İstanbul’a yerleşmeden hemen önce bu şaşalı şehrin göz boyayan neon ışıkları parlaklığında bir sanat hayatı olacağını ümid ederek ne hevesler beslemiştim içimde.
Yerleştikten kısa bir süre sonra üzülerek anlayacaktım ki şehrin yoğun hayatı sanata Ankara’daki kadar vakit ayırma lüksünü bana vermeyecekti.
Ayrıca Ankara’da sanat için yapılan sanat İstanbul’da çoktan ticari kaygılara yenik düşmüştü.
İzlediğim roller rol kokuyor, ne sanatçılar ne sahne ne kostümler ne müzik hiçbiri Ankara’daki gerçekliği yakalamaya yetmiyor, bu konuda güdük kalıyorlardı.
Alternatif çok ama nitelik hep zayıftı.
Birkaç yıl önce bu küskünlük içerisinde kültürel aktivite seyrimi en asgariye çektiğim bir dönemde katıldığım Tekfen Filarmoni Orkestrası’nın konseri beni yeniden Ankara günlerimdeki coşkuya götürdü.
O gün bugündür Tekfen Filarmoni özellerim, gözbebeklerim arasındadır.
23 ülkeden sanatçı ve enstrümanın yer aldığı çok sesli orkestrası tam bir kültür mozaiği.

Ve bu kültür mozaiği bu akşam Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda Cumhuriyetimizin kuruluşunun 85. yıldönümünü kutlamak amacıyla özel bir konser verecek. Aslında tam olarak konser de denemez; Arsen Gürzap, Çetin Tekindor ve Hüseyin Sermet'li konser ötesi bir kurgu.

Ben akşam olmasını ve bu konseri izleyip, dinlemeyi sabırsızlıkla bekliyorum.
Darısı başınıza :-)

(Yazımın devamı konser tanıtım yazısından kısa bir alıntıdır)

Mehmet Akif Ersoy’un Milli Mücadele Dönemi’nde kaleme aldığı şiirin 12 Mart 1921 tarihinde milli marş güftesi olarak kabulünün ardından bu sözler için açılan beste yarışmasına katılan eserler arasından 12 tanesinin notalarına uzun araştırmalar sonucunda ulaşılmış; Nevit Kodallı, Çetin Işıközlü, Emre Aracı, Hüseyin Sermet, Betin Güneş, Turgay Erdener, Özkan Manav, Ayşe Önder, Ertuğ Korkmaz, projenin sanat danışmanı ve aynı zamanda bestecilerinden biri olan Hasan Uçarsu gibi Türkiye’nin önde gelen bestekarları tarafından bu eserlerin orkestra aranjmanları yapılmıştır.
Şef Saim Akçıl yönetimindeki Tekfen Filarmoni Orkestrası ile birlikte, TRT İstanbul Gençlik Korosu, Şenol Talınlı (tenor), Sumru Ağıryürüyen (vokal) Hüseyin Sermet (piyano), Ercan Irmak (ney), Göksel Baktagir (kanun), ve Yurdal Tokçan (ut) gibi usta isimler de Cumhuriyet konserinde sahne alacaklardır. Kapanışın resmi İstiklal Marşı ile yapılacağı gecede o dönemin atmosferini seyirciye daha iyi hissettirmek amacıyla eserler arası geçişlerde, tiyatro yönetmeni Yücel Erten’in sahneye koyduğu narasyon ve anekdotlara da yer verilecek. Milli Mücadele Dönemi’nin duyguları Arsen Gürzap ve Çetin Tekindor’un anlatımıyla yeniden yaşatılmış olacak. Bilet satışından elde edilecek gelir, Tekfen Vakfı Eğitim Bursu Fonuna kaynak olarak aktarılacaktır.

KONSER KÜNYESİ
Şef Saim Akçıl yönetiminde Tekfen Filarmoni Orkestrası
Yönetmen: Yücel ErtenTRT İstanbul Gençlik Korosu
Arsen Gürzap, Çetin Tekindor - Narasyon
Şenol Talınlı - Tenor
Sumru Ağıryürüyen - Vokal
Hüseyin Sermet - Piyano
Ercan Irmak - NeyGöksel Baktagir - Kanun
Yurdal Tokcan - Ud

http://www.1gufte12beste.com/

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&Date=22.10.2008&ArticleID=1005799&AuthorID=55&b=&a=Meral%20Tamer

Not: Bu etkileyici konser izlemek isteyenler için 28 Ekim Salı akşamı ve 29 Ekim'de NTV'de yayınlanacaktır. Kaçırmamanızı tavsiye ederim.

Yazı Tarihi: 24 Ekim 2008

1 Ekim 2008 Çarşamba

Hillside Trio'da Çamur Eğitimi


15 Aralık 2007’de Hillside Trio’da Çamur Eğitimi’ne katıldım. Böylelikle uzun zamandır aklımda ve yapılacaklar listemde olan Avanos’ta çarkla çanak-çömlek yapma hevesimi bir nebze de olsa köreltebildim.
Kütahya Üniversitesi’nde öğrenci olan eğitmenlerimiz Murat ve Duygu çalısacağımız malzemeleri hazırlamış ve bize getirmişlerdi.
Öncelikle üzerinde çalışacağımız ‘Rölyef’lerimizi yani sert ve deforme olmayacak 45x35cm’lik dikdörtgen ve içine su geçirmemesi için üzeri çöp torbası ile kaplanmış tahtalarımızı verdiler.
Çamurun dışarı taşmaması için etrafı çerçevelenmiş bu rölyeflerimizin üzerine bir hayli sert ve kıvamı yoğun olan çamurlarımızı bütünden kopartarak yaymaya başladık. Yayma sırasında çamuru hava almayacak şekilde yerleştirmek önemli çünkü hava alan çamur fırınlanma esnasında çatlıyor ve çirkin bir görüntüye sebep oluyor.
Çamur tüm rölyefe yayıldıktan sonra hava almayacak kadar sıkı yerleşmesi için avucunuzun alt kısmı ile yumruklanıyor.
Daha sonra düz bir yüzeye sahip olması için demir testereden kesilme bir parça ile rölyefin üstü sıfırlanıyor.
Bu işlemden sonra calışmanızı yüzey üzerinde yükseltme veya çökertme tekniği ile şekillendirebiliyorsunuz.

Burada işin en güzel tarafı yapıp-bozup-yeniden yapmanın çok zevkli ve kolay olması.
Kaba çalışmanız bittikten sonra ‘Modelaj Kalemleri’ ile çok ince detaylara girebiliyorsunuz.
Bu da bitince nemli bir bezle üzerini örterek 3 hafta kadar oda sıcaklığında bekletiliyor.
4-5. günler civarı isterseniz müdahele edilerek üzerinde minor değişiklikler yapılabiliniyor. 3.haftanın sonunda renkli boyalarla sırlanarak 1050 C’de fırına giriyor.
Sonrasında ne çıkacak, işte onu ben de çok merak ediyorum...
Yazı Tarihi: 15 Aralık 2007

Hillside Trio'da Çini Eğitimi


08 Aralık 2007’de Hillside Trio’da bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olan Çini Sanatı’nın Eğitimi’ne katıldım.
Kil ve toprağın fırınlanarak bir nevi tabak haline getirildikten sonraki adı: ‘Bisküvi’. Çalısacağınızı desenler daha önceden parşomen kağıtlara çıkarılıyor. Bu parşomenleri bisküvinizin üzerine yerleştiriyorsunuz. Üzerinden de kalın kadın çorabının içerisine konulmuş kömür tozları ile baskı geçerek deseni bisküvinize çıkarıyorsunuz. Desen çıktıktan sonra eşek kılından yapılmış incecik fırça ile desenlerin etrafından kontör geçiyorsunuz. Yalnız, kontör deyip geçemiyorsunuz :-) Bunun da bir tekniği var. Çizim yapmadığınız eliniz ile bisküvinizin tam altından kavrayıp sadece bir yanı masaya temas edecek şekilde sürekli havada tutuyorsunuz. Çizim yaptığınız elinizin küçük parmağını bisküvinin üzerine denge sağlaması ve titremeyi engellemek için dik olarak koyuyorsunuz. Kontörleri çizmeye mutlaka merkezden başlayıp kendinize doğru çekiyorsunuz. Bu kurallara uyarak fırçayı kaldırmamak ve tek hamlede bitirmek esas olan. Bence en zor kısmı da bu çünkü tek hamlede bitirebilmek için hem elinizin çok yatkın olması hem de fırçanıza alacaganız boyanın miktarini ve kıvamını çok iyi ayarlamaniz gerekiyor. Boyayı çok alırsanız çizginiz kalın oluyor, az alınca da tamamlamaya yetmiyor.
Kontörleme bittikten sonra desenlerin içini renklendiriyorsunuz.
Renklendirme için özel bir fırça kullanılıyor. Fırçanın tam ortasındaki kıllar etrafındakilere göre yaklaşık yarım cm. daha uzun.Bu uzun tarafla desenin üst kısmına boyayı koyup titreterek sonuna kadar indiriyorsunuz. Dalgalı olmaması için de daha ince bir çalışmayla ikinci katı geçiyorsunuz.
En hassas renk kırmızı çünkü kırmızıyı diğer renklerden farklı olarak sulandırmadan ‘sek’ kullanıyorsunuz ve hemen kuruyor. Ayrica siyah kontörleri kapatabilen tek renk kırmızı. Bu yüzden kırmızı en son kullanılıyor. Yalnız bisküviler sırlanıp fırınlandıktan sonra o an gözükenden çok farklı renkler çıkabiliyor.
Boyama bittikten sonra bisküviler sırlanıyor.
Sır hem yüksek ısıda boyaların toprak içine karışarak pişmesini engelliyor hem de yüzeye parlaklık katıyor.
Yaklaşık 900C’lik fırında 8 saat pişen bisküviler sonrasında sanat eseriniz ortaya çıkıyor.
Biz de yaptıklarımızı Kütahya Üniversitesi’nde okuyan eğitmenlerimize verdik. Haftaya pişmiş olarak alacağız, bakalım ne çıkacak.
Ayrica yanımıza yedek bisküvi, desen, kömür tozu ve boya verdiler. Sevdim bu işi, evde çalışmalarıma devam edeceğim :-)

Yazı Tarihi: 9 Aralık 2007

22 Eylül 2008 Pazartesi

"İstanbul'da Bir Sürrealist Salvador Dali" sergisine neden gitmelisiniz?


TANIMADAN karar vermeyeceksiniz!
Birini sevip sevemeyeceğinize...
Hayatınıza alıp alamayacağınıza...
Ya da kendisi çoktan tahtalı köy taraflarına ikamet etmişse vital zamanlarını “öğrenmeden, bilmeden” burun kıvırmayacaksınız hemen...

"E, zaten başka türlüsü olamaz" diyeceksiniz...
Demeyin.

Yazılarından, yaptıklarından, şusundan busundan ötürü aranızda paralellik kurduğunuz ve sırf bu nedenle harika bir birliktelik, güzel paylaşımlar yaşayabileceğinizi düşündüğünüz insanlar olabilir, biliyorum.
Ve diyorum ki, "önyargılarınızın esiri olmayın”,
“ hayatınıza girmeye çalışan herşeye ufak da olsa bir şans, bir değer verin!"
Önce bir görün, bakın, tanıyın sonra kararınızı verin.
Yazık etmeyin koşarak sizden giden zamana...
Kapanmayın ummadığınız fırsatlara, hayatınıza açılacak yeni kapılara...

* * *
Ruhumun gıdası sanat, sanat, sanat diye kıvranıyorum ya ben hani....
İçinde sanat olmayan bir yaşamı düşünemiyorum, kendimi sanatsız tasavvur edemiyorum ya...
Her yurtdışına gittiğimde ayaklarımın altı su toplayana kadar müze gezmek istiyorum,
kültür bakanıymışım gibi kaçırdığım sergi, müze, konser, sanat festivallerinde içimi iflah olmaz bir huzursuzluk duygusu kaplıyor ya hani...
hepsi safsataymış.
Olaydan zerre kadar anladığım yokmuş meğer...

***

Dali ve Picasso gibi iki sanat dehasından ve onların olağanüstü eserlerinden tamamen kopuk yaşıyor ve bunu da övünülecek birşeymiş gibi yerinmeden söyleyebiliyordum.

Gittim, geldim, değiştim.
Önce Barselona’daki nefes kesici Picasso müzesine, sonra kendi içerlerime.

Müzeyi gezdiğim her adımda Picasso’nun kafadan kulak, ağızdan burun çıkan kübik eserlerinin ardındaki dehayı anlamlandırmak için çaba sarfetmek yerine hayatıma almamayı tercih ettiğim için şimdiye kadar kaybettiklerim adına utanç duydum.
Hal böyle olunca; Picasso gibi bir İspanyol olan ve gerçeküstü çizimleri sebebi ile benim dağarcığımda Picasso ile aynı kategoride arşive kaldırdığım Dali için karşı konulmaz bir tanıma, öğrenme, anlama sürecinde buldum kendimi.

Şanslıydım ki benim bu sevdam Akbank’ın 60. kuruluş yıldönümü sebebiyle İstanbul’a getirilen Dali sergisi ile aynı zamana denk geldi.

Bu yazdıklarımdan sonra hala Dali’nin sizi ilgilendirmediğini ve onunla ilgili daha fazla bilgi edinmek istemediğinizi düşünüyorsanız son paragrafa geçebilirsiniz.
Yok siz de benim gibi Dali’ye bir şans verme taraftarıysanız aşağıda devam eden satırlarıma buyrun, onunla tanışmanın vakti geldi.

***

20. yüzyılın en önemli sanatçılarından, sürrealizmin yani gerçeküstücülük akımının temsilcisi olan Salvador Dali, menenjitten ölen erkek kardeşinden 9 ay 10 gün sonra dünyaya geldi ve ona koydukları isim ölmüş kardeşinin ismiyle aynı “Salvador” olmuştu.
1904’te dünyaya gelen S.Dali 1973’teki bir yazısında şöyle yazacaktı:
'Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki de benden çok onu... Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.'
Böylelikle yaşamı boyunca ailesinin dikkatini ve sevgisini çekmek için histeri krizleri ve teatral hareketler içinde yaşayarak hayalgücü, korku ve rüyalarının şekillendirdiği eserler verecekti.
Ünlü ressam, kendi deyimiyle Gerçeküstücülerle arasındaki en büyük farkın “kendisinin gerçeküstücü” olduğu şeklinde yapıyordu. Yıllar sonra tanışacağı arkadaşı Freud’a da, bir deli ile arasındaki en büyük farkı açıklarken kendisinin deli olmaması şeklinde koyduğu teşhisi olacaktı.

Dali doğup büyüdüğü İspanya’nın Barselona kenti yakınlarındaki Figueres kenti sonrası Madrid, Paris, New York, Londra, Hollywood ve son olarak yine Katalanya’da hayatının çeşitli dönemlerini geçirerek Picasso, Miro, Breton, Eluard gibi ünlü ressamlarla tanışarak onların eserlerinden etkilenmiştir.
1929’da, Eluard’ın karısı, kendisinden 10 yaş büyük olan Gala ile sonradan evliliğe dönüşecek tutkulu bir aşk yaşamaya başladı.
En ünlü eseri ‘Belleğin Azmi’ni 1931’de tamamladı. Bu eser genel olarak katı ve değişmez zaman kavramına karşı protesto olarak yorumlanmaktadır.
1936’daki Büyük İspanya İç Savaşı ve II.Dünya Savaşı’ndan kaçarak eşi Gala ile 1940’da Amerika’ya yerleştiler.
1949’da tekrar Katalanya’ya döndüler ve 1982’ de çok sevdiği karısı, menejeri, modeli, ilham Perisi Gala hayatını kaybedene kadar burada yaşadılar.
Dali 1989’da kalp yetmezliğinden öldü ve Figueres’teki kendi adını taşıyan müzeye gömüldü.
Sakıp Sabancı Müzesi’nde 20 Eylül '08- 20 Ocak'09 tarihleri arasında Dali’nin yağlı boya tabloları, çizimleri ve grafiklerinin yanı sıra el yazmaları, defterleri, mektupları ve fotoğraflarından oluşan 385 eser görülebilecek.

Sürrealizm sıradan bir izleyicinin anlamakta zorlanacağı bir akım olduğundan sergi kapsamlı bir retrospektif olarak hazırlanmış, yani Dali’nin biyografisi, kariyeri boyunca yaratmış olduğu eserlerin tüm evrelerini, etkilendiği akımlar- dönemler-sanatçılar ve değişimlerini adım adım inceleme fırsatını bularak onu anlamaya daha yakın olabileceksiniz.

Sergi şu ana kadar, Gala Salvador Dali Vakfı’nın İspanya dışına çıkan en büyük sergisi.
Sergi bitip de eserler ait oldukları İspanya'nın Figueres kentindeki Dali Müzesine döndüğünde yıpratılmayı engellemek için 2 sene dinlendirilecekler.
Sergide yer alan; “Küçük Rom Şişesi ile Sifon” (1924), “Denizin Önündeki Masa” (1924), “Güneş Tutulması ve Bitkisel Osmoz” (1924), “Kumda Yatan Figürler” (1926), “Sürrealist Kompozisyon” (1928), “Ölüm Şövalyesi” (1934), “Görünmeyen Figürlü Sürrealist Kompozisyon” (1936), “Başı Bulut Dolu Adam” (1936), “Sıradan Pagan Manzarası” (1937), “Freud Portresi” (1937), “Aşk Duygusunu İfade Eden 2 Parça Ekmek” (1940), “Napolyon’un Hamile Bir Kadına Dönüştürülmüş Burnu, Gölgesini Özgün Yıkıntıları Arasında Hüzünle Dolaştırıyor” (1945), “Bir Kuğu Tüyünün Atom İçi Dengesi” (1946), “Neron’un Burnunun Yanından Maddenin Çözülmesi” (1947), “Atomik Leda” ve eskizi (1949) görülmesi tavsiye edilen ünlü eserlerden.

En dikkat çeken eser ise 1972-1973 tarihli “6 gerçek ayna aracılığıyla geçici olarak yansıtılmış 6 sanal kornea ile sonsuzlaşan Gala’yı arkasında resmeden Dali’nin arkadan görünümü” çalışması.
Sergiyi gezerken resimleri daha yakından tanımak ve daha iyi algılamak için audio guide(bilgilendirici kulaklık/ ses sistemi) eşliğinde gezmenizi tavsiye ederim. Şahsen ben bu sayede hem bilmediğim birçok şey öğreniyorum hem de sergiden çıktıktan sonra birçok bilgi aklımda kalıyor.
20. yy’ın bu en büyük dahisini herkesin görebilmesi için biletler tam 10, indirimli 3 YTL.
20 Ocak 2009’a kadar görülebilecek bu sergi için delilik sınırındaki dahi Dali’ye ve kendinize açacağınız yeni kapılara bir şans verin.
Pişman olmayacaksınız!

Yazı Tarihi: 20 Eylül 2008

Not: Ben bu yazımı 20 Eylül'de yazdıktan sonra 08 Ekim 2008'de Hürriyet Gazetesi'nde Doğan Hızlan 'Dali ile boğazda buluşmak' başlıklı bir yazı yazmış. Okumak isteyenler için linkini aşağıya kopyalıyorum.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10066451.asp?yazarid=4&gid=61&sz=99885

Ben de bu akşam(08/10/08) özel bir davette bir rehber eşliğinde Dali sergisini gezecek olmayı heyecanla bekliyorum.

17 Eylül 2008 Çarşamba

İslam Sanatının Üç Başkenti İstanbul, İsfahan, Delhi


Sakıp Sabancı Müzesindeki “Louvre Koleksiyonlarından Başyapıtlarla İslam Sanatının Üç Başkenti : İstanbul, Isfahan, Delhi “ sergisini açıldığı 19 Şubat’dan beri görmeyi istiyordum. Gitmek üzere plan yaptığım hersefer bir engel çıktığı için geçtiğimiz Pazar gününe kadar bir türlü gidememiştim.
Sergide Louvre Müzesi’nin en önemli koleksiyonlarından İslam Sanatları Bölümü’nde toplanmış ve korunmuş olan hazineler arasında Osmanlılara (1299-1923), İran’da 16. yüzyıl başlarında kurulmuş olan Safavi Devleti’ne (1501-1722) ve yine aynı dönemde Hindistan’da hüküm sürmüş Baburi Hanedanı’na (1526-1858) ait çeşitli sanat eserlerinden oluşan yaklaşık 220 eser görülebiliyor.
Eserlerde, bu 3 imparatorluğun birbirlerine uzak coğrafyalarda yer almalarına ve aralarındaki siyasi çekişmeye rağmen kültür ve sanat dünyalarının birbirleri üzerindeki güçlü etkisi görülebiliyor.
SSM Müdürü Nazan Ölçer’in açıklamasına göre Louvre müzesindeki İslam Eserleri bölümünün tadilatı sebebiyle buradaki eserler ilk kez yurtdışına çıkıyor ve Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergileniyor.
Ben gezerken büyük keyif aldım. Flaşsız fotoğraf çekmek serbest olmasına rağmen eserlere odaklaşmak ve çok da fazla Japon turist gibi olmamak için sadece çok beğendiğim -özellikle Osmanlı- eserlerini fotoğrafladım.
Sergi 01 Haziran 2008’e kadar açık. Bu konulara merakı olanlara tavsiye ederim. Giriş 10 ytl. Giriş kapısından yukarı dikçe olan yokuşu tırmanmak zor gelirse birkaç dakikada bir kalkan minibüsler sizi kapıya kadar götürüyor.

Uyarı: Tatil günü gidecekseniz açılış saati olan 10:00’u geciktirmemenizi ve mümkünse arabasız gitmenizi tavsiye ederim. Ben sahil trafiğinden kaçmak için rotamı Maslak’tan, Hacı Osmanbayırı’nı takip etmek üzere çizdim fakat sabahın erken saatlerinde olmasına rağmen trafik tıkalı olduğu için sağdan sahile dönmek yerine soldan İstinye’ye kaçıp, İstinye içine park ederek müzeye kadar yürüdüm.Kuzenim Dila, eşi Erkan ve arkadaşları Yağız aynı yolu arabayla gelmeyi denedikleri için müzeye benden tam 45 dak. sonra varabildiler.

Yazı Tarihi: 20 Nisan 2008 @ Sakıp Sabancı Müzesi, Emirgan

Topkapı Sarayı ve Payitaht


Tarihi yarımadaya daha önce kaç kez gittim, kaç kez Sultanahmet’i, Aya Sofya’yı, Yere Batan Sarnıcı'nı, Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı'nı, Arkeoloji ve İslam Sanatları müzelerini, Topkapı Sarayı’nı gezdim, Aya İri’nin muhteşem akustiği ve atmosferinde kaç kez birbirinden güzel konserler dinledim bilmiyorum.
İstanbul’un bu yozlaşan kimliğinden az da olsa uzaklaşıp böylesine şanlı bir geçmişe sahip olduğumuzu görmek/hissetmek maneviyatıma iyi geliyor.
Bu bölgeye her gittiğimde Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca devam eden tarih ve kültür zenginliğine dair yeni birşeyler öğrenip, her yeni bir şey öğrendiğimde de buraları tekrar tekrar gezmem gerekliliğini hissediyorum.
Geçtiğimiz haftasonu yurtdışında yaşayan abimin İstanbul’da olması sebebiyle annemin de katılabileceği, ailecek yapabileceğimiz bir aktivite planlamak istedik.
Baharın yüzünü şehre göstermeye başladığı, doğanın uyanmaya başladığı bu harika haftasonunda havanın, ca’nım boğazın ve Payitaht İstanbul’un hakkını verecek en uygun aktivite Kadıköy’den Eminönü vapuru ile Sarayburnu’na geçmek olacaktı.
Boğaz kokusu, martılar, güneş ve ılık rüzgar eşliğindeki vapur yolculuğumuzun ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini anlayamadan Eminönü’ne gelmiştik.
Bu gezimde çok ilgimi çeken ve hoşuma giden bir noktayı özellikle aktarmak istiyorum.
Yurtdışında gezdiğim tüm müzelerde hep müzenin tarihçesi, bölümleri ve içerisindeki eserleri anlatan ‘audio’lar yani ses/ kulaklık sistemleri olur. Bu sistemlerde verilen bilgilerin önemli ölçüde faydalı olduğunu düşünürüm. Aksi takdirde her ne kadar gitmeden önce araştırmış olsanız bile yeteri kadar verimli olamıyor. Şahsen ben o durumlarda tamamen vitrin gezer gibi boşboş bakıp daha müzeden çıkmadan da gördüğüm birçok şeyi unutuyorum.
Bizim bunca güzel kültür miraslarımız varken niye bu sistemin olmadığına hayıflanır dururdum.
Bu gidişimde Topkapı Sarayı’nda bu sistemin kurulduğunu görerek çok mutlu oldum. Hem de o kadar mükemmeldi ki hayran, hayran, hayraaannn kaldım. Bilgilerin doyuruculuğu, seslendirme, fondaki müzik, metinlerin kolay anlaşılması ve dinlenilebilir sürelerde tutulmuş olması olağanüstü idi.
Saray müdürü İlber Ortaylı’nın bu sarayı çok ileri seviyelere taşıyacağına inancım büyük.
Şimdilik bu kadar, zaten ‘teaser’ benden, gidip görmesi sizden :-)

Not: Ben bu yazımı yazdıktan birkaç gün sonra Hürriyet Gazetesi yazarlarından Doğan Hızlan aynı bölge ile ilgili çok değerli bir yazı yazmış. İlgilenenler için link'ini aşağıya kopyalıyorum.


Yazı tarihi: 12 Nisan 2008, Tarihi Yarımada, İstanbul