Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sağlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2010 Pazar

21 Haziran'a ÖZEL YILIN EN UZUN GÜNÜ KAMPANYASI !!!

21 Haziran yılın en uzun günü, üstelik bu sene Pazartesi. Gün bitsin, enerjiniz bitmesin :)

1 adet Arı Sütü, Polen, Propolis, Kestane Balı ya da
1 adet Arı Sütü, Polen, Kestane Balı ya da
1 adet Arı Sütü, Polen, Yayla Balı alana

1 adet POLEN HEDİYE!!!

Yok POLEN istemiyorum diyorsanız yukarıda belirtilen kampanya ürünlerinden
2 adet alın,
1 adet GEVEN BALI
'nı HEDİYE'sine terfi edin!!!

Arı sütü, propolis, polen ve %100 doğal kestane balımızdan oluşan karışımımız bakın nelere iyi gelmektedir;

Arı sütü;

  • Kanser, kalp-damar sistemi zayıflıkları ve astım gibi çeşitli hastalıklarda bağışıklık sistemini güçlendirme, vücudun direncini arttırma, metabolizmayı düzenleme, hücre yenilenmesini sağlama etkileri vardır.
  • Kemoterapi ve radyoterapinin güçlü yan etkilerine karşı beden direncini arttırır.
  • Alzheimer ile mücadelede etkin bir destektir. Hafızayı ve zekayı güçlendirir, unutkanlığı giderir.
  • Damarları açar, damar tıkanıklığını önler. Tansiyonu düzenler.
  • Kolesterol seviyesini kontrol altında tutar.
  • Sindirim sistemi rahatsızlıkları, reflü ve ülsere iyi gelir. Hazmı kolaylaştırır, kabızlığı önler. 
  • Organizmayı gençleştirir, hücre yenilenmesini hızlandırır ve tetikler.
  • Sara(epilepsi) hastaları için şifa kaynağıdır.
  • Diabetlilerin, düzenli almaları halinde insülin kullanımını yarı yarıya kadar azaltabildiği gözlemlenmiştir.
  • Çoğu romatizmal sorunlara, kansızlığa(anemi) ve çeşitli göz hastalıklarına karşı etkilidir. 
  • Doğal ve güçlü antidepresandır. Zayıflamış sinir sistemine olumlu etkileri vardır.
  • Saç dökülmelerini ve saç sorunlarını önemli ölçüde giderir.
  • Antibakteriyel etkiye sahiptir.
  • Alerjilere iyi gelir.
  • Yoğun antibiyotik kullananları destekleyici besin olarak takviye eder.
  • Uyku düzensizliğini giderir.
  • Diyetlerde, içeriğindeki zindelik veren özel maddeler sebebiyle vücut direncini arttırarak dengeli bir beslenme sağlar.
  • Viral hastalıklara karşı direnç sağlar.
  • Yüksek oranda protein, vitamin, mineral madde içerdiğinden besleyici değeri büyüktür.
  • Kemik ve kas kuvvetsizlikleri ve iştah arttırmada olumlu etkileri vardır.
Propolis:

  • Anti-kanser, anti-oksidan, anti-mikrobiyal, anti-romatizmal, anti-viral, anti-astımatik, anti-inflamatory, anti-diabetik, anti-tümoral aktivite, yara kapama ve doku tamir etkileri, deri enfeksiyonları, anestezik, sindirim, bağışıklık ve kalp-damar sistemlerine olumlu etkileri bulunmaktadır.
  • Ağır enfeksiyonlar ve kanserle mücadelede etkindir.
  • Tümörlü hücrelerin küçülmesinde etkilidir.
  • Faranjit, kronik bronşit, astım, nezle ve benzeri solunum yolu rahatsızlıklarında, kulak enfeksiyonlarında, genel ağız, burun, gırtlak sağlığı için suya damlatılan propolis ekstraktında deva bulunur.
  • Akciğer, karaciğer ve yüksek kan basıncı rahatsızlıklarında iyileştirici etkisi bulunur.
  • Diş ve diş eti rahatsızlıkları, ağız içi iltihap, yaralar, apseler, aftlar ve ağız kokusuna iyi gelir.
  • Sedef hastalığına doğrudan iyi gelir.
  • Yaraların iyileşmesini 4 kata kadar hızlandırır.
  • Deri mantarları ve zararlı bakterileri durdurur. İyileşmeyen yanıklarda, influenza ve herpeste iyileştirici etkisi vardır. Doku yenileyicidir.
  • Bağırsak paraziti, ülser, mide iltihabı gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarına iyi gelir.
  • Giardi ve kolitte, servikal ve üriner sistem rahatsızlıklarında etkilidir.
  • 100 kata kadar antibiyotik etki içerdiği tesbit edilmiştir.
  • Kılcal damarların geçirgenliğini azaltır. Kapillar damarları güçlendirir.
  • Tüberküloza denenmiş devadır.
  • Ateş düşürücüdür.
  • Gastrik ülserin iyileştirilmesini sağlar.
  • Şampuana katıldığında saç sağlığına ve kepeğe karşı iyi gelir.
Polen:

  • Polen hastalıktan kalkanları kısa sürede eski enerji ve canlılığına kavuşturan bir kuvvet şurubudur.
  • Kansızlığın(anemi) giderilmesine yardımcı olur: alyuvar sayısını %25-30, hemoglobini %15 oranında yükseltir. Bir ay süre ile her gün bir tatlı kaşığı polen yedirilen bünyelerdeki alyuvarların milimetre küpte 500.000 arttığı gözlemlenmiştir.
  • Polende bulunan aminoasitler saçın gelişmesinde önemli rol oynar ve saçın dökülmesini önler.
  • Prostat hastalarında iyileştirici rol oynar.
  • Kabızlığı ve bağırsak mikroplarını ortadan kaldırır, inatçı ishalleri tedavi eder.
  • Görme ve düşünme yeteneklerini arttırır.
  • Sinirliliği ortadan kaldırır ve rahatlatır.
  • Aç karnına alındığında zayıflamaya, tok karnına alındığında kilo alımına yardımcı olur. 
Üstelik 50TL ve üzeri tüm kargo gönderimleri ÜCRETSİZ!

* Özel indirimler, fırsatlar, hediyeler, kampanyalar ve bizden haberler için sitemize
üye olmanız yeterli.
Ayrıca NeVital Facebook ve Twitter'da:
http://www.facebook.com/group.php?gid=103482749689796&ref=ts#!/group.php?gid=103482749689796&ref=ts
http://twitter.com/NeVital

26 Mart 2010 Cuma

Kansere karşı bilinçlenmek için lütfen okuyun

Kansere karşı bilinçlenmek için lütfen okuyun.
Çok ama çok önemli bir konu.
Ucunda hayat ya da ölüm olan bir konu.
Geç kalındığında yapılan herşeyin boşa çıktığı bir konu.
Kendinizin ya da sevdiğiniz birinin gözünüzün önünde erimesi ve sizin eliniz kolunuz bağlı sadece seyirci kalmanızın fena yakıcı olduğu bir konu.
Lütfen aşağıdaki link'te Ayşe Arman'ın yazdıklarını okuyun ve birşeyler yapın.
Kontrollerden geçin, yakınlarınızın geçmesi için ısrarcı olun, sivil toplum kuruluşları için çalışın, bilinçlenin, "adaaamm sen deeee" demeyin,
bir şeyler yapın, yapalım, lütfen...

Sağlıkla kalın...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/14220801.asp?yazarid=12&gid=61

10 Temmuz 2009 Cuma

Daha iyi bir hayat için 3 (Prof.Dr.Osman Müftüoğlu)

Prof.Dr.Osman Müftüoğlu'ndan yine harika bir yazı. Sadece 'Yaşlılık'la ilgili kısmına katıl(a)mıyorum. Henüz...

Daha iyi bir hayat için (3)


Hayatı iyileştirmenin ve sağlığa doğru, etkili ve kalıcı yatırımlar yapmanın yolu öncelikle beyinden geçiyor. Eğer işin “düşünsel ve ruhsal” yönünü halledebilirseniz bedensel yanı kendiliğinden geliyor.

Beyni olumlu, yapıcı ve umut verici duygulara adapte etmek şart! “Beyni iyi şeylere adapte etmenin” en kolay yolu ona iyi duygular yüklemek, olumlu-pozitif bir bakışı alışkanlık haline getirmek, hoşgörülü, paylaşımcı biri olmak, affedebilmek, az eleştirip çok övmektir. Ayrıca “cömert ve yardımsever bir yapılanma” da beyne en az Omega-3 ve ginkgo kadar iyi geliyor.
“Olumlu düşüncenin gücü” zaten biliniyordu. Yeni çalışmalar da iyi yaşayıp güzel yaşlanmanın olumsuz düşünceleri azaltmakla yakından ilişkili olduğunu doğruluyor. Olumlu düşünmek kanserden ülsere, reflüden kolite pek çok sorunun da en etkili ilacı gibi görünüyor.

İLİŞKİ DETOKSU ŞART

İyi bir hayat için “kalabalıklaşmak” tabii ki önemli ama kalabalıklaşacağım derken çevrenizi kirletmemeye de özen göstermeniz gerekiyor! Gereksiz ilişkileri sonlandırmak -ilişki detoksu da deniyor-, anlamsız ilişkileri temizleyip ayıklamak zaman zaman yapacağınız birikmiş evrak temizliği kadar önemli bir uygulama olmalı. Sizi aşağı çeken sorun, stres, kavga, gerginlik yükleyen ilişkileri temizlemezseniz duygusal bagajınızı da boşaltmanız mümkün olmuyor.
Daha sık seyahate çıkmak, yeni ve farklı ortamlar, yaşamlar, mutfakların farkına varmak değişimin önemli araçlarından biri. Sürekli aynı yerlere gitmek yerine farklı yerlere yolculuk yapmaya özen gösterin. Bunu yaparken de güvenlik ve konfor gibi temel faktörleri gözden kaçırmayın.

DUANIN GÜCÜNDEN İSTİFADE EDİN

Bütün araştırmalar “duanın ruhsallık, yani inanç gücünün hayatı iyileştirip güzelleştirdiğini, ömrü uzattığını” doğruluyor. İlahi güçlere inanmak, olan biteni başka güçlerin varlığına bağlamak zayıflığınızı kabullenmenizi, yardım istemenizi kolaylaştırıyor. Kendinizi güvende hissetmenizi, endişe ve korkuyla daha kolay mücadele etmenizi sağlıyor. Dua etmek de başlı başına bir tedavi edici gibi görünüyor. İnanç dünyası güçlü olanlarda psikosomatik hastalıklara, depresyon, panik bozukluk ve benzeri ruhsal sorunlara, bağışıklık bozukluklarına daha az rastlanıyor. Bu grupta yer alanların hipertansiyon, kalp damar hastalıkları, kanser gibi sağlık sorunlarıyla mücadele etmeleri, hastalandıkları zaman da daha çabuk iyileşmeleri dikkati çekici gözlemler.

YAŞLANMAYI KABULLENİN

Önemli bir nokta da iflah olmaz bir “yaşlanma düşmanı gibi davranmamak”tır. Yaşlılığı hayatın olması gereken bir bölümü gibi kabul etmek, onun ruhsal ve fiziksel değişimlerini kabullenmek, hatta kazanılmış bir servet gibi görebilmek önemlidir. Abartılmış estetik girişimler, tekrarlanan kozmetik prosedürler, dalga geçilecek boyutlara ulaşan kas geliştirmeler, ölçüsünü yitirmiş antrenman, egzersiz tutkuları bedeni değilse bile ruhu kesinlikle yoruyor. Gençleştirmek bir yana daha erken yaşlandırıyor. Yaşlanmaktan değil, sağlıklı yaşlanamamaktan korkmak, iyi ve güzel, huzurlu ve keyifli yaşayamamaktan endişe etmek en doğru yaklaşımlar olarak gösteriliyor.

BAĞIŞLAYIN

Biri bana en sevdiğin ilk on cümleyi yaz dese “bağışlamak unutmaktır” bunların içinde mutlaka yer alırdı. İyi yaşlanmak istiyorsanız affetmeyi de öğrenmek zorundasınız. Bununla da kalmamalı, affettiğiniz şeyi-kişiyi daha o anda unutmalısınız. Kin tutanlar, öfke duygusundan sıyrılamayanlar kalp damar hastalıkları, kanser, depresyon ve benzeri sorunlarla daha çok ve sık yüzgöz oluyorlar.

http://www.hurriyet.com.tr/magazin/yazarlar/12041343.asp?yazarid=95&gid=61

Yazı Tarihi: 10 Temmuz 2009

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Cam gözlü, orta yaşlı adam

Cam gibi gözleri var.
Turkuaz mavi.
Harika.
Işık ışık.
Işıl ışıl.
Parıl parıl.
Pırıl pırıl.
Kayboluyorsun.
Bakınca gözbebeklerine ateş gibi parladıklarını görüyorsun.
Orta boylu, orta kiloda, orta yaşta, orta yakışıklılıkta bir adam.
Ama gözlerine bakınca hiç ama hiç ortalama olmadıklarını farkediyorsun.Çakılıyorsun. Gidemiyorsun. Gider gitmez tekrar dönmek istiyorsun.
Kapının eşiğinde kapıdan dönmek gibi.

Kafasını oturduğu koltuğa yaslamış.
O turkuaz mavisi güzelim gözleri ağırlaşmış, zaman zaman kapanıyor.
Belli yorgun.
Belli halsiz.
Belli keyifsiz.
Belki biraz da umutsuz.
Hatta çaresiz.
Gözleri kapanıyor çünkü o kapatmak istiyor.
Yaşadıklarına gözlerini kapatıp, olanlar hafızasında yer etmeden olay yerini terk etmek istiyor.
Ve bu yaşadıklarını hiç yaşamamış olmayı dileyerek.
Oturduğu geniş, rahat TV koltuğunda elindeki kumandayla koltuğu geriye doğru yatırıp altını açarak ayaklarına dayanak yapıyor.
Biraz sonra bir tepside bir tost ve ayran getiriyorlar. Tek eliyle bunları yemeye çalışıyor.
Henüz hiç konuşmamış olmamıza rağmen bize de ikram ediyor."Buyurmaz mısınız siz de?" diyor.
Bu kısacık, içi dolu cümlede kalıyorum.
Daha iyi nasıl ifade edebilirdi tek bir cümleyle beyfendiliğini...
Tam tahmin ettiğim gibi.
Ses tonu da gözleri gibi naif.
Huyu da bakışları gibi kibar.

Boğazıma bir yumru oturuyor.
Titrekleşiyorum. Ne diyeceğimi, ne tarafa bakacağımı şaşırıyorum. Herşey sıradanmış gibi davranmaya çalıştıkça normallikten uzaklaşıyorum.
Ona bakmamaya çalışıyorum.
Bakarsam bakışlarında çok şey göreceğimi biliyorum. İçim hiçbirini kaldırmaz onu da biliyorum.
Nasıl, nasıl, nasıllll üzülüyorum, bu halimi anlatmaya kelime bulamıyorum.
"Anasını sattığımın dünyası" diye iç geçirerek hayıflanıyorum.
Ben bu duygularla boğuşurken içeriye doktor geliyor.
Hastalarının hatrını soruyor. Hepsinin çok iyi olduğunu söyleyerek moral depolamaya çalışıyor.
Oysa alın yazılarını lazer okuyucuyla okurmuşçasına okuyabiliyor o.
Bu kemoterapi odasında tedavi alan hastalardan kiminin kaç gün, kaç ay, kaç yıl daha ömrü kaldı biliyor.
Cam gözlü, orta boylu, orta kiloda, orta yakışıklılıkta, orta yaşta olan adamın daha yaşanacak kaç yılı var, gerçekten ortasında mı hayatın yoksa...
o benden çok daha iyi biliyor... :-(

Yazı Tarihi: 08 Temmuz 2009

8 Haziran 2009 Pazartesi

Hayatınızın rutin kontrollere bağlı olduğunu biliyorsunuz, e ne duruyorsunuz?

En son ne zaman check-up yaptırdınız?
Siz?
Eşiniz?
Çocuklarınız?
Ve en önemlisi anneniz-babanız?
Şakası yok...
Günümüzün en yaygın hastalıklarından biri olan kanserde yaşam şansı sadece erken teşhise bakıyor.
Ve maalesef ki birçok kanser türü sinsice, hiçbir belirti göstermeden hızla bünyede yayılabiliyor.
Tüm kanser çeşitleri 4 evre.
1 veya belki 2. evrede kanseri yakaladığınızda tedavi şansı yüksek.
Tekrar ediyorum hiç ama hiç belirti göstermemesine rağmen kanser çok hızlı yayılarak sadece 4. evrenin sonlarında kendini belli edebiliyor ama maalesef çoğu zaman bu noktada çok geç kalınmış oluyor.
Kanserin sebebi ve kesin tedavisi bilinmediği/bulunmadığı için başka tavsiyelerde bulunamamak içler acısı.
Son 5 aydır içinde bulunduğum bu dünyada gördüğüm nice vakalar yürek yırtıcı.
Hastanelerde, muayenelerde, ameliyat öncesi/sonrası vakalarda, tedavilerde ve birçok vakada sapasağlam görünen birçok insanın birkaç ay ömrünün kaldığını bilmek kanımı donduruyor.
Bu yüzden lütfen ama lütfen sağlık kontrollerinizi ihmal etmeyin, ettirmeyin.
Birine veda ederken ya da telefonu kapatırken, bir yerden ayrılırken, ayaküstü konuştuğunuz birinin yanından giderken, hatta mağazalardan filan çıkarken hiç tanımadığınız birileri belki de der ya hep 'kendine iyi bak' diye
bu laf bana her geçen gün daha anlamlı geliyor
Kendinize ve tüm sevdiklerinize iyi bakın
Laf da değil hakikaten iyi bakın, önemseyin, ihmal etmeyin, bu konuda titiz, takıntılı, prensipli, bencil, huysuz ve ısrarcı olun.
Hayatın ve sağlığın şakası yok.
Her gün mutlaka süt için.
Yoğurt, peynir, et, yumurta ve bol bol taze sebze meyve yiyin.
Mutlaka spor yapın.
Bir hobi edinin.
İyilik yapın.
Başkalarının ah'ını almayın.
Aşık olun, tutkuyla ve içten sevin.
Aşk hayatı güzelleştiriyor. Hayata dair bağlılık, neşe ve güç veriyor. En platonik olanları bile 'bir gün ya olursa' umudu taşıyor.
Biliyorsunuz insanı hayata bağlayan güç 'umut' oluyor.

Umutla, sağlıkla, sağlıcakla, sevdiklerinizle kalın...

Yazı tarihi: 08 Haziran 2009

7 Mayıs 2009 Perşembe

Program Notları

Şu anda saat gecenin 1'ini geçiyor.
O yüzden uzun cümlelere gerek yok, ben yazayım meramımı siz anlarsınız.
- Estetik cerrahım gerekli olmadığını savunarak bana operasyon yapmayı reddetti. Onun yerine çok ufak bir müdaheleyle durumu kotaracak gibiyiz. Bu devirde hala işi ticarete dökmemiş böyle mükemmel bir cerrah olduğu için Syn. Opr. Dr.Naci Çelik'e hürmetim sonsuz.
Kendisi ve daha önce yaşadığım 6 kötü tecrübedeki sevgili hocalarımla iligili detaylı yazımı daha sonra yazacağım.
Doğru insanlar teşvik edilmeli, yanlışlara birileri dur demeli, ben mutlaka onlardan biri olmalıyım.
- Yarın sabah erkenden harika, keyif ve huzur dolu bir tatile çıkıyorum.
Sapanca'daki Güral Wellness ve Doğa Sporları Merkezi'ne gidiyorum. Döndüğümde orası ile ilgili izlenimlerimi de mutlaka yazacağım.
- Sapanca dönüşü kalacak çok kısıtlı vaktimle işle ilgili birkaç konuyu halletmem ve İstanbul'dan ayrılmadan önce görmem gereken birkaç arkadaşımı göreceğim.
Önümüzdeki Salı bütün gün annemin hastanedeki son tetkikleri için Florence Nightingale Şişli Hastanesi'nde olacağız. Vedalaşmak istediğim doktorlar, hemşireler, hastabakıcılar, sağlık&temizlik personeli var. Hepsinin üzerimizdeki emeğini ömür boyu unutmayacağım, özellikle çok sayın hocam Prof.Dr. Yıldıray Yüzer
ve Prof. Dr. Yaman Tokat ve ekiplerindeki birbirinden değerli cerrahlar olan;
Opr.Dr. Murat Dayangaç
Opr.Dr. Onur Yaprak
Opr.Dr. Tolga Demirbaş,
Opr.Dr. Derya Selamoğlu,
Opr.Dr. Koray Baş,
4.Kat süpervizöri sevgili Dilek Hemşire,
Hanzey hemşire,
Güneş hemşire,
hocalarımın asistanı olan Burcu hnm(soyadını hatırlayamıyorum)- diğer asistanlar Aslı hnm ve Nazan hnm'ın çok kaba ve oraya kesinlikle yakışmayan asistanlar olduğunu düşünüyorum-
ve adını hatırlayamadığım diğer bütün personel. (Onlar hakkında detaylı başka bir yazı yazdım ama ne yazsam kelimelerim haklarını teslim etmeye yeterli gelemediği için buraya ekleyemedim henüz)

Ve önümüzdeki hafta çarşamba'ya Ankara'ya gidiyorum.
Cuma sabahtan tekrar İstanbul'a dönüp yapmam gereken birkaç işi halledip, akşamüzeri de Opr.Dr. Naci Çelik'e kendimi teslim edeceğim.
Cumartesi sabah Roma yolculuğum başlayacak kısmetse.
Bir sonraki hafta Salı akşamı da tekrar İst'dayım.
Ve yine Çarşamba'ya Ankara'dayım.
Sonrasını ben de bilmiyorum, Allah kerim....

E bu tempoda şimdi uyumak üzere bana müsade...

11 Nisan 2009 Cumartesi

İyi ve vefalı olmak


Hala karar verebilmiş değilim;
Romantik bir insan olup olmadığıma.
Yuh diyeceksiniz.
Haklısınız, lütfen deyin... şahsen ben kendi adıma kendime yaftayı yapıştırıyorum.
Romantik olup olmamak bir yana bir de şuursuzluk var gördüğünüz gibi.
Kazık kadar oldum, insan böylesine ehemmiyetli bir durumu açığa kavuşturamaz mı?
Neyse en azından korkulacak bir yanı yok; kokmaz, ısırmaz, bulaşmaz.
Az biraz bünyede dengesizlik yaratıyor, tansiyonu etkiliyor hepsi bu...

Şimdi durup dururken bu konuya neden geldik peki?
Sözlü yapıyordum. Yazılı da diyebiliriz. Kendi kendimi...
Sorular biraz “Cosmopolitan” dergisinden çalıntı gibi ama cevaplar çoktan seçmeli değil de örneklerle açıklamalı klasik model olduğu için zorluyor .

İşte sorularımdan bazıları:
Ne kadar romantiksiniz?
Ne kadar vefalı?
Hayırlı?
Saygılı?
İnançlı?
Dürüst?
Yardımsever?
En son yaptığınız iyilik?
En son hissettiğiniz vicdan azabı?
En son sevindirdiğiniz insan?
Kimin/neyin sayesinde daha iyi bir insan olduğunuzu hissettiniz/ hissediyorsunuz?
İyi gün dostu musunuz, kötü gün mü?

Aklım karışık.
Tüm sorularda net olabilmek için güçlü bir hafıza kartı ve bunları iyi çözümleyebilmek için sıkı bir decodere ihitiyacım var.

Tümdengelim yapıyorum.
Cevaplarımda kolaylık sağlaması için 2 ayrı gruplama yaptım:
1) Bayramlar, doğumgünleri, evlilik yıldönümleri, yılbaşılar, doğumlar, düğün dernekler, nişanlar, kalabalık kutlamalar
2) Ölümler, cenazeneler, hastalıklar, yaşlılıklar, iflaslar, işsiz kalmalar, yalnızlıklar

Mutlu günlerde yapılan kutlamalardaki kalabalık paylaşımlar neşeyi, coşkuyu, enerjiyi arttırıyor. Burada hiç sorun yok.
Düğün dernek, pistte harman dalı zeybek hepsini severiz.
Allah eksik etmesin.
Gelelim madalyonun diğer yüzüne.

Cenazelere gitmek hep zor gelir, hele hava kapalı, yağmurlu ve soğuksa...
Ölümlerden sonra bir türlü o ziyaret yapılamaz, hep ertelenir de ertelenir. Araya zaman girer bu sefer telefona dahi yüzümüz olmaz. O lanet iki kelimeyi söyleyecek cesaret bir türlü bulunamaz. Basiretimiz bağlanır. Duble utanç içinde kavrulur da kavruluruz...
Biri ameliyat olur; onun hastane odasında acılar, ağrılar içinde kapıdan girecek olanın yolunu gözlediğini bile bile bir türlü gidemeyiz. Hastaneden çıkınca “hangi yüzle ararım” der, sonsuza kadar sessizliğe gömülürüz.
Her öğlen, iş çıkışı afilli yerlerde vakit geçirdiğimiz arkadaşlarımız işten ayrılınca araya önce zaman girer sonra paylaşılmışlıkların azlığı ile açılır aranız buzzzz gibi.
Ve parasızlıklar, yalnızlıklar, kara kaplı günlere dost dayandırmak zordur. Bridgestone lastikleri gibi dayanıklılık testine tabi tutmak gerekir.

Anladınız, konuyu getirmeye çalıştığım yer “vefalı” ve “iyi” insan olmak.
Güzel, hoş, bakımlı, seksi, eğlenceli, komik, aranılan, istenilen vs vssss olmak egomuza süper iyi geliyor.
Bunların hiçbiriyle alıp veremediğim, hiçbirinden vazgeçesim yok.
Sadece;
Yeni yaşlarım, yaşadıklarımla “vefalı” ve “iyi” insan olmanın hepsinden daha önemli olduğunu anladım.
Şimdiye kadar ihmal ettiklerim, hıyarlık yaptıklarım, kafamı kuma gömerek yaşadıklarım için yeni bir sayfa açıyorum kendime.
Ve bu yeni sayfama yukarıda gördüğünüz, arkasını imzalamış olduğum belge ile resmiyet kazandırıyorum.
Bundan sonra yaşarken kendime ve başkalarına
Ve öldükten sonra başka canlara hayat vermenin sorumluluk bilinciyle hareket ederek daha “vefalı” ve “iyi” bir insan olmaya çalışacağım.
Bu arada ben “sizlere ömür” olana kadar şu romantiklik sorunumu çözsem iyi olacak aksi takdirde halefimin benden çekeceği var :-)

Yazı Tarihi: 10 Nisan 2009

10 Kasım 2008 Pazartesi

Provası yok hayatın

Yürümekte zorlanıyorum.
Ayaklarımı sürüyerek zarzor birkaç adım atabildim.
Konuşmaya hiç taakatim yok. Gözlerime bakan beni yormadan anlasın halimi istiyorum.
Otomatlı elektronik kapı açılıyor ve hemen içeri alınıyorum.
Ağır aksak, destek alarak yatağa kadar ancak gidebiliyorum.
Yavaşça yatağın ucuna ilişebiliyorum sadece.
Artık hareketlerimin sadece yarısını kontrol edebiliyor kalan yarının da sadece yarısını hatırlayabiliyorum.
Ayaklarımı yerden alıp yatağa koyuyor usulca. Bir mırıltı halinde “ayakkabılarım” diyorum. Aslında demek istediğim “ayakkabılarımı çıkartayayım mı?”
Bir tek o duyuyor.
Hemen çözüyor ayakkabılarımın bağlarını ve ayaklarımdan çıkarıyor.

Orta yerdeki yatakta uluorta yattığımı düşünürken bir anda sağ yanım, sol yanım ve ayak ucumdaki perdeler kapanıyor. Açık alandan 4 duvar kapalı özel bölüme geçmiş gibi konumlanıyorum.
Jet hızıyla tek bir düğmeye basılıyor ve yatağın sırt kısmı yukarı doğru kaldırılıyor. Şimdi daha rahatım.
Güçsüz kollarım iki yana düşmüş, avuç içlerim dışarı bakıyor.
Hastabakıcı sağ el işaret parmağımın ucuna daha önce başkalarında görüp ne olduğunu anlamadığım mandal tarzı birşey takıyor. O mandalın bağlı olduğu makine dıt-dıtlarken takip etmekte zorlandığım bir hızda kulağımdan -görüntüsü feneri andırır bir aletle- ateşim ölçülüyor, kolumdan tansiyonum alınıyor.
36 ve 11’e 4, “normal” deniliyor.
Sorular geliyor:
“daha önce geçirdiğim bir hastalık var mı?”
“son 6 ayda bir ameliyat?”
“alerjim olan bir ilaç?”
“düzenli kullandığım bir ilaç?”
“sigara kullanıyor muyum?”
“ya alkol?”
Yok, yok, yok, hayır, hayır, hayır....diyorum.
Alkol de kullanmıyorum.
Ama biran önce damardan almak istiyorum.
Yalvarırım biri damardan bana bir ağrı kesici yapsın ve canlı canlı tırnaklarım sökülüyormuşcasına içimi çeken bu kahrolası krampları durdursun.

Acı eşiğim çok yüksek. Ah’lamayı, uh’lamayı, puflamayı hiç sevmem. Ama bu sefer canım o kadar çok yanıyor ki bu ağrılarım biraz daha dinginleşmezse ya bayılacağım ya da koyverip ağlayacağım.
En sonunda, “sabaha kadar ağrılarınızı azaltıcak bir ağrı kesici iğne yapalım” diyorlar.
“Şimdi derin bir nefes alın”
İğne yakıyor ama hiç umrumda değil. Birazdan etkisini gösterecek ve kramplarımı dindirecek.
“Hemen kalkmayın, kendinizi iyi hissedene kadar dinlenin” dedikten sonra doktor ve hastabakıcı yanımdan ayrılıyor.
Gece olduğu için bütün ünitede benden başka kimse yok. Hastane için sakin, benim için sancılı bir gece.
Bir tek yan taraftaki kendisini hıçkırık tutan doktorun “hıck”lama sesleri duyuluyor.
Bu senkronize ritm gecenin sessizliğinde, bunca acımın arasında absürd kaçıyor.
Ve bir o kadar da komik.
Canım bu kadar şiddetli yanmasa kahkahayı basacağım.

İğnenin etkisi ile birkaç dakika sonra azar azar gözlerim açılmaya başlıyor. Soluklanmaya, saatlerdir kasılan bedenimi gevşetmeye çalışıyorum.
“Bunu da yaşamam gerekiyormuş demek ki” diyorum.
Bir sınav belki de benim için. Sınavı, sınavdaki soruları, bulmam gereken cevapları düşünürken perdenin arkasında beni kollayan biri olduğunu hatırlıyorum.
Yanımda hep sağlam duran biri.
Perdenin açık kalan aralığından üzerimde olan gözüyle bana göz kırpıyor. Biliyorum bu “nasılsın?” demek.
“Daha iyiyim” demeye çalışıyorum ben de konuşmadan yine gözlerimle.
İçeri girip elimi tutuyor.
Şefkatle saçlarımı okşayıp, alnımdan öpüyor.
Kulağıma birşey fısıldıyor.
İşte şimdi kahkahayı basıyorum.
Bana çocukken hep dedikleri gibi; “limon ye doktor iyi gelir” demek geliyor içimden :-)

Yaşamak...
Her doğan gün, her yeni kişi, her olay başlı başına bir tecrübe, çoktan seçmeli bir sınav bize
Adım adım giden trafikte kırmızı ışığa takılıp kalmak ya da mutluluk adasına tam gaz giden uçağın kanatları altında yol almak...
Seçim benim.
Zaten her seçim aynası değil midir kişinin?
Zamanı geldiğinde aynalara bakmak cesaret ister.
Ve cesur olmak için tatmak gerekir seçimlerin içindeki kahkahaların doyumsuzluğunu, görmek gerekir “hayatın provası yok” demek için tüm bu provaların içindeki gerçek sevgiyi hastalıkta sağlıkta, iyi günde, kötü günde...

Yazı tarihi: 10 Kasım 2008

22 Eylül 2008 Pazartesi

Müjdeli Haberler!

Sağlık sahip olduğumuz en değerli hazinemiz.
Maalesef ki hep onu kaybettiğimizde değerini anlıyoruz. Neremizde araz varsa canımız orada oluyor. Eski sağlıklı günlerimize kavuşmak için ne çabalar, sıkıntılar çekiyoruz, uğraşlar veriyoruz.
Ben şahsen sağlık konusuna biraz takıntılıyım.
Nasıl olmayayım? Veya neden olmayayım anlamıyorum. Kendi sağlığımdan değerli neyim var? Kendine yeteri özeni göstermeyen, sağlığını ağustos böceği gibi bir çırpıda, özensizce tüketen insanlara da çok kızıyorum.
Metabolizma öyle birşey ki siz güçlendirdikçe daha sağlam, siz hoyrat davrandıkça da daha hain olabiliyor.
Yaşamın her anında sağlıklı yaşam, bilinçli ve dengeli beslenme, düzenli spor ve rutin sağlık kontrollerine gereken özeni göstermek gerekiyor.
Başlayınca bu konuda daha yazacak çok şey olduğunu idrak ettim. Yalnız şu anda amacım kendi düşüncelerimi sizinle paylaşmaktan öte sadece konuya bir giriş yapmak ve Prof. Dr. Osman Müftüoğlu’nun verdiği müjdeli haberlerle sizleri başbaşa bırakmak.
Yazıyı mutlaka hatta mümkünse 2 kere okumanızı tavsiye ederim.
Gelişmeler çok sevindirici :-)

Laf ola demiyorum, gerçekten “kendinize iyi bakın”
Öperim :-)

* Tıpta en son gelişmeler

Tıptaki değişim süreci "koruyucu tıp" ve "erken teşhis"i öne çıkarıyor. Dünya nüfusundaki hızlı artış ve yaşlı nüfusun artması, bu değişimi biraz da zorunlu hale getiriyor. Bunun sebebi, tedavi süreçlerinin son derece pahalı hale gelmesi. Gelişmiş ülke ekonomileri bile sağlık giderlerini karşılamada zorlanıyor. Tıptaki değişim sürecinden önce, iyi haberleri öğrenmek istediğinize eminim. Onun için önceliği iyi haberlere vermekte yarar var.

Önce şeker hastalarını sevindirecek bir haberle başlayalım. Çok değil birkaç ay sonra ünlü bir insülin üreticisi firma, bir hafta süre ile etkili olabilecek bir "kan şekeri ayarlayıcısı" ürünü piyasaya vermeye hazırlanıyor. Eğer diyabetli bir hastaysanız, bu sizin için mükemmel bir haber olmalı! Eğer insülin kullanan bir diyabetliyseniz bu haber, enjeksiyon sayısını azaltacağı için sizi mutlu edecektir.

Kanser düşmanı aşı

Bir başka iyi gelişme de hastalıklara karşı geliştirilen yeni aşılarla ilgili. Son yıllarda "menenjit" aşısının, "rota virüs" aşısının yaygın olarak kullanıldığını biliyoruz. Yaşlıların sağlığını önemli ölçüde tehdit eden "Zona" virüsü ve "Pnömökok zatürreesi"ne karşı aşı geliştirilmesi de mükemmel başarılar oldu. Hepatit A ve B aşıları da önemli hizmetlerdir. Kanser önleyici aşı konusundaki başarılı imzalardan biri zaten atıldı. "Rahim ağzı kanseri"ne karşı geliştirilen (ve neredeyse yüzde 100’e yakın koruma sağlayan) aşı, önemli bir gelişme ve güçlü bir umut oldu.

Teşhis teknolojisi

Görüntüleme teknolojilerinde yaşanan değişimler, baş döndürücü durumda. "Anjiyosuz Anjiyo" da denilen, bilgisayarlı tomografi tekniği ile 3-5 dakikalık bir sürede çok güvenli sonuçlar alınabilen teknoloji bunlardan biri. Bu teknoloji koroner kalp hastalıklarının erkenden tanınmasında önemli bir işlev görecek gibi görünüyor. Sanal kolonoskopi de başarılı adımlardan biri olarak gösteriliyor. Öyle görünüyor ki yakın gelecekte üç boyutlu tomografiler hizmete girecek.Moleküler teşhisi esas alarak kanser tanısını çok erken dönemde koyabilmeyi sağlayan "PET" yöntemini de yazmamak olmaz.

Gen analizleri

Biyokimya alanında da güzel gelişmeler var. Örneğin DNA analizleri ve buna bağlı olarak bazı hastalıkların önceden öğrenilebilir hale gelmesi, yakın geleceğin önemli umutları arasında. Ünlü "HapMap Projesi" işte bu DNA kaynaklı beklentiler üzerine kurulu uluslararası bir çalışma. Bu çalışma arzulandığı gibi giderse gelecekte kimlerin hangi kanserlere, hatta ne tür damar hastalıklarına yakalanacaklarını belirlemek mümkün hale gelecek. Genetik analizler sayesinde pek çok hastalığa neredeyse bebek daha anne karnındayken teşhis koymak mümkün olacak. Kan analizlerinde de bilgisayar destekli teknolojilerin kullanımına ağırlık veren gelişmeler var. "Çip ağırlıklı analizler"in biyokimyasal teşhisleri daha kullanışlı, ucuz ve güvenilir hale getirebileceği düşünülüyor. Bu teknoloji kullanıma girdiğinde aynı anda yüzlerce tarama testini bir-iki damla kandan hem de çok ucuz maliyetlerle yapmak olanaklı hale gelecek.

ERKEN TEŞHİS NEDEN ÖNEMLİ

Tıpta yeni gelişmelerin yoğun olduğu alanlardan biri de "erken teşhis" konusu. İşte bu nedenle imkánı olan herkes taramalar yaptırarak hastalıkları daha başlangıç dönemlerinde öğrenmeye çalışıyor. Bir akciğer tümörünü henüz bir iki milim yani toplu iğne başı büyüklüğündeyken teşhis etmekle bir düğme iriliğine, bir santim büyüklüğe ulaştığında teşhis etmek arasında dağlar kadar fark var. Mesela toplu iğne büyüklüğündeki bir tümör kitlesinde diyelim ki 1000 kadar hücre varsa bu sayı, düğme büyüklüğünde bir akciğer tümöründe milyonları buluyor. İşte bu nedenle bütün mesele vücudunuzda gelişen patolojik süreçleri mümkün olduğu kadar erken tanımlamaktan geçiyor.

* Prof.Dr. Osman Müftüoğlu'nun Hürriyet gazetesi'ndeki 22 Eylül 2008 tarihli yazısından alınmıştır.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9951630.asp?yazarid=95&gid=61&sz=71939

Yazı Tarihi: 22 Eylül 2008

15 Eylül 2008 Pazartesi

Klasik bir Cumartesi'yi 21C ve 17C ile açtım


Cep telefonumun kurduğum sandığım alarmı çalmadığı için sabah 09:40 Ortopedist randevüme zar zor yetiştim.
Topuklu ayakkabılar ve fazla spor sebebiyle sol ayakta 21C, sağ ayakta 17C’lik deformasyon oluşmuş.
Şu anda çok kötü durumda olmadığı ve henüz bana çok ağrı vermediği için geçici çözümlerle ameliyatı bir süre erteleyebileceğim ama eninde sonunda operasyon kaçınılmaz olacak gibi gözüküyor.
Uzun zamandır yaptığım araştırmalar bu operasyonun hem olma hem de sonraki aşamalarında oldukça zor ve ağrılı gerçekleştiği yönünde. Aynı şekilde iyileşme sürecinin de oldukça uzun ve sıkıntılı...Üstelik sonraki dönemde de tekrar etme riski çok büyük.
Tüm bunlara bakıldığında operasyon geçirmek hiç akıllıca gözükmüyor.
Internetten yaptığım araştırmalarda Acıbadem Hastanesi doktorlarından Doç.Dr. Şeref Aktaş’ın artık yeni yöntemle ameliyat ettiğini öğrendiğim için daha fazla bilgi edinebilmek amacıyla randevümü kendisinden aldım.
Yeni yöntemde artık; çıkıntı kemiği kesip aldıktan sonra olması gereken yere sabitlemek için eskisinde olduğu gibi tel değil onun yerine vida kullanılıyormuş ki bu da diz, kalça vb. ameliyatlarda uzun zamandır kullanılan yöntemmiş.
Telin zamanla kemiği tutmaması sebebiyle repete eden defekt, vidanın %95 oranlarında tutma yetisi sebebiyle bu yöntemde oluşmuyormuş.
Operasyon yaklaşık 45 dak. sürüyor, 1 gece hastanede yatılıyor ve 4 gün –eğer çok gerekli olursa- sadece topuklara basılarak yürünebiliniyormuş.

Beni tanıyanlar bilinler, benim pek ameliyat korkum yoktur. (hatta çoğu zaman kesilip biçilmeye gönüllüyümdür :-))
Tek korkum sonrasındaki iyileşme sürecinin uzun olması ve hem o süreçte hem de sonrasında spor yapamama ihtimalim-ki bu sebep başlıbaşına beni ameliyat olmamaya ikna edebilecek kadar kuvvetli bir sebep.
Neyse, bakalım bu Pazartesi itibariyle geçici ve erteleyici çözümleri uygulamaya başlayacağım. Hayırlısı...

Saat 10:30’da Acıbadem Ataşehir’deki işim bitti. Sabahtan sahilde paten yapmak üzere gerekli bütün teçhizatımı giymiş ve yanıma almış olarak evden çıktım.
Hava sonbahardan ziyade süper bir yaz sabahı gibi olduğu için sahile inmek için sabırsızlanıyordum.
Erenköy Ethem Efendi’den dümdüz Bağdat Caddesi’ni keserek, Erenköy Cami yanından Marmara Yelken’e inen, beni hep bir sahil kasabasında gibi ve iyi hissettiren büyülü sokakla buluştum. Daha bu sokağa girdiğim an tam karşımda gördüğüm denizin üstüne sim dökülmüş pırıltısı ile içimi uçuran bir kıpırtı hissettim.
Bu kıpırtıyı hissettiğim saniye biranda bugün patenin beni kesmeyeceğini, çok daha uzaklara gitmek isteyebileceğim için bisikletin özgürlüğüne ihtiyacım olduğunu anladım.
Böylece rotayı direkt olarak Yeşil Bisiklet’e çevirdim.
Benim emektar kiralık bisikletim Yeşil’de beni bekliyordu. Ne de olsa yaklaşık 2 aydır kendisi ile ilgilenememiştim, beni özlemiştir herhalde diye düşündüm :-)
Yeşil’in sahibi Gürsel abi tam bir spor adamı.
Gürsel abi ile spor aşkı, bisiklet aşkı, Red-Bull’un bu sene gerçekleştirdiği ‘Geç Kalma’ bisiklet yarışı, kondisyon, benim paten aşkım vs üzerine tatlı tatlı sohbet ettik.
Bu sırada o benim Meriva’nın sönmüş lastiklerine hava basıyordu.
Orada bulunan bir müşteri de sohbetimize katıldı.
Sahilde karşılaşırsak bana bisiklette birkaç numara öğreteceği veya o bisikletli ben patenli olursam beni bisikletine bağlayıp su kayağı gibi çekeceği üzerine söz verdi! (Neden böyle bir söz gereği hissetti ben anlamadım?! :-) )
Havası yerine gelince emektarımı alıp Yeşil’den aşağı salarak İş Bankası blokları yanından sahile indim.
Bir bağımlının damarlarına madde zikrettiğinde aldığı haz benzeri bir haz aldım sahil ve deniz kokusunu ciğerlerime çekince; ne yüce bir mutluluk...
‘Hayat güzel, anı yaşamak lazım’ diyerek bastım pedala; açtım mp3’ümü, ver elini Marmara, Adalar, Fenerbahçe, Caddebostan, Erenköy, Suadiye, Bostancı...
11 civarlarında başladığım sahil turumu 1 saat kadar yapmayı planlarken bu güzellikten bir türlü kopamayarak saat 3’e(15:00'e) kadar pedal çevirdim.
4.kez ‘bu son’ dediğim turumun cidden son turunda karşı taraftan gelen bir bisikletli ile dar olan geçiş/dönüş yolunda birbirimize yol vermek üzere pozisyon aldık.
Onda da güneş gözlüğü ve kulaklık vardı bende de. Yanyana geçtiğimiz son saniye itibariyle onu tanıdım ama bir kere birbirimizi geçmiş olduk. Geri dönüp dönmeme konusunda tereddüt ettim.
Tabii ki tipik Nesss davranışı sergileyerek geri dönmedim. Yaklaşık 10 saniye sonra yanımda bisiklet süren birini hissettim.
Az önce yanımdan teğet geçen Cem dönerek arkadan bana yetişmişti.
Bisikletleri kenara çekerek ayaküstü sohbet ettik. En son Euro 2008’de Cenevre’de karşılaşmıştık onunla.
Oruçlu olmasına rağmen sabah spor salonuna gitmiş, şimdi bisiklete biniyor, burdan da tenise gidecekti. Önceki profesyonel spor hayatı ve şimdiki hayatında sporun yeri ile o da tam bir spor adamı.
Ayaküstü sohbetin bizi kesmediğini anlayarak Ramazan sonrası birlikte bir bisiklet turu atmak ve sonrasında oturup bir yerlerde birşeyler içip sohbet etmek üzere sözleşerek ayrıldık.
Sol dizkapağımın ağrısı ve öğle sıcağı artık dayanılamayacak hale geldiği için 4 saatin sonunda ‘artık gideyim’ dedim.
Zaten daha Cadde'de bir yere uğrayacak, eve gidip duş alacak ve saat 5’te Soyak Palmiye’de Aynur’la buluşacaktım.
Hem Aynur’un oradan tuttuğu yeni eve bakacak hem de sitenin kafesi olan Ada Cafe’de laptoplarımızda ipod- cd yüklemesi yapacaktık.
Tabii Cadde'deki facia trafiği hesaba katmamıştım bu zamanlamayı yaparken.
Aynur 4 Levent’ten Soyak’a 20 dakikada gelmişti ama ben 20 dakikada sahilden Ethem Efendi’ye bile henüz gelememiştim.
İstanbul trafiğinden nefret eder hale geldim, az önce bisikletle yüzüme vuran rüzgarda ne kadar güzel yol alıyordum olsa.
Başka şehre, başka ülkeye taşınma fikri yine aklımdan geçti...
Bu arada yol üzerinde bir mağazaya uğrayarak yaz başından beri aradığım ve nihayet bulduğum kot eteği aldım. Trafiğe bakılırsa eve uğrarsam saat 5’te Soyak’ta olmamın mümkünatı yoktu. Ben de aldığım eteği üzerime geçirerek direkt olarak Soyak’a yollandım.
Soyak’ın özellikle Palmiye sitesi harika. İstanbul dışı bir yerdeymiş gibi hissettiren yeşillikler ortasındaki Ada Cafe’nin bahçesinde bir grup Alman arasına oturarak hafif birşeyler atıştırdık.
Sonrasında Aynur’un yeni tuttuğu eve baktık. Evine bayıldım. Çok kullanışlı, güzel ve şirin bir ev. O evin ona huzur ve bol kısmetler getirmesini diliyorum.
Soyak sonrası ise arkadaşlarla akşam yemeği için Y.Sahra Adana Dostlar’da buluştuk. İspanya sonrası benim yeme disiplinim tamamen bozulmuş durumda, artık diyet-miyet kalmadı. Eski potansiyelimden bile daha beterim. Önüme ne gelse hiç bakmadan, etrafımla konuşmadan, dur durak bilmeden, irademe söz geçiremeden sürekli yiyiyorum. Delirdim galiba :-)
Acil Aysun hnm’a gitmem ve tekrar kontrol altına girmem gerekiyor.
Durun daha bitmedi...
Ramazan başlangıcından beri canım güllaç çekiyordu. Herkes bu fikre çok sıcak bakınca Adana Dostlar’dan kalkar kalkmaz Cadde Mado’da Hülya ile buluşmak üzere sözleştik.
Akşamın 11’inde koocaaaammaaaannnnnn 1 porsiyon güllaç yenilir mi be hanım?!
Yenilirse n’olur?
Çat diye çatlanır.
İşte güllaç bittiğinde tam da bu hissiyattaydım.
Allah’tan Hülya arabasını hangi sokağa park ettiğini uzuuunnncaaaa bir süre hatırlayamadı da ona eşlik edelim diye baya bir yürüdük :-)
Yok sarhoş filan değildi, Ramazan’da hayatta içmez.
Sadece kafası çok yoğun.
Neden mi?
Sürpriz...
Durumu netleşsin, izin verirse burada yazarım.

Sevgili Arkadaşlarım Aynur ve Hülya,
Sizler için çok mutluyum, önümüzdeki günlerin sizler için harika geçeceğine eminim.
Zavallı midem senin için de çok üzgün :-(
Eeeee hayat hep aynı gitmiyor. Her kışın bir baharı, her akşamın bir sabahı var değil mi? ;-)
Yazı Tarihi: 13 Eylül 2008

* Uzun Yaşam İçin Erkeğe 10 Emir

1. Tütün ürünlerinden uzak durun.
2. Alkol kullanmayın ya da azaltın.
3. Doğru beslenin.
4. Düzenli egzersiz yapın, aktif olun.
5. Stresinizi yönetmeyi öğrenin.
6. Vücudunuzu dinlemeye önem verin. Bir sorun olduğunda doktorunuzdan yardım isteyin.
7. Vücut yağ oranınızı azaltın. Göbek bağlamayın. Kilolu olmayın.
8. Emniyet kemeri takmayı unutmayın.
9. Çevresel kirlenmeden (radyasyon, kimyasal toksinler) korunun.
10. Cinsel yolla bulaşan hastalıklara karşı uyanık olun ve korunma önlemleri almayı ihmal etmeyin.

Ben, Dr. Simon’un emirlerine, şu 10 öneriyi de eklemenizi tavsiye ediyorum.
Eğer uyku sorunlarınız varsa mutlaka halledin.
Dinlenmeyi ihmal etmeyin.
Tatile çıkmamayı ve çok çalışmayı maharet kabul etmeyin.
Öfke ve hiddetten uzak durmaya gayret edin.
Aşırı iddialı, kazanma odaklı biri olmamaya özen gösterin.
Sorunlar çıktığında "Bu da geçer" demeyi öğrenin.
Hoşgörün, affedin.
Sağlık kontrollerinizi düzenli olarak yaptırmayı ihmal etmeyin.
Daha çok dost ve arkadaş edinmeyi hedefleyin.
Manevi yanınızı güçlendirin.

* Prof.Dr. Osman Müftüoğlu'nun 15/09/2008'deki Hürriyet gazestesinden alınmıştır. Yazının bütününü okumak isteyenler için aşağıa link'ini yapıştırıyorum.
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9897024.asp?yazarid=95

Yazı Tarihi: 15 Eylül 2008

18 Haziran 2008 Çarşamba

Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi

Gün geçmiyor ki kene ısırması veya diğer adıyla Kırım- Kongo Kanamalı Ateşi’nden birilerinin hayatını kaybettiği haberini almayalım.
Genci, yaşlısı; çoluğu,çocuğu; sağlıklısı, hastalıklısı ayırd etmeden ısırıyor namussuz.
Ve ısırdığının kellesini uçurmadan hesaplaşmıyor genellikle.
İşin ürkütücü tarafı ise bu yaratığın gündelik hayatımızda bulunma ve içimizden herhangi birini heran nişan alabilme ihtimalinin olması.
Güneşle yatıp, güneşle kalktığımız ve kırda, bayırda, çayırda çokca vakit geçirdiğimiz bu yaz günlerinde kendimizi eve kilitlememiz olası değil ama en azından acil durum önlemlerini bilmemiz faydalı olabilir. Bu önlemler için biraz araştırma yaparak en uygulanabilir ve anlaşılabilir olanlardan özet bir yazı derlemeye çalıştım.
Daha detaylı bilgi almak isterseniz link'lerini aşağıda bulabilirsiniz.
Sağlıklı günler dilerim.

http://www.kkgm.gov.tr/birim/hay_sagl/Hastaliklar/kkka/Kirim_kongo_Afis.pdf
http://www.kirim-kongo.saglik.gov.tr/H3.pdf http://www.bilkent.edu.tr/~bilheal/aykonu/ay2005/temmuz05/kirimkongo.html

KENELERDEN NASIL KORUNULUR
Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur?
Keneler otlak, çalılık ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekilli, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler.
Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir.
Kene Isırmalarından Korunma
1. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi
alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir.
2. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske ve lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları gerekmektedir.
3. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent)
olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı
yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek
uygulanabilmektedir.)
4. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin
emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir.
5. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için aranmalıdır.
6. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla sağa sola oynatarak alınmalıdır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur.

Açık Renkli Giysiler Giyin. Böylelikle, giysilerinizin üzerindeki keneleri kolaylıkla fark
edebilirsiniz.
Günlük Kene Kontrolü Yapın.
Riskli bölgelerde dışarıya çıktıktan sonra el veya boy aynası kullanarak, vücudunuzun her yerini gözden geçirin. Kendinizde ve çocuklarınızda, özellikle aşağıda sıralanan vücut bölgelerini kontrol edin:
• Koltuk altı
• Kulak içi ve çevresi
• Göbek deliğinin içi
• Dizlerin arkası
• Saç ve kıllı bölgelerin içi ve çevresi
• Bacak arası
• Bel çevresi

• Uzaklaştırma işlemi için ince uçlu cımbız kullanın ve kenenin vücut sıvılarıyla olası teması
önlemek için eldiven giyin.
• Keneyi, deriye yakın olduğu bölgeden kavrayın. Ağız parçalarının kopmasına ve deri
içerisinde kalmasına neden olabileceğinden, keneyi bükmeyin ve sarsmayın.
• Yavaşça ve nazik bir şekilde, keneyi, tüm vücut parçaları vücuttan uzaklaştırılıncaya dek,
düz olarak çekin.
• Kenenin uzaklaştırılmasından sonra, ellerinizi su ve sabunla (veya sabun bulunmaması
halinde, alkol içeren el temizleyicileri ile) yıkayın. Kenenin sırıdığı bölgeyi, iyot çözeltisi gibi bir antiseptikle, alkolle veya deterjanlı su ile temizleyin.
• Kızarıklık ve ateş gibi hastalık bulguları yönünden temkinli olun; böylesi bulgular gözlenmesi halinde hekime başvurun.

Eğer Üzerinizde Kene Bulduysanız!!
• Sakin olunuz.
• Bu noktada önemli olan keneyi uygun bir şekilde uzaklaştırmaktır.
• Keneyi çıkarmak için cımbız benzeri bir alet bulun.
• Keneyi tam olarak deriye en yakın noktadan kavrayın. Bu nokta kenenin ağız parçalarına karşılık gelir.
• Cımbızı yavaşça yukarı doğru çekin.
• Bu çekme esnasında keneyi ezip parçalamayın. Çünkü kenenin vücudunda bulunan sıvıda virus olabilir!
• Keneyi vücuttan uzaklaştırmak için alkol, kolonya, oje, aseton, gaz, petrol ürünleri ve benzeri kullanmayın!
Bu maddeleri kullanırsanız virusu alma riskiniz artar. Çünkü kene refleks olarak tükürüğünü bırakabilir.
• Keneyi çıkarma esnasında ağız parçası kopabilir. Ancak bu parça herhangi bir sıvı içermediğinden büyük ihtimalle zararsızdır.
• Keneyi uzaklaştırıktan sonra bölgeyi temizleyip sabunlu su ile yıkayın.
• Daha sonra en yakın sağlık kuruluşuna başvurun!
Unutmayın! Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi olarak bilinen hastalık ölümlere neden olmaktadır.

Yazı Tarihi: 18 Haziran 2008