gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Gözlerimdeki, gönlümdeki ve hayallerimdeki Roma


Ne hevesim, ne zamanım, ne modum, ne de en ufak bir ilgim var gideceğim seyahat hakkında önden bilgi toplamaya.
Üstelik şimdiye kadar gittiğim diğer tüm seyahatlerimin aksine bu sefer hiiiççç umrumda değil nereye gittim; tarihi, coğrafyası, iklimi, nüfusu, gezilecek müzeleri, sarayları, ortalama geliri, o’su bu’su...
Tek istediğim kafatasımı bildiğiniz tas misali çıkartıp burada bırakarak gitmek...
Uzaklara, burdan çoook uzaklara.
Kendimin bile kim olduğumu hatırlamayacak kadar kendimden kaçarak yeni diyarlara yol almaya...
Bilmediğim meydanları keşfetmeye,
görmediğim sokaklarda başıboş ve bilinçsizsizce gezinmeye,
hiç gitmediğim kafelerde ayaklarımı uzatıp cappucino’mu yudumlayarak aylak aylak saatlerce oturmaya,
tanımadığım insanlarla incir çekirdeğini doldurmayacak boşlukta sohbetlere dalmaya
ve bu insanlara umdukları gibi İspanyol, Brezilyalı, Venezüellalı ya da Yunan değil öz be öz Türk olduğumun milliyetçiliğini yaparak tüm ateşimle ca’nım İstanbul’un, İzmir’in, Antalya’nın, Anadolu’nun büyüleyici güzelliklerini anlatmaya.
Makarna, pizza, tiramisu, cheesecake, dondurma veya asitli buzzz gibi meyve şarapları dünyasında kalori hesabı yapmadan kendimden geçmeye.
Ne geçmiş, ne gelecek.
Kendimi şu anki zamana ve asırlardır tarih yazan bu “aşk” şehrinin kollarına bırakmaya...
Tek istediğim işte bu; herşeyden uzaklaşıp, sıyrılıp ona: “Aşk”a, “Roma”ya, “Aşk’la yaşayan Roma’ya” teslim olmak. Sarsıcı ve büyüleyici bir şehir beklediğim.
Evet Roma’ya gidiyorum ama hayalimdeki Roma aslında Güney İtalya’daki küçük küçük aşk kasabaları;
Napoli, Sorrento, Positano, Pescara, Amalfi, Ravello...
Denize açılan dar sokaklardaki minik minik mavi- beyaz evler.
Taş duvarlarını sardunyaların ördüğü, limon ve zeytin ağaçları arasında çıplak ayak toprağa bastığım bahçeler gözümde canlanan. Alabildiğine yeşil, ferah ve misss. Harikulade bir manzara.
Gün batımında salaş restoranların küçük iskemlelerinde sırtımı taş duvarlara yaslayarak yenilmedik deniz mahsüllü pizza, parmesanlı makarna, içilmedik meyve asitli şarap bırakmadan, gece, müzik ve aşk çalan tek kişilik gitar resitallerini resmime yerleştiriyorum.
Limençello ritüelleri eşliğinde penceresinden koyu lacivert denizle parlament mavisi gökyüzünü görebildiğim;
Mücevher dökülmüşcesine parlayan deniz fenerleri ile gökteki yıldızları ufukta birleştiren masalsı otelimdeki odama bol kahkalı ve az yalpalı hallerimle yollanmak hayalindeyim.
Kafalar güzel, biz güzeliz, genciz, hafifiz ve Akdeniz’liyiz kıvamında takılmak istiyorum
Bazen şirazemin kaçtığının farkına varıyorum ama yarattığım hayal dünyasından kopmamak için oralı olmuyorum. Hayaller, beklentiler ve planlar olmasa gerçeklerin kabul edilir yanı kalmıyor kimi zaman. Ve ben yine o anlardan birini yaşıyorum.
Yazının başında olaydan ne kadar kopuk olduğumu size söylemiştim. Şimdi sanki birden birileri parmaklarını şıklatıyor ve ben gerçeğe dönüyorum. Ve siz de yukarıda yazdığım her ama herşeyi unutun, sakın ola öyle saf hayallere filan kapılayım da demeyin.
Çünkü Roma’nın bu mavi çerçeveyle uzaktan yakından alakası yok. Bütünüyle turistik bir metropol olarak karşılıyor sizi sözümona aşk şehri Roma.
Şehre ayak basar basmaz gözümdeki, gönlümdeki ve hayalimdeki Roma’nın ne kadar farklı olduğu gerçeği ile yüz yüze geliyorum çok geçmeden.
Roma’da sürekli bir telaş, bir koşuşturma, kalabalık, insanlar birbirini itiyor, kural kaide yok, kuyruğun sonu başı yok, hem sıcakkanlı hem ukala insanlar... İşte Akdeniz!
Hararetleri, hareketleri, yaşamı hissetmeleri ve birbirleriyle iletişimleri hep yüksek ayar. Sen kavga ediyorlar zannediyorsun, yooo onlar sohbet ediyorlar. Yakalayamıyorsun, araya giremiyorsun. Kendilerine güvenleri tam ama İngilizceleri çok kötü, her kelimeyi İtalyanca gibi telaffuz ediyorlar, ne dedikleri anlaşılmıyor. Gürültücü tipler. Bana, bizi hatırlatıyor. Akdeniz’li olmanın tüm semptomları var. Konuşurken elleri kolları havada uçuşuyor, sanki bağlasanız konuşamayacaklar...
Bu şehirde içerisi yok, hayat dışarıda akıyor. Zannedersiniz ki kimsenin evi yok. Zaten tüm kapı önlerini restoran, kafe, bar yapmışlar. 2 sandelye atan pizza yapıyor. Pizzalar ve makarnalar inanılmayacak kadar kötü. Çeşit az, domuz eti ağırlıklı ve bol yağlı. Sebze, zeytinyağlı veya domuzdan başka et diye bir kültürlere sahip değiller.
O kalın kalın, yağlı yağlı pizzaları yedikten sonra bir de safi krema koca koca dondurmaları götürüyorlar mideye. Kalıplı, cüsseli, heybetli insanlar, sıfır beden buraya uğramamış yine de kendileriyle o kadar barışıklar ki kimsenin kilo takıntısı yok.
Evet tiramisu’ları güzel ama o da atla deve birşey değil, ben gibi bir tatlı delisini bile cezbetmeye yetmiyor.
Şehrin trafiğine Vespa’lar hakim. Topuklu pabuçlu, file çoraplı, şık ama yine de kilolu kadınlar kafalarında kask, tek ellerinde sigara ile Vespa’ları üzerinde fink atıyorlar. Hayatın tadını çıkaran, yaşamdan keyif alan serbest kadınlar.
Beylerde de durum aynı. Gay’lik veya biseksüelite anomali değil, kimse yadırgamıyor, toplum hazmetmiş, herkes hür, rahat ve durumdan şikayeti olan yok gibi gözüküyor.
Giyime kuşama para harcamayı seviyor ve marka takıntınız varsa burası markalar cenneti; Gucci, Armani, Versace, Dolce Gabbana, Prada, Roberto Cavalli, Ermenegildo Zegna, Fendi, Diesel, GAS, Stefanel, Benetton, Miss Sixty... ve daha nicelerinin pahalı dükkanları Roma’nın en yoğun gezilen yeri ‘İspanyol Merdivenleri’nin olduğu meydanı kesen büyük sokakta.
Roma’da kafelerden ve alışverişten vakit bulursanız gezilecek yerler bir elin parmaklarını geçmiyor; İspanyol Merdiveni, Collesium, Aşk Çeşmesi ve Vatikan.
Tarihte orarlarda ne yaşanıp bittiğini okumadan gittiğimden belki de hiçbiri bana bir anlam ifade etmedi.
İspanyol Merdiveni’ni İstanbul’un her köşebaşında, Cihangir’de,
Collesium’u Ege’de, Efes’te,
Aşk Çeşmesi’ni Boğaz’da, Ortaköy’de, Beykoz’da,
Vatikan’ı da Sarayburnu’nda, Tarihi Yarımada’da kat be kat katlayacak bir dolu yer var bence.
Herşeye rağmen namına yaraşır bir şekilde her köşe başında tüm romantizmleriyle aşk yaşayıp, birbirlerine sarılıp öpen çiflere ve kafatasıma 4 günlüğüne ev sahipliği yapan bu şehre haksızlık yapmaya gönlüm razı gelmiyor.
Gözlerimle…
Ruhumla ve kalbimle sana ‘Arriverderci Roma, Veni, Vidi, Vici'

17 Eylül 2008 Çarşamba

Günahçıkaran


Bazen insan burnunun dibindeki güzellikleri farketmekte ne kadar da gecikebiliyor...
“ Sen nerelerdeydin bunca zaman? “ ya da“benim aklım nerelerdeydi?” diye sormaktan da kendini alamıyor o müstesnayı keşfettiğinde.
Gencim, sağlıklıyım, kolum budum ağrımıyor, oram buram tutulmuyor ya masaja ne gerek var diye düşünenlerdendim şimdiye dek.
Sabit fikirli ve konservatif olduğum yetmiyormuş gibi üstüne üstlük bir de cahil cühelaydım.

Lüks kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki birkaç farklı açıklamasından biri “gereksinim dışı olan” olarak karşılık buluyor.İşte bu kelime “masaj ve ben” i düşündüğümde hislerime tercüman olabilecek ve bknz. Tdk. sözlüğü olarak işaret gösterebileceğim sağlam bir kaynak(tı) bana göre.
Uzun süredir çok severek ve memnun kalarak devam ettiğim spor klubümün girişindeki enfes güzellikteki Spa’yı es geçme sebebim de konuyu “gereksinim dışı” olarak kendime açıklamamdandı.
Ben böyle düşünedurayım; klubüm, klubüm canım klubüm bu ay biz üyelerine bir güzellik yaparak henüz bu Spa’dan faydalanmayanlara ay sonuna kadar %50 indirim olanağı tanıdı. Ve ben de bu kaçırılmayacak fırsattan yararlanmayı tempolu geçen bir haftamın en mutlu ve dingin akşamı olan Cuma akşamı -yani bu akşam- değerlendirmek üzere saklı tuttum.
Kendimi bilirim; hayatıma giren herhangi birşeyden dakka bir etkilenmişsem işim bitiktir benim. Keza daha önce defalarca kez kapısından geçtiğim bu Spa’da da içeri girdiğim saniye itibariyle huzur, dinginlik ve yalınlığın hakim olduğu bir beğeni teslim aldı tüm benliğimi.
İlk etki çok önemli;
karşılama salonundaki görevli kızların güzel tebessümleri, kadife sesleri, yumuşak hitabetleri tam notu sıkı bir şekilde hakeden cinsten.
Bekleme salonunun zarif dekorasyonu, taze kokusu ve gösterişsiz atmosferi ise kusursuz. Birbirinden güzel onlarca uygulamadan hangisini seçeceğinize karar vermeye çalışırken ikram edilen; tadını hafifçe hissettiğiniz, içinde bal ve limon olan zencefilli su leziz.
Seçiminizi yaptıktan sonra hepsi Uzakdoğulu, herbiri saygı ve hürmet abidesi olan masözler hazırlık yapmak üzere masaj odalarına çekiliyor.
Bu odadaki tüm nüanslar benim gibi detaylara takılan ve zor beğenen müşteriler için dahi tatmin edici.En önemli ayrıntılardan olan temizlik, hijyen ve müzik şapka çıkartılacak kadar iyi.
Hoşa gitmeyen, rahatsız edici, kusur bulanabilecek en ufak bir nokta yok. Masözün kibarlıktan, sizin gevşemişlikten yüzünüzde sürekli bir tebessüm karşılıklı gülüşüp duruyorsunuz :-)Uygulama boyunca başka dünyalara, hülyalara ışınlanıp gerçeğe dönmek istemiyorsunuz.
Bitiminde alındığınız dinleme odası ise neredeyse bir gelin çiçeği beyazlığı, yasemin çiçeği narinliğinde.İnsanın canı hiç mi hiç terketmek istemiyor.

Daha anlatılacak çok şey var ama anlatmak yerine gidip bizzat yaşamanızı salık veriyorum hatta sizden çok rica ediyorum :-)
Ve yazımın devamında da günah çıkartıyorum;
En az bedenin iyi ve sağlıklı olması kadar ruhun ve zihnin rehabilitasyonu da önemli. Yaşadığımız zaman zaman zorlayıcı, zaman zaman bizi yoran, canımızı sıkan hayatta kısa devre yapmamak için arada sarj olmak, böylesine güzel molalar vermek gerekiyor(muş).
Bünyedeki huzur, işte mutluluk budur... :-)

Kendinize veya sevdiklerinize bu eşsiz ritüeldeki şımartılmayı çok görmemeniz dileğiyle...

Neslihan, Günahçıkaran

Not: İstanbul Anadolu Yakası'ndaki bahsi geçen Spa'nın iletişim bilgilerine aşağıdaki link'ten ulaşılabilir.

Yazı tarihi: 24 Mayıs 2008

9 Eylül 2008 Salı

Barcelona


Bir önceki 'İspanya kısa,kısa, çok kısa... ' başlıklı yazımı okuduysanız 24-31 Ağustos 2008 tarihleri arasında İspanya’nın Madrid, Toledo, Zaragoza ve Barselona şehirlerinde bulunduğumu biliyorsunuz.
Ve yine biliyorsunuz ki; biraz da gitmeden önceki önyargılarımın ve araştırmalarımın da esiri olarak, tüm bu şehirler arasında beni kendine tutkulu bir aşık gibi bağlayan Barselona oldu.
İspanya’daki 17 özerk bölgeden en büyüğü olan Katalanya bölgesinin başkenti olan Barselona’nın en büyük avantajı Akdeniz’e kıyısı olması.
Nüfus 6 mio civarlarında ve gelir seviyeleri oldukça yüksek.
Her şeyiyle tam bir Akdeniz'li olan bu şehirde neredeyse 4 mevsim güneş kendini gösteriyor.
E bu da yaşayan insanları mutlu, güleryüzlü ve rahat kılıyor.
Barselona’lı Katalanların en büyük özellikleri de işte bu rahatlıkları.
Tüm şehir sadece öğlen değil sürekli Siesta/Fiesta modunda.
Kimsenin acelesi yok, kimse bir yere yetişmiyor, kimsenin sabırsızlığı, asabiyeti, yüksek tansiyonu yok.
Varsa varsa boool bolll genişlik, ferahlık, vurdumduymazlık, yeme, içme, dans ve hayatı doya doya yaşamak var.
Çok konuşup, çok gülüp, çok eğleniyorlar.
Burada hayat kolay ve güzel.
Hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren en önemli etkenlerden biri de şehrin coğrafi yapısı.
Yani kossskoca, düüümdüz bir ovada bulunması.
Metro şehir içinde, tren ise şehir dışında bir örümcek gibi her yeri örmüş. En ücra köşelere kadar çok ucuz ve sorunsuz olarak gidebiliyorsunuz.
Raylı sistemlerden hoşlanmıyorsanız taksiler oldukça hesaplı. Taksicilerin çoğu İngilizce anlıyor ama konuşamıyorlar. Gideceğiniz yerin bir kartını yanınızda bulundurmanızı tavsiye ederim. İstisnasız her takside gprs var ve mutlaka kullanılıyor. Kaybolmanız veya turistsiniz diye sizi dolandırmaları asla sözkonusu değil. Yalnız boşuna İspanyolca bilmediğinizi söylemeye çalışmayın, hiç farketmiyor, inene kadar size birşeyler anlatmaya çalışıyorlar :-)
Ayrıca otobüsler de tertemiz, klimalı ve yaygın.
Göz alabildiğine düz olan şehirde bir çok Barselonalı ulaşımını scooter, bisiklet ve roller blade üzerinde gerçekleştiriyor.
Yaygın noktalarda bulunan kiralık yüzlerce bisiklete demir para atarak olduğu yerden alabiliyorsunuz, gideceğiniz yere gittikten sonra yine benzer bir noktaya aynen bırakıyorsunuz.
Ayrıca şehri boylu boyunca geçen sahil şeridi tam Miami havasında. Kumsalın kenarındaki beton yolda mayoları ile roller blade yapıp bisiklete binenler o kadar sportmen, sağlıklı, fit ve enerjikler ki gözünüzü alamıyorsunuz.
Madrid’de kente damgasını vuran boğa güreşleri ve flamenko burada yok.
Onun yerine latin Amerika’lıların nüfustaki yoğunluğundan olsa gerek latin dans ve yaşayış oldukça yaygın.
Yemekler İspanya genelinde bana göre vasat. İçki seviyorsanız alköllü meyve kokteyili tadında olan Sangria’yı mutlaka deneyin. 2 veya daha fazla kişi iseniz sürahi ile ısmarlamak daha mantıklı.
Ayrıca üzüm bağları ile ünlü şehrin şarapları da birbirinden harika(imiş)
Mardid’liler ve Barselona'lılar birbirinden pek hoşlanmıyorlar. Hele hele futbol konusunda aralarındaki yoğun rekabet sebebiyle hasım sayılıyorlar.
Barselona’yı Barselona yapan en önemli özellik hiç şüphesiz ünlü mimar Gaudi ve onun henüz bitirilmemiş eseri ‘Sagrada Familia’. Gaudi’nin dehası tüm şehre yansımış. Caddede yürürken en sıradan gibi bile gözüken bir binanın çatısına baktığınızda Gaudi’nin bir eserini görebiliyorsunuz. Tüm yapılar dudak uçuklatan sanat eserleri.
Şehir baştan aşağıya sanat müzesi gibi. Başınız ve gözleriniz yukarıda gezerken aman dikkat, direklere toslamayın:-) (tecrübeyle sabittir :-) )
Gaudi’den başka ‘sürrealizmin yaratıcısı Dali’de Barselona’nın önemli yaratıcılarından.Tren ile Barselona’ya 1,5 saat uzaklıkta olan Figueres kasabasındaki Dali’nin evi en çok ziyaret edilen yerler arasında.
Şehir içinde mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri ise ‘Picassso Müzesi’. İtiraf ediyorum hiçte iyi bir Picasso hayranı değilken bu müzeye gittikten sonra en sıkı fanatiklerinden biri oldum.
Müzeye ve Picasso’ya beni kilitleyen çalışma Picasso’nun selefi Velazquez’in ‘Las Meninas’ adlı eserini kübik olarak resmetmesi ve buradaki dahilik sınırını zorlayan çizimi oldu.
Picasso müzesini içinde barındıran bölge benim Barselona’da aşık olduğum bölgelerin başında geliyor: ‘Barri Gòthic’ bölgesi.
Burası, Barselona’nın meşhur olmasına yol açan mahalle. Burada karşınıza çıkacak olan tüm gotik yapılar aslında 20. yüzyılın başında yapılan röprodüksiyonlar. Vaktiniz varsa Barri Gòthic’e 1-2 gün ayırmanızı tavsiye ederim.
Buraya giderken yapabileceğiniz en güzel plan hiç plan yapmamak olacaktır. Aylak aylak gezinin ve bırakın bu mahalle sizi içine çeksin.
Ünlü Las Ramblas'dan birkaç kelim eile bahsedecek olursam da Barselona'nın trafiğe kapalı en turistik caddesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Açıkçası ben ilgimi çeken pek birşey bulamadım. Buraya yarım saatten fazla vakit ayırmak güzelim şehre haksızlık olacaktır. Barselona'ya yaz mevsiminde giderseniz aylaklık yapacağınız yerlerden bir diğeri de şehrin kumsalı.
Havlunuz, güneş gözlükleriniz ve içinize çektiğiniz Akdeniz havası ile kendinizi İspanya güneşi kadar parlak, boğası kadar güçlü ve flamenko dansındaki kadar tutkulu hissediyorsunuz.
Şehirde yaşanacak o kadar çok şey var ki hepsini burada yazamadım. Siz bu kısa yazıma aldanmayın, dilerseniz bana sorun, sizi gitmeniz üzere ikna edeceğime garanti ederim.
Ola Espania!

Yazı Tarihi: 08 Eylül 2008

8 Eylül 2008 Pazartesi

İspanya kısa, kısa, çok kısa...


24-31 Ağustos 2008 tarihleri arasında İber Yarımadası’ndaki İspanya’nın Madrid ve Barselona şehirlerinde idim. Bu İspanya’ya ilk gidişimdi ve Akdeniz’in bu sıcak ülkesine gitmeyi uzun zamandır istiyordum.
İspanya bazı noktalarda beni hayalkırıklığına uğratmış olsa da bütünü itibariyle hayallerimde canlandırdığım gibiydi.
Ağustos ayının en sıcak zamanlarında oradaydık ve ülke genelinde Ağustos tatil ayı idi. Uluslararası markalar ve turistik bölgelerdeki mağazalar hariç yerel esnaf tüm ay boyunca kepenk indirip tatile gidiyordu.
Ne de olsa başkent Madrid 6, İspanya’nın İstanbul’u olan Barselona ise 5 mio nüfusa sahip olmalarına rağmen $34,000’lık kişi başı ortalama gelir ile dünyanın 8., Avrupa’nın 5. en büyük ekonomisine sahipler.
İspanya otonom 17 bölgeye ayrılmış monarşi ile yönetilen bir ülke.
Bu bölgelerde yaşayan Bask, Katalan ve Kelt’lerden oluşan kültürler arasında ciddi farklılıklar bulunuyor.
En basiti başkent Madrid’liler İspanyol’lardan oluşup İspanyolca konuşurken özerk bölgelerden en büyüğü ve başkenti Barselona olan Katalunya’da halk kendilerine İspanyol denmesini reddediyor ve Katalanca konuşuluyor ki bu iki lisan arasındaki fark Türkçe ve Azerice gibi.
Ayrıca ülkede çok sayıda Küba, Brazilya, Arjantin ve diğer latin Amerika ülkelerinin vatandaşları yaşıyor.Yani anlayacağınız üzere karışık ama fıkır fıkır bir ülke.Boğa, dans ve tutkunun ülkesi olarak anılıyor.
8 günlük seyahatim boyunca Madrid, Barselona, Toledo ve Zaragoza şehirlerini görme fırsatım oldu.Madrid tam bir Ankara. En fazla 3. günde sıkılmaya başlıyorsunuz.
Gezilecek tek yer ilginiz varsa müzeler, Kraliyet Sarayı ve çok vasat olmakla birlikte parklar.
Toledo ve Zaragoza tarih kokan küçük ortaçağ şehirleri.
Barcelona’ya ise aşık oldum diyebilirim.
İnsanlar ve hayat bu şehirde çok rahat ve keyifli. Deniz olması şehre bambaşka bir hava katıyor, aynı zamanda %20 civarlarında nem. Tüm şehir içinde mayosu ile Vespa, bisiklet veya patenleri üzerinde yaşıyor.
Akşamüzeri denizden çıkıldıktan sonra sokak kafelerinde iğne atsanız yere düşmüyor; her taraf cıvıl cıvıl. Birçok Avrupa şehrinde olanın aksine insanlar hiç süslü değil, olabildiğince doğal ve bu doğallık karakterlerine öylesine yansımış ki; konuşmalar bağrış- çağrış, kahkahalar bol ve içten.
Madrid’de hiç ama hiç kimse tek kelime İngilizce bilmiyor.
Barselona biraz daha iyi: en azından ‘yes’, ‘no’yu anlıyorlar ama Katalanca cevap veriyorlar. Sıkı milliyetçi olmalarına rağmen Akdeniz sıcaklığı taşıdıklarından Katalanca ve el-kol eşliğinde dertlerini anlatıyorlar.
Yanınızda mutlaka İspanyolca dil kartlarından bulundurmanızı tavsiye ederim. Ben bu sayede 1 hafta daha kalsaydım bu dili kesin sökmüştüm :-)
Hayal kırıklığına uğradığım konulara değinecek olursam da, bu; İspanyol mutfağı.
En meşhur yemekleri deniz ürünlü Paella(bir nevi pilav), Tapas(küçük mezeler) ve Gazzpachio’ları(soğuk çorba)Ben her 3’ünü de lezzetli bulduğumu ve sevdiğimi söyleyemem. Bizim mutfağımızın eline su dökemezler.
Hala gitmediyseniz özellikle Barselona’yı şiddetle tavsiye ederim ama benim gibi kısa sürede 'homesick' olanlardansanız 7 günü geçirmeyin derim. :-)
Ola Espania!

Yazı Tarihi: 05 Eylül 2008

8 Ağustos 2008 Cuma

Begonviller ve Lavanta


Taş evler
Lavanta kokuları
Mavi saksılardan sarkan begonviller

Bol etli, bol limonlu leziz midye dolmalar
Tanelerinden süt fışkıran taptaze darılar
Sıcak ekmekli, içinden malzemesi taşan kumrular

Mis kokulu, sıcağı üstünde tarçınlı lokma tatlıları
Sakızlı muhallebiler, kurabiyeler, dondurmalar, Türk kahveleri
Çiçeği burnunda kabak çiçeği dolmaları
Zeytinyağlı enfes deniz börülceleri

Benim yüzümü, saçımı okşayan
Sörfçülerin yelkenlerini şişiren
Değirmenlerinin kollarını döndüren püfür püfür rüzgar

Doğru tahmin Çeşme’deyiz.
Ya da düzelteyim; artık namı çoktan Çeşme’nin önüne geçen Alaçatı’dayız.
Çeşme’ye 5., Alaçatı’ya 3. gidişim.
Ama bu seferki başka, bambaşka.
Burası geçen yaz aynı zamanlarda geldiğim Alaçatı’dan bile daha başka bir yer olmuş sanki.

Her şey basit, yalın ve çok şık.
Süssüz, sade ve birbiriyle uyumlu.
Sakin, ağırbaşlı ve o kadar da huzurlu.

Teferruat eksik ama bütün tam.

Geçtiğimiz Cumartesi sabah 9 civarlarında Alaçatı’dayız.
Bir şehrin, köyün, kasabanın, sokağın yani günün en yakanılası anıdır; herkesin uyuduğu zamanlarda uyanık olmak.
Olduğum yerlerin dokusunu, kokusunu alırım o zamanlarda.
Oraların ruhu ile kendi ruhum arasındaki hissiyatı kurmaya çalışırım. Etrafta zihnimi bulandıracaklar olmadan keyfimce hayallere dalar giderim.
Alaçatı’da bakkallar, köy kahveleri, fırınlar, pastaneler henüz açılmış. Kafeler yeni yeni kepenk kaldırıyor. Mağazalardan ise kısa vadede ses- görüntü alınamayacak gibi. Restoran ve barlara ise daha çoook var, arkalarındaki günü taze kapamışlar zira.

Günün en sevdiğim öğünü; kahvaltı için İmren’deyiz.
Aman Allah’ım o ne kahvaltı...
Günlerdir NESFİT yemekten içim kurumuş. Şimdi masada ziyafet misali uzanan cevizli İzmir tulumu, tam yağlı beyaz peynir, kekikli- zeytinyağlı tarla kokulu domatesler, sızma zeytinyağındaki zeytinler, kütür kütür biberler- bademler, sahanda çift sarılı yumurtalar, ev yapımı reçeller ve kızarmış taze ekmekler boylu boyunca gözüme ziyafet çekince gönlüm şenlendi.
Uzun zamandır unuttukları bir mutluluk yaşadıkları için damağım ve midem zevkten 4 köşe olmuşlardı. Tabi daha dakka birde gösterdiğim bu yeme potansiyelimi aynen devam ettirirsem köşe möşe kalmayacak ertesi gün deniz topu olarak kullanılabilir hale gelebilecektim :-)

Kahvaltıdan sonra odalarımıza yerleşerek plaja gitmek üzere hazırlanarak yola koyulduk.
Zevkler ve renkler tartışılmaz elbette ama bana ve paralel yaşantıdaki birçok arkadaşıma göre
Alaçatı’da plajın tek adresi: ‘Babylon’

Babylon tek kelime ile ‘enfes’ bir mekan.
Dört dörtlük, eşsiz.
Bulunduğu Çark Koy’u zannedersiniz ki Maldivler. Öylesine turkuaz bir deniz, beyaz incecik kristalize kum...
Palmiyeler, çayır çimen yemyeşil.
Geniş, rahat, kocaman minderler tertemiz.

İşletmedeki her ama her şey kusursuz. Hizmet şımartıcı. Elinizi kaldırıyorsunuz, her biri üniversite öğrencisi olan şeker mi şeker garsonlar hemen yanıbaşınıza geliyor. Siz doğrulmadan dahi siparişinizi alıyorlar.
Çiçek gibi, aklı başında, hoş sohbet çocuklar. Zaten 2. siparişten sonra sohbet koyulaşıyor. Vedalaşırken ‘bana da gel, arayı açma bak, oturmaya da beklerim’ diyesiniz geliyor.
Yiyecek alternatifleri daha iyi olamaz. Servis çok hızlı, fiyatlar makul.
Seyyar satıcılardan sadece anlaşmalı oldukları içeri girebiliyor.
Bizim önceleri ‘midyeci bey’ olarak çağırdığımız bir midyeci var ki bence kesin gizli ajan. Normal olamayacak kadar olağandışı bir tip. ‘Pamuk’muş firmalarının adı, baba-oğul ikisi de Babylon’dalar. Cebinde işlemeli ‘Pamuk’ yazan kar beyazı janti bir önlük, sis beyazı bir bermuda ve parmak arası terlikle gezdirdikleri midye tepsileri zannedersiniz ki nadide bir mücevher kutusu.
Mısırcı da onların küçüğü, yani halefleri. Yalnız dikkatimi çekti o parmak arası terlik giymiyor.
Modayı daha yakından takip ediyor.
Bu yazın en büyük salgını, 7’den 70’e herkesin ayağında olan, benim Heidi ayakkabısı dediğim- Crocs’lardan giyiyor, Babylon’daki tüm garsonlarla aynı biçimde.

Midyeci, mısırcı, crocsculardan başka buraya 5 yıldızı hakettiren en önemli detay; fonda çalan harika müzik.
Ne zaman ki tatlı tatlı esen rüzgarda içiniz geçiyor, gözkapaklarınız ağırlaşıyor, okuduğunuz kitap yavaşca elinizden kayıyor o zaman müzik ninni gibi, varla yok arası.
Ne zaman ki çivi gibi suya girip dipdiri oluyorsunuz, elinizde soğuk içeceğinizle rüzgarı ruhunuzdan ciğerlerinize doldurarak evreni kucaklamak istiyorsunuz o zaman kıpır kıpır...

Gün boyunca yiyiyor, içiyor, denize giriyor, şişme iceberg’e kadar yüzüyor, kuma çıkıp crocslarımızı giyiyor, okuyor, uyuyor, uyanıyor, müzik ve rüzgarı kucaklayarak dans edip ruhumuzu temizliyor ve kendimizi harika hissediyoruz.

Hava güzel, su güzel, biz güzeliz.
Günler dolu dolu, anlar yaşanılası...

Akşamları ise ayrı tantana. O daracık, küçücük, arnavut kaldırımlı Alaçatı sokağı birden Oscar geçit törenine sahne sanki... Begonvil kokuları ile parfüm kokuları birbirine karışıyor.
Ünlüler, mankenler, yazarlar, oyuncular, tanıdıklar, artistler, artist olduğunu sananlar... kimi ararsan var.
Yüksek topuklar, yüksek egolar, yüksek gelirli zatlar doğallığın çehresini değiştiriyor.
Avuç içi kadar Alaçatı daha şimdiden 2 farklı dünyaya bölünmüş.
Boy göstermeye gelenler de var, günahlarından kopup gelenler de...
Tatilin içip dağıtmak olduğunu sananlar da, iç huzuruna kavuşmak olduğunu bilenler de...
Bikinisini göstermeye meraklı olanlar da, sörf tahtasında kendiyle yarışanlar da...
Güneş doğarken yatanlar da, kalkanlar da...
Lavantayı tanımadan bu dünyadan göçüp gidecekler de, başını bembeyaz yastığa koyduğunda günün, tatilin, tüm yılın yorgunluğunu lavantanın tazeliğiyle ruhundan arındıranlar da...

Bu kısa tatil bana çok iyi geldi. Yenilendim, tazelendim, sıfırlandım.
Tatile çıkmadan 3-5 saat önce öğrendiğim üzücü haberi Alaçatı'nın rüzgarına bıraktım.
Zaten tatilin güzelliği de bu değil mi?
Daha önce göremediklerini, bilemediklerini keşfetmek; bazen bir lavantanın kokusunda, bazen sabah fırınındaki sıcak ekmeğin dumanında...
Yazı Tarihi: 08 Ağustos 2008 - 08/08/08