13 Kasım 2009 Cuma

Gelecek programda ne var?

Bir sonraki yazımda harikulade bir fotoğraf ve bana çağrıştırdıkları bekliyor olacak sizi.
Şu an kendileri sahibinden gümrük onayı beklemekte :)
İzni çıkar çıkmaz, sıcak sıcak, taze taze burada!

Bence siz o zamana kadar www.fotokritik.com 'a bi göz atın.
Yedigöller'in en güzel mevsimi olan sonbaharda, sonbaharın en güzel ayı olan Kasım'da orada çekilen fotoğraflar hayal sınırlarınızı zorlayacak nitelikte.

Yazılanlara göre geçtiğimiz haftasonu her metrekare başına 5 fotoğrafçı düşmüş.
Birçok farklı gözün vizöründen bu masal diyarını görmek etkileyici.
Sadece...
... ne gerek vardı bilemedim?
Bazı fotoğrafların bu kadar yapaylaştırılmasına?
Bu kadar çok teknik kokmasına?
Adeta robot çizimlere dönüştürülmesine?
Rahmetli Michael Jackson'ın son zamanlarındaki kadar bünyesine insan eli değmesine?

Bilmem...
Belki o da sanat.
Profesyonellerin gözüne bazı kusurlar batıyor ve onları düzeltmek, değiştirmek istiyorlar.
Sonra da bekareti bozulan herşey gibi duracakları yeri bilemiyor, hız limitini aşıyorlar.
Onlar iyi yaptıklarını düşünüyorlar.
Üstelik buna kendileri tamamen inanarak.
Ve bu tekniklerden haberi olmadan başka bir dünyada yaşayan çıplak gözler o aldatmacayı değil de gerçeği görmek istiyorlar.
İşte profesyonel aldatıcılarla, gerçeği yalnızca gerçeği görmek isteyen çıplak gözler arasındaki samimiyet uçurumu böylelikle kaçınılmaz oluyor.
Sonuçta ikisi için de tatminsiz bir dünya yaratılıyor.
Değer mi?
Değer diyene de, ben yokum diyene de...
Ne diyebilirim ki?
... eyvallah.
Saygı duyarım.

Nes, uçuç böcüğüüüü

Yazı tarihi: 13 Kasım 2009

11 Kasım 2009 Çarşamba

Eşrefff, Eşrefff yine yapamadım Eşreffff


Eşrefff, Eşrefff yine yapamadım Eşreffff.
*****
Ne yalan söyleyeyim aklımdan geçmedi değil.
Birbirimize bakmadan, karşımızdaki aynadan gözlerimize takılmış konuşurken bir an için kendimi sana değil de ona teslim ettiğimi düşündüm.
Aynadaki bizi gördüm.
Ben ve omzumun hemen arkasından bana memnun gözlerle bakan o...
*****
Yavaş yavaş tokalarımı çözmeye başlıyor.
Saçıma dokunuyor uzun uzun.
İncitmeden, nazikçe, narince davranıyor.
Kadife kadife tarıyor.
Tarıyor kokluyor, kokluyor tarıyor.
Sanki kendinden geçiyor.
Nasıl da mutlu.

Oysa ben?
Ben vicdan azabından kahroluyorum.
Kahrolmak da ne kelime?!
Ölüyorum, eriyorum...
Herşeyin daha kötü olmasından ölesiye korkuyorum.
Ama yerimden kımıldayamıyorum.
Ona, sahip olduğu tutkuya kızamıyorum.
Sanki mıhlanıp kalmışım.
Lanet olası bir salonda, lanet olası bir sandalyenin tepesinde onun bana yapacaklarını bekliyorum çaresizce.
%100 teslimiyet.
Maktül ve katil...
Dört tarafımız ayna.
Aynalar kaçacak, saklanacak yer bırakmıyor.
Düpedüz ortadayız.
Ben, o ve sadakatsizliğim başbaşayız.
Kendi kendime bakmaya utanıyorum.
Aynada kendimle, gözlerimle başbaşa kalamıyorum.
Kalırsam biliyorum, aklım senin yanına kaçacak.
Kaçınca biliyorum geri gelmesi uzun olacak.

Kahretsin, Allah kahretsin...
Ne işim var benim bu adamın yanında?
Nasıl izin verebildim beni kandırmasına?
Ne demeye beni mutlu ettiğin sayısız günü bir çırpıda silip bir başkasının ellerine teslim ettim kendimi.
Nasıl, nasıll, nasıl yapabildim bunu sana Eşref!
Hangi akla hizmet kabüllendim bu adamın üzerimdeki hegomanyasını?

Şimdi bir yabancıyla, kendimin bile tanımadığım duygularımla yalnızca;
Siyah ya da beyaz
Güzel ya da çirkin
Doğru ya da yanlış
İhtiras ya da yanılgı olabilirim
Ama hepsinin sonunda derin ve telafisi olmayan bir biçimde pişman olacağım.

Şahsiyetsizliğimi aynada yakalayan gözlerim başka şeyler de görmeye başladılar: 
Alnımın orta yerindeki bir yaradan çıkıp beni kemirmeye başlayan karıncalar.
Milyonlarcası alnımdan, şakaklarımdan, yanaklarımdan geçerek boynuma indiler.
Boynumdan omuzlarıma geçiyorlar.
Aynada kendi gözlerimi, arkamdan saçlarıma dokunan bu yabancı adamı, tüm bedenimi yemeye hazırlanan sayısız karıncayı ve hepsinin arkasında, boyutsuz bir uzaklıktan bize bakan seni görüyorum Eşref!
Kollarını göğsünde kavuşturmuş hiç konuşmadan bize bakıyorsun.
Her zamanki gibi derin derin!
ama bu sefer incinmiş...
bana kırılmış, yüreğinle birlikte bakışların da uzaklaşmış.
Ordasın ama gitmişsin.
Şimdi ordasın ama bir daha olmayacaksın.
Biliyorum bu ihanetimi hiç kabullenmeyeceksin.
Oysa, oysa...ben seni aldatmayı hiç istememiştim
Oysa ben senin prensesin olmayı ne çok sevmiştim Eşref!
*****
Ot gibi yaşıyoruz ottt.
Bitkilerin kökleri var.
Toprakta.
O kökler sayesinde uzuyorlar.
Belli periyotlarda da, onları budamak gerekiyor.
Değil mi ama?
*****
İyi ama insanlara ne oluyor?
Sürekli toprağa kök salmış bitkiler misali budanmak, kırpınmak gerekiyor.
Her ay, her ay, her ay ödemesi aksamayan faturalar gibi başımıza bela oluyorlar.
Dursanıza durduğunuz yerde!
"Sevgili saç diplerim,
Bu ay hem kredi kartı ekstrem hem de faturalarım çok yüklü geldi.
Biraz insaf edin de bu ay uzamayın olmaz mı?"
Yemezler...
Olmaz.
Olmuyor.
Daha ne olduğunuzu anlamadan bir bakıyorsunuz cırt diye bir ay geçivermiş.
Ve siz bir ay önce kuaförünüze verdiğiniz maaşınızı hatırlayınca sinirden Ayşe teyze cıırrrttt misali orta yerinizden...
Ama böyle de dolaşılmaz ki.
Bu bakımsızlık hasta eder insanı hastaaaa.
Sabah aynadaki görüntünle kavga edip durursun.
O sabah, o gün ve kuaföre gidilene kadar geçirilen tüm günler dünyanın en çirkin kadınısındır.
Yağmurdan korunmak için saçak altında ezilip büzülerek yürümeye benzer hallerin.
Ta kiiii
Kendini en güzel, en mutlu ve en ait hissettiği o yere, o adama, bir rulo parlak aliminyum folyeyle sarılmış, krepelenerek 5 kafaya çıkmış saçlarına kavuşana kadar.
Herşey bittiğinde kesime, renge, föne, karşındaki aynadan sana göz kırparak bakan dünyanın en güzel kadınına ve tam arkanda duran kuaförüne aşık olana kadar ;)

Sevgili kuaförüm Eşref,
İçin rahat olsun. Yukarıda yazdıklarım bugün yaşadığım bir andan yola çıkarak yarattığım bir mizansenden ibaretti. Şu an saçlarım feci durumda olsa da, sen İstanbul'da ben Ankara'da ayrı ayrı yaşasak da tüm sadakatimle sana kavuşacağım günü bekliyorum.
Ben seni hiç aldatmadım, aldatmayı hiç sevmem ;)))

Sevgili Beyler,
Kadınlar kendilerini güzel ve iyi hissettiren adamlara sonsuz bir sadakat ve aşkla bağlıdırlar.
Ama ah o aşk!
Nasıl da duru, kör edici ve fedakardır.
İşte bir tek o zaman geri kalan herşey teferruattır.
Bilir misiniz? ;)


Nessss, the Saç insan

Yazı tarihi: 11 Kasım 2009

10 Kasım 2009 Salı

Aşk Üzerine- Alain de Botton

Sevgili Okur,
Biricik okur, pıtırcık okur, ufacık tefecik, içi dolu turşucuk okur,
İşte alanen sana söylüyorum:
Kral Çıplaakkk!
Vallahi de çıplak billahi de çıplak!

Şiştim, şiştiiim, Beyaz'ın Hüsmen Ağa'sından beter şiştim.
Okuma hızım ilkokul 1 düzeyine indi.
Normalde aynı zamanda en az üç kitap bitirebilecekken şimdi okuduğunu anlamama, cümle başına dönüp bir daha okuma ve yine anlamama, olmadı paragraf başına dönüp yine anlamama o da olmadı sayfa başına dönüp komple salaksiyon durumlarına hasıl olma seanslarını yaşadım defalarca.
Tamam oldum olası aşktan meşkten çaktığım yok, kazara biinnndddeeeee bir kıyıma köşeme çarpsa Marmara depremi yemişten beter olup kafa göz darmadağan kalakalıyorum ama öğrenmenin yaşı yoktur...
...dedim kendi kendime, nokta.
Praktikte ikmalde bile sınıfı geçemiyorum ya bare işin teorisini öğreneyim gerçek hayatta değil ama bir gün "Kim beşyüzbin ister?" yarışmasına falan katılırsam öğrendiğim bu bilgileri cebimde taşıyım, genel kültür yapayım hiç olmazsa diye gittim aldım kitabı.
Sen çapını bilmeden ne diye boyundan büyük işlere kalkışırsın a kuzum?!

Lafı uzattım di mi?
Şimdi kitabın ve yazarın adını duymaya hazır mısınız?
Sıkı durun geliyooorr :
"Alain de Botton- Aşk Üzerine"
Ne afilli değil mi?
I-ıh değil.
Hem de hiç değil.
Yarabbim, o ne zulüm öyle.
Daha önce 2 Alain de Botton kitabını aynı afil sevdamdan elime almış, yanlış hatırlamıyorsam daha onuncu sayfaya gelemeden olay yerini ışık hızıyla terk etmiştim.
Bu yüzden bu sefer annelerin iştahsız çocuklarının tabaklarının başındaki kararlılıkla kendime ultimatom verdim:
"Bu kitap bitecek! Kitap bitmeden masadan kalkılmayacak!"
Poffff.
Al sana ultimatom.
Bir ultimatom alana yanında bir roketatar bedava. Zira bu ultimatomla kendini en yakın gezegene uçurmak isteyeceksin.

Efendim, dost acı söyler: sayın kralımız -Alain de Botton- bu kitabında bayıklığın doruklarına çıkmış.
Konu yerlerde sürükleniyor. İki satır okuyana kadar içinize fenalıklar basıyor, darallar geliyor, böbreğiniz dalağınız şişiyor, kaşıntılar basıyor, pul pul deriler döktürüyorsunuz.
Kitapta sevgili yazarımızın aşık olduğu psişik Chloe arızanın önde gideni.
Zaten öyle bir kadın Adriana Lima bile olsa ona aşık olan adamın aklına turp sıkmak gerekir.
Neyse bunlar başlıyor aşk yaşamaya.
Adam gel-gitli. Kadını bir seviyor kul köle oluyor, bir gıcık oluyor her hareketi batıyor.
Bi başının tacı yapıyor, bi tripler atıyor.
Kadın da pek farklı değil. O da heyheyli.
Olmadık şeylerde ağlama krizlerine giriyor. Adamı çok seviyor ama yine de 3 yaşındaki şımarık ve kaprisli bir kız çocuğundan farklı davranmıyor.
Tüm bu dönem yaşadıkları -sözümona yoğun- duygu haritaları Aristo, Marx, Nietzsche, Wittgenstein, Tolstoy, Stendhal ve Freud'un bakış açıları ve teoremleriyle açıklanıyor.
Ki bu da bir aşk kitabını fazlasıyla felsefe/psikanaliz vs.ye boğduğu için başlıbaşına sıkıcı kılmaya yetiyor.
Bu nadide aşk kitabından başka Alain de Botton'un en çok satan kitapları arasında "Felsefe'nin Tesellisi" adlı kitabı var ki oradaki felsefe dozajı sebebiyle şahsen ben almayım, alana da mani olmayayım demek istiyorum.
Bununla birlikte kitap bütünüyle bana hitap etmediyse de Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekir.
İngilizce'den çeviri olmasına rağmen dili oldukça akıcı, gündelik hayatın içinden ve kolay anlaşılır şekilde.
Bunda da yüksek entellektüel birikimine hayran olduğum Ahu Antmen'in çeviriyi yapmış olmasının yadsınamaz bir payı var.
Aaa, Sezar'ın hakkı demişken: bu kadar kasmasına rağmen tek satır atlamadan okuduğum ilk, tek ve muhtemelen son Alain de Botton kitabı olan Aşk Üzerine'yi huzurlarınızda kayıtlarıma geçirmek istiyorum :)
Yalnız ufak bir sorunumuz var.
Dengesizler kraliçesi Chloe benim şirazemi de kaydırdı sanırım.
Şu an bu entel dantel Alain de Botton eleştiri satırlarını yazarken arka fonda "Nefes: Vatan Sağolsun" filminden endirekt şekilde beynimin sağ lobuna giriş yapan "Götür beni gittiğin yere(Sensiz ben nefes alamam ki)" şarkısını yüzüncü kezdir dinliyorum.
Sonunda kendimi GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizma)'nın önde gideni yaptım;
gidildi hiç çekinmeden büyük bir heyecanla D&R'dan Best of Emrah cd.si alındı :-ooo
Ssshttt, konu kapanmıştır, yorum yapanı anında block'larım ona göre, demedi demeyin :-PP

Nessss, the GDO


Aaa az kalsın adet edindiğim üzere kitabın arka kapağını eklemeyi unutuyordum:

"Alain de Botton, insanoglunun yasadigi en yogun duygunun haritasini Aristo, Marx, Nietzsche, Wittgenstein, Tolstoy ve Stendhal'in rehberliginde çikartiyor. Yazarin hinzir, duyarli, gerçekçi ve bilge kaleminden askin tetikledigi ruh halleri birer birer dökülüyor. Bize çok tanidik gelen bu ruh halleri, derinlikleri, çeliskileri ve sirlari ile karsimiza çikip aska dair söylenen, düsünülen ve yasanan her seyi aydinlatiyor.

Seyahat etmenin inceliklerinden sonra sira asik olmanin zorlu, ancak bir o kadar da keyifli anlari ile tanismaya geldi."


Yazı tarihi: 10 kasım 2009

7 Kasım 2009 Cumartesi

Haftamın Şarkıları

Unuttuğum birşeyi farkettim bugün.
Hayli zamandır ayın şarkısını seçmiyorum.
O kadar çok müzik dinliyor ve ruhumu müzikle besliyorum ki zaten "ayın şarkısı" benim gerimde kalan bir kıstas oldu.
Haftanın, hatta günün şarkısını seçmeliyim ben.

Hadi şimdilik haftalık seçimlerle yetinelim. Fakat uzun süredir seçimi açıklamadığım için bugün bir tane haftanın şarkısı bir tane de listeme kontenjandan giren şarkı seçiyorum.

Bu haftaki seçimimde bir istisna yapıyorum üstelik. İlk kez Türkçe şarkılar seçiyorum.
İlki Sezen Aksu'dan "Biliyorsun"
Hadi gelin dinleyelim birlikte aşağıda yazdığım sözlerini de mırıldanarak:
http://www.vtunnel.com/index.php/1010110A/b2368b163adc5a7964c50d062c2dfeaeeae57147a3adda471a254e3c9581571b031bb4640aced13518410

Biliyorsun
Hayat bazen öyle insafsız ki
Küçük bir boşluğundan yakalar
Hissettirmez en zayıf anında
Seni ta yüreğinden yaralar

Ellerin kolların bağlansa da
Başında kasırgalar kopsa da
Sen tüm gücünle karşı koysan da
Seni acımasız sevdaya salar

Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun
Beraber olamayız benim gibi biliyorsun
Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım
Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun

Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun
Beraber olamayız benim gibi biliyorsun
Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım
Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun

Haklısın biraz geç karşılaştık
Oysa hiç konuşmadan anlaştık
Bazı şeyler var ki söylenmiyor
Biz senle sözleri susarak aştık

İnsan acılarla kıvransa da
Ve o aşkta bir daha doğsa da
Dünyasını yeniden kursa da
Düşler ve gerçekler ayrı ayrı yaşar

Sen de benim kadar gerçekleri görüyorsun
Beraber olamayız benim gibi biliyorsun
Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım
Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun

Söz-Müzik: Sezen Aksu

* Bu ilk şarkımda dağılmışspor vaziyetlerine gelmediyseniz gelin ikinci şarkıyı dinleyelim.
Üstüne bi de bunu dinleyince dağılacağınız garanti :-P
İkinci şarkım "Nefes" filminin kontejanından listeme giren Emrah'ın "Götür beni gittiğin yere"(Sensiz ben nefes alamam) şarkısı.
Sakın ola burun kıvırmayın. Önyargınızı koyun kenara. Önce buyrun bir dinleyin, birşey kaybetmezsiniz, beğenmezseniz de kalıbınızın dışına çıkmış olursunuz, fena mı?
Zaten "Nefes"i izlediyseniz son sahnedeki bu şarkıya tutkuyla bağlanmamanız mümkün değil!
http://www.vtunnel.com/index.php/1010110A/2e70ef10857eb220b327c61a2dac6281da712ecbcdd900327a1c95231312f5da58bbb1f49b1b702e18720

Götür beni gittiğin yere

bu aşk böle bitemez
bırakma terk etme beni
atma beni ölümlere
atma beni zulümlere
götür beni gittiğin yere

sensiz ben nefes alamam
buralarda hiç duramam
tek başıma yanlız kalamam
senin kokunu özlerim hep yollarını gözlerim
götür beni gittiğin yere

aşkındır beni yaşatan beni hayata bağlayan
atma beni ölümlere atma beni zulümlere
götür beni gittiğin yere
sensiz ben nefes alamam
buralarda hiç duramam
tek başıma yanlız kalamam
senin kokunu özlerim hep yollarını gözlerim
götür beni gittiğin yere

Söz-Müzik: Emrah

Yazı Tarihi: 07 Kasım 2009

5 Kasım 2009 Perşembe

"Nefes: Vatan Sağolsun"

Oyy, oyyy, oyyyy.
Ben ne yaptım?
Yaktım yaktım, kavurdum kendimi.
Bile bile başıma gelecekleri kendi ellerimle kendimi ateşe attım.
Bile bile lades dedim, göre göre yağlı ipi boynuma geçirdim.
Ama bu bana az bile!
Böylesine man kafaya az bile bu!
Beter olayım beter!!!
*****
"Nefes: Vatan Sağolsun" filmi 3 haftadır vizyonda.
Yer gök inliyor "Nefes, Nefes..." diye.
Köşesinde filmi yazmayan köşe yazarı kalmadı.
Gazeteler sürmanşet...
Gün geçmiyor ki bu filmle ilgili yazılmış bir habere rastlamayalım.
Vizyona girdiği 17 Ekim'den bu yana her gün izlenme rekorları kırıyor.
Sokakta konuşuluyor, televizyonda tartışılıyor; ana haberlerde, talk-showlarda, magazin programlarında, internet sitelerinde, bloglarda, forumlarda, okullarda, telefonlarda, otobüslerde, kaldırım aralarında, berberlerde, barlarda, kafelerde, restoranlarda, kadınların Behlül'le Bihter'i konuştuğu altın günlerinde bile!
Genci, yaşlısı, kadını, erkeği, askerlik çağındaki, militaristi, anti-militaristi, milliyetçisi, cumhuriyetçisi, demokratı, halkçısı, sosyalisti, Türk'ü, Kürt'ü, Laz'ı, Çerkez'i, Alevi'si...
Tüm parti başkanlarından tutun da Genel Kurmay Başkanı'na kadar gidildi film izlenmeye.
Akın akın...
Türk ordusunun Genel Kurmay Başkanı diyorum, daha ne olsun yuhhh!!!
*****
Ama sen ne yaptın?!!!
Filme gitmek yerine odun hatta kalas kalınlığındaki kafanın dikine gittin.
Taş yok yok beton yığını olmuş kalbinin korkaklığına yenildin.
Ayyuka çıkmış bencilliğinle bezenmiş zayıf şahsiyetinin gölgesine sığındın.
Bir ödlek gibi!!!
Filmi izlemekten kaçtın.
Şekersin ya erirsin sandın.
Onun yerine kafanı örümcekler bağlasın istedin.
İte kaka kendini götüren ruhunu daha fazla cendereye sokmak istemedin, bakk bakkkk!

Yazıklar olsun yazıklar!
Şaşılacak şey.
Söyleyecek laf bulamıyorum.
Evet farkındayım; utançtan yerin dibine girdin, yüzün kıpkırmızı oldu.
Ama ah! Bilmez misin ki olgunlaşmalar, kişilik şekillenmeleri tam da böyle oluşuyor;
yerinde oturup ahkam kesmekle değil,
üzüleceğini bile bile hayatın içine atlamakla...
Edepsizliğini anladığında yüzünü kızartabilmekle.
Hatanı farkettiğinde bunu kabüllenerek itiraf edebildiğinde...
Ve artık söyleyecek lafın kalmadığında yeri bilenlere bırakmayı öğrendiğinde...

Şimdi söz Haşmet Babaoğlu'nun:

http://sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2009/11/02/seyircinin_de_nefesini_kesen_film

Seyircinin de nefesini kesen film!

"Nefes" filminin son jenerik yazıları perdeden geçti.
Salonun ışıkları yandı.
Kimsede çıt yoktu. Nefesimiz kesilmişti.
Neden sonra gövdemizi ağır bir torba gibi sürükleyerek çıktık.
Karnımız aç! Bir restorana oturduk.
Ama filmin etkisi öyle çöreklenmiş ki, ne içimizin ne de ağzımızın tadı kalmış!
Baktım, biz erkekler yine de çabuk toparlandık. "Gerçekler böyle işte!" havasıyla idare ettik.
Ama kadınlar için kolay değildi. Boğazlarından hiçbir şey geçmedi. Burunlarını çekip durdular.

***

"Nefes-Vatan Sağolsun" için türlü çeşitli yorumlar yapılıyor medyada.
Herkes sinema dili açısından çok iyi ve alabildiğine gerçekçi bir film olduğunda anlaşıyor da...
Kimisi militarist buluyor; kimisi alttan alta anti-militarist mesajların öne çıktığını iddia ediyor.
Kimileri "yeterince milli bir dik duruş" sahibi olmadığı için bozuluyor filme; kimisi "kadınlara karşı ayrımcı" bir film olduğunu söylüyor.
Bunlar ayrıca tartışılır.
Ama insanların filmi izledikten sonraki ruh halleri de analiz edilmeli.
Çünkü filmin öyküsü kadar çok şey anlatıyorlar.
"Nefes" seyircisi için küçük çaplı bir "aydınlanma" filmi!
Binlerce metre yüksekte, kar fırtınası altında bir sınır karakolunda "vatan sağ olsun" diye görev yapmak, şehirde sıcak yataklarındakilerin kafalarından geçenlere hiç benzemiyor.
Bu gerçeği filmin her sahnesinde görüp anlamak çok insani, çok basit ama çarpıcı bir "aydınlanma" durumu...

***

"Nefes" bir tavrın filmi değil. İnsandan yana bir tereddüdün filmi...
Savaşın tam ortasında durup düşünmeye başlamanın...
Artık sadece intikam almaya odaklanmış yüzbaşının karısına yazdığı mektupta "vatan sağ olsun diyeceğim ama vatan sensin" deyişinde (bir sürçme mi) belirginleşen tereddüdün filmi...

***

Hepsi bir yana...
Ah o şarkı!
Filmin sonundaki... Yazılar başlarken araya giren sahnedeki şarkı...
Küçük Emrah'ın o şarkısı...
"Sensiz ben nefes alamam" yok mu?
O şarkı ve o sahne yaktı kavurdu içimi. (Sırf o sahne için bile yönetmen Levent Semerci ve oyuncuları ayrıca kutlamak isterim.)
Ve... Ne haksızlık!
Filme adını veren bu şarkıdan nedense medyada pek söz edilmiyor!

http://www.vtunnel.com/index.php/1010110A/ecbc83adfa3074953bef447122a1db060684d58fe95240e92ec56c8aad9af091f687996c21a67d5118696

Yazı Tarihi: 06 Kasım 2009