29 Kasım 2009 Pazar

Boynuzlu Kopek

Nazli Ilicak`in Sabah gazetesindeki kosesinden eglenceli bir alinti:)

http://sabah.com.tr/Yazarlar/ilicak/2009/11/29/boynuzlu_kopek

Boynuzlu köpek

Temel bir gün keçinin boynuna tasma takmış gezdiriyormuş. Arkadaşı Dursun yolda onu görüp sormuş:
- Ula Temel napiysin?...
- Ula cörmiy misin Çöpegimi cezdurayrum Dursun kardesim...
- Ula Temel bunun boynuzlari var...
- Valla ben onin özel hayatina karismayrum.

Yazi Tarihi: 29 Kasim 2009

25 Kasım 2009 Çarşamba

Kış mı gelmiş be usta?

Benimkisi biraz fazla köşeli ya zaman aldı düşmesi.
Jetondan bahsediyorum canım işte, bildiğiniz çil çil para sarı jeton.
Yeni farkettim; mevsimlerden kış gelmekteymiş.
(Ünlem işaretini kasten koymadım, sizi yönlendirmiş olmayı istemem)

*****
Güneş olup açtım ben bu yaz.
Dalgaların ucundaki köpüklere öykünüp kendimi yakaladım sonra da yıkadım az biraz.
Beyaz beyaz...
Tertemiz, taptaze, ışıl ışıl yenilenip kabuklarımdan kurtuldum bu yaz.
Herşeyin tadına daha çok vardım;
Dinlemenin, beklemenin, kavuşmanın, özlemenin, özlenmenin, kendimin ve kendimden çıkmanın...
Müjdeler olsun!
Yollarda yürürken vitrinlerin camına, arabaların aynasına bakıp bakıp kendime gülümsedim.
Göz kırpıp, caka sattım.
Yanık tenim, ışıltılı saçlarım, renkli straplez 34 beden elbislerim hoşuma gitti, gitti ki ne gitti be usta!
Harika şarkılar dinledim, hislendim, yazdım, kendim yazıp kendim ağladım belki de ilk kez mutluluktan.
Okudum, bol bol okudum.
Bir tarafımla da bir hayatın mücadelesini verdim.
Kimi zaman güçlendim, yüzüm güldü, umutlandım.
Kimi zaman pes etmenin eşiğine geldim; yalnızlaştım, hüzün yerleşti gözlerime
Kendimle konuştum, kendime kızdım, bir küsüp bir barıştım.
Biraz atışıp, biraz takışıp sonra kendime kıyamayıp bağışladım.
Biraz savaş biraz barış biraz suç biraz ceza.
Herşeyimle kendimi sevdim yine de, sevmek ki ne sevmek be usta!
Yıllardır gittiğim Alaçatı'da ilk kez cennete girdim ben bu yaz.
Buz gibi denizde yüzüp, rüzgarında sarhoş oldum.
Sahilde yürüdüm ayağıma taşlar batmadan, sabaha karşı uyudum gecenin ne zaman geçtiğine bakmadan.
Offf bu yaz...
Öyle bir yazdı ki sanki daha önce hiç olmamıştı ayaz.

Bu yaz öylesine sıkı çelmeler attım ki hayata...
Ne yapacağını şaşırttım.

Öyle bir tavır peydah oldu ki içimde...
....bu bana yeter işte!
....Yeter bana bunlar!
Bundan sonrası yok, dense hani...
Nokta konsa...
İtiraz etmem sanki!
... Bana yeter bu güzel yaz
.. Bu muhabbet yeter bana!
Hani bir odaya, bir hücreye kapatsalar...
Bir daha asla buradan çıkmak yok deseler...
Sesimi çıkarmazmışım gibi...
Sanki bu günlerimin anılarıyla idare edebilirmişim gibi...
Ama bir dakika!
Bir dakika!
Alaçatı'da bir akşamüstü daha bekliyor olsun beni!
Tek bir akşam daha...
Geleceğe dair hayaller kuracağım muhabbet dolu bir yaz ikindisi mesela...
Ya da Alaçatı Pazarı'nda yenilen bir şeftalinin tadı olsun damağımda
Çardakta sırt üstü uzanıp yıldızlara baktığımız bir gece daha...
O zaman bu bana yeter işte...
*****
Bu aralar hangi mevsimdeyiz?
Hava sıcak mı soğuk mu?
Güz yağmurları ne ara bitti?
Tüm bunlardan haberim yok!
Diyorlar ki yıldızlar kayıyor, soğuklar bastırıyor, kara kış kapıda.
O zaman anlıyorum ki yaz da anılar da uzaklaşıyor, flulaşıyor.

Yağacak beyaz karları izlerken düşüneceğiz, özleyeceğiz, neyi özlediğimizi bilmeden.
Ve ardından bir yaz daha usul usul gelecek be usta!
Kim bilir yeni yaza nasıl gireceğiz?
İlle de değişeceğiz, değişeceğiz de ne olacak, daha mı iyi olacak sanki be usta?

Nes, the Usta

Yazı tarihi: 25 Kasım 2009

24 Kasım 2009 Salı

Zeynep Lal'e

Zeynep Lal'im, güzel kızım...
Bugün haberini aldım.
Ne kadar güncel ne kadar değil bilmiyorum.
Öylesine üzüldüm, öylesine seni içimde hissettim ve dua ettim ki ifadesizliğime ve uzaklığıma çaresiz kaldım. 

Duydum; hastalanmışsın.
Körolası virüsler senin minik bedenini seçmiş.
Sınava tabi tutmuşlar seni.
Hiç canını sıkma tatlı kızım, eminim atlatacaksın, eminim çok iyi olacaksın.
Belki de çoktan iyileştin bile.
 
Zeynep Lal,
Öyle masumsun ki henüz bilmiyorsun;
Biz kızlar; mikroplar, virüsler ve zararlı binlerce yaratık tarafından çok sık kuşatılır, şiddetle yere serilmeye çalışırız.
Bunu bilesin, hep sağlam durasın.
Onlar en zayıf anında ince ince derinlerine sızmaya çalışırlar.
Sen tüm saflığınla doğruluğuna inanıp, derinlerini açtığın ilk anda da en sarsıcı virüs gelir oturur şahdamarının tam üzerine.
Kesip atsan sana yazık.
Tutup saklasan yine sana yazık...

Sakın bırakma kendini prenses.
Dirayetli ol.
Hastalığın senden olduğunu aklının ucuna bile getirme.
Virüsler seni seçmiş olabilir. Bağışıklık sistemine yumurtalarını bırakmış olabilir.
Onlar seni zehirlese de, unutma ki panzehirlerin kudreti birtek senin içinde.

Güzel kızım, kınalı kuzum,
Belki bu hastalık seni yataklara düşürdü.
Ateşler içinde cayır cayır yaktı.
İçine kaldıramadığın bir ağırlık oturttu ve soluğunu daralttı.
Daha dün neşe içinde babanın sihirbazlıklarını seyrederken bugün yatağının başucunda sana niye böyle solgun ve durgun hallerde, kırmızı gözlerle baktığını anlamaya çalışıyorsun.

Sen onun bitanesisin.
Sen onun en kıymetlisisin.
Sen onun biricik Zeynep Lal'isin.
Baban seni gözünden sakınır.
Hiçbir şeyin sana zarar vermesine izin vermez.
Hem bak kumsaatini ters çevirdim.
Kumlar terse döner dönmez pembe kanatların, prenses tacın, sihirli asan ve güzel tütünle oyun oynayacaksınız.
Belki babana bir büyü bile yaparsın.

Hadi güzel melek, hadi sıkı dur, hadi iyileş!
Gel tut elimden, otur kucağıma, dualarımla ve benle bütünleş...


Yazı tarihi: 24 Kasım 2009

23 Kasım 2009 Pazartesi

Hayatın türlü dalavereleri ve sonsuzluğu

2012 filmini henüz beğenen çıkmadı zaten bu saatten sonra izleyen birinin "ben beğendim, süper bir filmdi" demesi için sıkı bir anarşist olması gerekiyor.
Haşmet Babaoğlu kıyamet fikrinin insanları neden bu kadar heyecanlandırdığını yazmış:
"Kötülük karşısında ne zaman mutlak biçimde çaresiz hissetsek kendimizi... Ne zaman dünyadan umudu kessek... Alttan alta karanlık bir dilek büyür içimizde: Kopsun kıyamet, bu kahpe dünya altüst olsun!"


Ayşe Arman akut üyesi, endüstriyel dağcı Serkan Kaya'yla röportaj yapmış. Soruyor:
AA:"Bu işin hayati riski yok mu? Korkmuyor musunuz? Adrenalin falan?"
SK: " Bir kere 100 metre yanıma yıldırım düştü. O hakikaten kötüydü.Düşmekten beterdi. Müthiş bir ses ve ışık. Aynı anda elektrik çarpması gibi bir şey oluyor, öldün zannediyorsun, sonra nefes aldığını fark ediyorsun. Burnuna yanık kaya kokuları geliyor. Yaşadığım en dehşet şeydi, ama sonra üzerini silkip ayağa kalkıyorsun, yola devam ediyorsun...
Yapacak birşey yok. Hepimiz sonunda öleceğiz, bir bardak su içerken de boğulup ölebilirim."


Melike Karakartal "Nyotaimori" geyiğini(çıplak kadın üzerinden suşi yeme) harika bir anlatımla ti'ye almış.
Hikayenin hijyen tarafına takmış ve böyle bir hadiseye prim veren erkeğin kafasına oklava indireceğini belirtmiş. Alkıışşş benden :)
Yazının tamamı çok eğlenceli, okumak isteyenler aşağıdaki link'e buyursunlar:
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13004520&tarih=2009-11-21

"Mavi Senfoni" adlı tablosu 2.2 milyona satılan Burhan Doğançay olay oldu.
Resmi alanın Murat Ülker olması açıkçası beni fazlasıyla şaşırttı.
Bu rekor satışla, çağdaş Türk resmi büyük bir sıçrama yaptı.
Koleksiyonerlik prim yapmaya ve bugünün en iyi yatırımının "resim" olduğu konuşulmaya başlandı.
Türkiye'deki rekor halen Oryantalist Osman Hamdi Bey'in 1906 ve 1907'de 2 farklı versiyon olarak çizdiği "Kamplumbağa Terbiyecisi"nde.
1906 versiyonu 2004 yılında Pera Müzesi'ne Türk resim sanatında bir esere verilen en yüksek fiyat olan 5 mioTL'ya satıldı.(2009 değeri 10-15mioTL)
1907 versiyonu ise Belma Simavi Koleksiyonu'nda.
Ayşe Kulin'in "Tek ve Tek Başına Türkan" adlı kitabını biran önce okumak için ölüyorum. Türkan Saylan'ın ömrü boyunca yaşadığı zorlukları öğrenince insan kendinden utanıyor. Bana sunulmuş bu şahane hayatımdaki tamahsızlığımın tokadını yüzüme atmak için kitabı su gibi okumak gerekiyor, anlaşıldı.
Şu an okuduğum Paulo Coelho'nun "Kazananlar Yalnızdır"ına kuma geliyor anlaşılan...

Daha 3-4 hafta önce şu haberle yatıp kalkıyorduk:

"Düşünebiliyor musunuz, bir adamla 14 yıldır evlisiniz, birliktesiniz, çılgınlar gibi aşıksınız, dışarıdan algılanan imaj öyle ama sonra bir gün öğreniyorsunuz ki, adam sizi bunca yıldır aldatıyor.
"İnsan kondurmak istemezse kondurmuyor” diyor, “Kimse beni uyarmadı. Bir de çok ilgili davranıyordu, en değerli varlığıydım, hep el üstünde tutuyordu. Evet, şüphelendiğim oldu. Ama hep inkâr etti. Her seferinde ona inandım. Belki de işime geldi. İnsan düzeni devam ettirmekten yana oluyor, hele çocukları varsa. Ama bir yere kadar..."
Şahane eğitimi, şahane fiziği, şahane anneliğiyle müthiş bir “vitrin”, bir erkeğin yanında taşımaktan gurur duyacağı bir varlık..."

Evet bildiniz Eren Talu ve Defne Samyeli hadisesi. Sahi n'oldu onlar, boşandılar mı?
Aldatan erkeklerin durumu bence bir tür ruh hastalığı, psikiyatrlık.
Mide bulandırıcı!
Görünce kusmak istiyorum!

Psikiyatrlık demişken:
Hipotalamus, limbik sistem ve ön loblarda olan hasarlar, aşırı saldırganlık ve vahşete sebebiyet veriyormuş, bunu da bugün öğrendim. Bizim ülke toptan ağır hasarlı desenize!

Bu ilginç bilgiden gelelim komiğe...
Dizi izliyor musunuz? Yok öyle "Ezel", "Aşk-ı Memnu" falan değil. Ecnebi ve yüzonaltıbinsekizyüzkırksekiz bölüm sürenleri kastediyorum. Onların manyağıysanız yandınız. Hergün bir öncekinden daha popüler bir dizi furyası peydah oluyor. Hayır insan işi gücü bırakıp 7*24 dizi seyretse bile yetişemez. Bunun tuvaleti var, yemeği var, uyuması var.
De ki yetiştiniz o zamanda gözlerin biri "kalk gidelim, diğeri halt yeme otur" der!
Gündemde çılgınca bir "Flash Forward" olayı dönüyor. Benim afagan takımım o kadar TV karşısında oturmaya müsait değil ama ucundan azcık seyretmeyi deneyeceğiz bakalım.
Yılmaz Özdil'den sonra izlediğim favori köşe yazarı Kanat Atkaya Flash Forward'la ilgili harika bir yazı yazmış.
Henüz okumadıysanız mutlaka okuyun derim. Ben gülmekten koptum okurken, arşivime aldım bile :D
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12984952&yazarid=25&tarih=2009-11-19

Şimdiiiii efendim sanki bana "böyle de eften püften, ortaya karışık bir yazı olur mu?" diye sorduğunuzu duyar gibiyim.
Yahu boşveriiin, hayatı bu kadar ciddiye almayın... Onun rahat, neşeli, boş anları da vardır, olmalı.. Bunu hem söylemek, hem uygulamak lazım gelir.
Yoksa benim gibi duygu budalısı, hop terelleli moduna doğru emin adımlarla yolalan biri olur çıkarsınız. Hep birlikte biraz hayatın içine daldık, fena mı oldu?
Madem birlikte girdik bu dalışa o zaman size bir itirafta bulunmam gerek:
Bu budalalığım hafiften işe yaramaya başladı galiba.
Sanırım büyümekteyim.
Üstelik şaşılacak şey evet, laf dinlemeye bile başladım.
La havle başımıza her an taş yağabilir. Kaçılıın!

Budalalık kendinden başka birine inanıp, sevmekle başlıyor.
Biliyorum sevginin/aşkın karşıtı nefret değil.
Ama ah! Budala ben mi yoksa söz dinleyen ben mi bu nefreti tanımaya başlıyor işte onu henüz bilemiyorum.
*****
Bugün babamın bana ve bu hayata veda etmeden sonsuzluğa gidişinin 6. yıl dönümü.
Oysa ne çok sevgi vardı içinde, ne çok severdi beni.
Böyle küt diye gideceği hiç aklıma gelmezdi.
Yakıştıramadığı durumları kabüllenemekte güçlük çekiyor insan.
Bocalıyor, afallıyor, dümdüz oluyor.
Allak bullak kalıyor.
Cayır cayır yanıyor.
İçini soğutacak birşey için didiniyor kavrula kavrula.
Olmuyor, olmuyor, olmuyor...
Herşey nafile.
Hepsi palavra!
Sadece saçmalıyor.
O anda bir taş yutmuş gibi oluyor...
İçi ufalanıyor.
Bir şey kopuyor bedeninden.
Sanki biri elini içine sokuyor ve ciğerini söküyor alıyor.
Kolu, bacağı gidiyor...
Öyle hissediyor.
Öyle kalakalıyor.
Eksiliyor.
Bir daha hiç tamam olamayacağını düşünüyor.
Ve üzerinden sayısız gece kararıp gün ağarsa da hesaplaşması, sorgulaması, acısı bitmiyor.
İşte böylesi bir düellodan sonra hiçbir terkediş, hiçbir sevilmeyiş, hiçbir yanlış seçiş, yalnız kalış koymuyor.
Ne koyması be baba, dokunamıyor bile!
Anlatabiliyor muyum?


*****
Mekanın cennet, ruhun şad olsun babam.
Huzur içinde ol, ben iyiyim, büyüyorum!

Sizin hiç babanız öldü mü?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreyya

Yazı tarihi: 23 Kasım 2009-2003

20 Kasım 2009 Cuma

B.O.K.'lar ve frenkgiller

Efendim, başlığı okur okumaz yüzünüzü buruşturduğunuzu görür gibiyim.
Durun durun hemen ekşimeyin, açıklamama müsade ediniz.
Malum bugünlerde gündem çok karışık.
GDO'lardı, açılım-açamayalım'dı, İtalya Cumhurbaşkanı'nın ziyaretiydi, telekulak skandalında dinlenenler ve bir türlü kendini dinletemeyenlerdi, Dersim'di mersim'di derken karardık durduk.
Ay zaten sonbahar da bitemedi gitti, üstümüzde kara kara bulutlar dolanıyor duruyor diye biz de karalar bağladık ya biraz neşelenelim canım madem öyle, fena mı olur?
Bendeki bu otomatik neşe halleri geçenlerde okuduğum bir yazıdan üzerinize afiyet.
E ben neşelendiysem sizin başınız kel mi? Hadi gelin birlikte neşelenelim...
*****
Pir'im öncelikle gelelim şu B.O.K. meselesine.
GDO'lardan sonra herşeyi 3 harfle anlatmak moda oldu ya bizimkisi de o hesap.
Bugünkü dersimiz: B.O.K.'lar yani "Beyniyle Oynanmış Kurban"
Yurdum insanında bu B.O.K.'lar sürüsüyle; zebil zebil maşallah...
Ne tarafa dönseniz eliniz birine çarpıyor, gündeme almamak olmaz, gücenirler...
*****
Az biraz reiki veya NLP ile uğraşmışlığınız varsa "olumlama" kavramını duymuşsunuzdur.
"Ben güzelim, değerliyim ve mutlu olmayı seçiyorum..." ya da olmak istediğin her neyse bu olumlamayı bilinçaltına gönderiyorsun ve göndere göndere bir bakıyorsun hooop az önce çaresizlikten kıvranan ama bir konserve ıspanağı hüpletince başımıza Süperman kesilen Temelreis gibi şişim şişim şişivermişsin.
İyi valla ne ala...
Tabii bu konular öyle hemen Temelreis misali hoppidik gübbidik olamıyor.
İnsanlar saatlerce, günlerce, aylarca kafa patlatıyor.
Okuyor, öğreniyor, deniyor, yapıyor, şaşırıyor, vazgeçiyor, aklı karışıyor başa dönüyor.
Kimileri tonlarca paralar ödüyor, kimileri hayatlarından çeşitli ödünler veriyor.
Kimileriyse doğuştan yetenekli; olumlamayı kafaya programlıyor, menzile bir B.O.K. adayı girer girmez de play tuşuna basıyor ve eakşınnn... (action/aksiyon)
Onların olumlama muhteviyatlarında ufak bir değişiklik oluyor ama:
"Güzelim, değerliyim ve zengin olmayı seçiyorum" diyorlar.
İşte eğlencemiz burada başlıyor.
Bu küçükhanımefendi konteslerimizin ufak beyinlerindeki hafıza kartlarının ezberleyebildiği tek olumlama bu olduğu için tek tuş olayı yaşıyorlar.
Tek tuşun üzerinde "FF" yazıyor; Flashforward, yani ileriye hızlıca sar.
İleriye dair tek hedefin varsa yoksa, kısayoldan, hızlıca bir B.O.K.'la dünyaevine girmek olsun.
Zaten elinde başka düğme yok, tek numaran bu, bünye buna programlı.
O yüzden bu sevgili 4yapraklı yoncalar burun deliklerini şişire şişire külkedisini gerçeğe uyarlamak için olumla Allah olumla "güzelim, değerliyim ve zengin olmayı seçiyorum" nidalarıyla salınıveriyorlar.
Salınıverirken tabi bunlar iki işi birarda yapamadıkları için bazen salınmayı unutuveriyorlar.
Aslında kızmamak lazım, belki de bu küçük bir özgüven meselesi. Bu özgüvensizlikten dolayı verip veriştirmeleri. Tek dertleri “güzelliklerinin erkekler tarafından onaylanması”. Birtek o zaman iyi hissediyorlar.
Bu yüce! hislerin ışığında, zavallı B.O.K.'ları potaya sokup evlendiklerinde birdenbire “değerli kadın” oluveriyorlar.
Zaten mesele aşk meşk değil, makul bir adam bulup “ben değerli ve zenginim”i ispatlayarak zümre atlayabilmekte.
Öte yandan aslında ömürleri boyunca sırtlarını dayayacak bir adam, bir güven, konfor, statü ve lüks alanı istedikleri için en safından birtakım cabrioları ay pardon yani Beyinleriyle Oynanmış Kurban'ları ihtirasları uğruna harcamakta bir mahsur görmüyorlar.
Bu uğurda ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar.
Kendi başına yumurta kırmayı beceremezken anne/komşu/bacı/gacı kim varsa, yedi sülale, geleceklerini bu BOK'lara bağladığından imece usulü toplu kumpasla gelin kızımızı allayıp pulluyorlar.
Ev yapımı kurabiyeler, börekler çörekler, yanak pembeleştirme çalışmaları, "ben bilmem beyim bilir" pratikleri ve bilimum kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez uygulamaları gelin kızımızla teşvik-i mesai yaptırılıyor.
Bu el değmemiş! pek değerli konteslerimiz de gerdan kırarak kocalarının annelerine her konuda “Siz bilirsiniz anneciğim” demeyi "Türk öğün, çalış, güven"den önce ezbere kaydediyorlar.
Ay zaten bu karışık cümleye ne gerek var, onlar işin güven kısmını halletmeye başkoymuşlar, gerisi safsata...

Yalnız bir durumda Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerekiyor:
Bu güven müessesesini pek sağlam temeller üzerine inşa ettikleri yadsınamaz bir gerçek.
3.sınıf kuaförlerce sarışın pardon turunculaştırılmış mısır püskülü saçları,
tek koltuğa sığamayacak kadar büyüttükleri kaba etleri ve
Silikon Vadilerinden taşan dişilik enerjileri uğruna maddi manevi hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorlar.
Ayrıca kadro da itinayla sağlamlaştırılıyor; altyapıdan geliyorlar.(takım referansı için bknz varoşlar)
B.O.K.'lar bir kere tufaya gelince de bu altyapı ve Silikon Vadisi enerjisi gücüne veda etmiş gibi görünüp bir anda dünyanın en zarif, en kibar, en kocasından başkakimseyebakmayan (yalan!), en misyoner, en melek insanına dönüşüyorlar.

İlahi...
Siz çok yaşayın emi?!
Hiç güleceğim yoktu vallahi :-DD

* * *
Hamiş:

Sevgili çakma kontesler;
"Değerli ol" demekle olunmuyor maalesef, kumaş ortada...
Sen en iyisi mi "fabrika ayarlarına geri dön" komutunu ver cicim.
Bu halinize kızmayız ama yemeyiz, yedirmeyiz, yemedik, anlaştık? ;)

Sevgili B.O.K.'lar;
Sağır sultan bile duydu ve de uyandı; senin mezhebin genişse kontescik ne yapsın, sendeki ki bu saflık nicedir a kuzum?
Hayır silikonlardan önünü göremiyorsan arkandan gülenleri de mi duyamıyorsun?
Silkelen, kendine gel. Cabrio'nu kapa bak başına güneş geçmiş.
Ama yok yok üzülme masum ve değerli prensesin bakkala kadar gitti az sonra gelecek, ne de olsa o "senin onu değerli ve zengin hissettirebilme ümidini sevmişti", ne masumane...
bekle sen bekle, daha çoook beklersin ;)

Sevgili okur;
Baştan söylemiştim sana eğleneceğimizi.
E şimdi bu durumla eğlenilmez de ne yapılır, değil mi yani...

Yazı tarihi: 20 Kasım 2009