6 Ocak 2010 Çarşamba

Strateji toplantısı

Hesabı kesilmemiş bir ilişki...
Tutun bunu aklınızda, geri döneceğim buraya...
*****
Şebnem, Aynur, Hülya ve ben.
Muhteşem dörtlü.
Yaz, kış, kar, fırtına, tipi, tayfun, bora demeden yapardık kızlar gecemizi.
Çok değil daha 1 yıl önce hepimiz Levent'te çalışan beyaz yakalı plaza insanlarıydık.
Cuma akşamları, iş çıkışı buluşma vaktimizdi.
Kutsal bir ayin gibi beklerdik bu zamanları.
Tüm haftanın yorgunluğu, stresi, angaryası, can sıkıntısı, dar etekleri, yüksek topuklu ultra feminen ayakkabıları ve laptop çantaları... ne varsa çok katlı plazalarımızın kapısında bırakılırdı.
Hayatı, neşemizi, sırlarımızı, İtalyanlar misali hep bir ağızdan bağrış çağrışlarımızı, bitmeyen geyiklerimizi, güncel konularımızı, havadislerimizi, dedikodularımızı, dertlerimizi, mahremiyetlerimizi, gülme krizlerimizi, ağlama komalarımızı, maksimumum saçmalama ve deşarj olma potansiyelimizi, tokalarından kurtulmuş saçlarımız ve çantalarımıza koyduğumuz jeanlerimizle başlardık kızlar gecemize.
Bu gece o gece!
Eğlencenin dibine mi vurulacak, vurulurrr!
Ağlamaktan helak mı olunacak, olunurrr!
Salkım Hanım'ın taneleri gibi salkım saçak dökülecek mi içimiz, dökülür!
Pare pare bölünerek, "ez geç yürüdüğün yollar olayım" kıvamına mı gelinecek, canın sağolsun icabında ona bile gelinir!
Kah İstanbul'un aniden karar değiştiren tutarsız havası gibi kaprisli
Kah sisli puslu, küskün, suratsız bir sabahı unutturmak isteyen güneş kadar parlak
Kah "ben" merkezli olmanın "ben"e ettikleri
Kah merkezindeki "o"nun içini ezen yetersizlik ve tatminsizliği...
Akıllar, fikirler, teselliler, eleştiriler, yuhalamalar, bravolar, tuuu sana'lar... Herşey mübah, hepsi hizmete dahil.
Birisi hepimiz için, hepsi birimiz için.
Hani ayakkabının içine bir kum tanesi girdiğinde, dişçi koltuğuna uzanıldığında, miden ağrıdığında, gece uyuyamadığında; çaresizliğinle baş başa kalıverirsin ya tek başına...
Kendine yetmezsin, dağlar duvar olur, yollar kör düğüm düğümlenir ya önüne...
Tüm kişisel travma ve varoluşsal krizlerimizde ezilir, ufalır, bu dünyada görünmeyen bir varlık olmak isteriz ya hani...
İşte bu durumlarda kızlar gecesi Hızır Acil Servis gibi yetişir imdadımıza, bizi hayata bağlayan oksijen çadırı olurduk birbirimize.
Cuma akşamları yeniden doğuş için birer fırsat yaratırdık biz kendimize, biz bize...
Kızlar gecesinde çözüverirdik iplerimizi, çare olur, kardeş olur, dost olurduk biz birbirimize...
Tıkanıklıklar erir biter, sökülür gider, suya bırakır temizlerdik baştan sona kendimizi.
Gecenin sonunda kuş olur kanatlanır, semaya çıkarırdık ruhlarımızı.
"Oh be dünya varmış, oh be tüm dertlerimizi paylaşıp kendimizi ti'ye alınca hayat ne hafifmiş, umutsuzluğu yenmek meğer ne de kolaymış" derdik.
Gün oldu devran döndü devir değişti.
Önce Hülya gitti aramızdan.
Antalya'da tanıştığı İngiliz Mark'a aşık olup İstanbul'da evlenip Amsterdam'a yerleşti.
Sonra ben ne olduğumu anlamadım. İstanbul'da mıyım, Ankara'da mı, Londra'da mı, ne zaman, ne kadar, neredeyim tüm sene bilemedim.
Şebo'nun hayatında Yalçın zaten vardı, nişanlandılar. Onlar hala İstanbul'da ama Şebo işi sebebiyle sürekli yurtiçi/yurtdışı geziyor, hangi ara nerede hiçbirimiz zatiallerini yakalayamaz olduk.
Ve Aynur...İçimizde lokasyonunu değiştirmeyen tek o kaldı. Hala İstanbul'da.
Bu aralar fotoğrafçılığa fena sardırdı. Yakın zamanda harika bir proje için Doğu'ya gidecek. Ve o proje için süper bir eğitim alacak. Eveeettt çoook kıskandım.
Ama biliyorum o bana kıyamayacak, eğitimde öğrendiklerini satır satır anlatacak:)
Hiç şüphe yok, pek yakında onu da şahane günler bekliyor olacak.
Uzun aradan sonra Aynur, Şebo ve ben aynı anda İstanbul'dayız.
Önümüzdeki 26! gün üçümüze uyan ortak bir zaman bulamadığımız için bu akşam pat diye kararlaştırıp buluşalım dedik.
Amsterdam'da olan Hülya'cığımızın kulaklarını bol bol çınlattık.
Toplantı gündemimiz ve adı belirlendi:
"2009 durum değerlendirme ve 2010 stratejileri"

Saatlerce konuştuk, konuştuk, konuştuk ve de konuştuk.
Sonunda karara vardık:
"2009'da yaşadığım bütün mutluluklar da mutsuzluklar da bana ait. Benim birer parçam. Beni gerçekten dönüştüren, değiştiren, beni ben yapan şeyler. Demek ki böyle yaşanması gerekiyormuş" bilinciyle bitirdik gecemizi.
Zaten ne demiş Karl Marx: "Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur"

Ne çare ki içgüdüsel olarak yüreğinde bir çoraklık hissettiğinde "hesabı kesilmemiş ilişkileri" arkada bırakmak sanıldığı kadar kolay olmuyor.
Kimi zaman bu yarım kalmışlığın acısı aklın disiplinini ezip geçiyor.
İşte böyle zamanlarda kendimizi geliştirme sabrıyla beklemek, hayata heyecanla ve merakla sarılmak, 'bu yaşam serüveni acaba daha neler getirecek' diye merak etmek ve inanmak çözüveriyor tüm düğümleri.
Yani galiba...

p.s. kızlar iyi ki varsınız, her birinizi ayrı ayrı çoook seviyorum :)

Nesss, yours

Yazı tarihi: 06 Ocak 2010

5 Ocak 2010 Salı

Günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar

Mart ayına kadar evdeki yeni yıl ağacımı kaldırmayacağıma göre bu yeni yıl hadisesinden de nemalanabilirim demektir.
2009 neydi ne oldu,
2010'da neler yapılacak yapılmayacak
Gitti bitti ya artık arkasından rahatça konuşabilirim "tuuu kaka boyu devrilesice 2009"
2010 gel haneme bir ışık gibi kon
2009'da ne yapmadıysam 2010'da gözünüze soka soka yapılacak ve bunların herbiri üşenmeden satır satır yazılacak gibi söylemlerim, kararlarım ve de eğilimlerim var.
Bu maddeleri ısıtıp ısıtıp önünüze koyacağım.
Ama tabii bu arada asla mikrodalga ürünler familyası kadar basit, tatsız tuzsuz, sası, midenizi şişiren, homuduyla yutulan yemekler sunmayacağım
Merak etmeyin tüm çabamla size layık olmaya çalışacağım.
Örneğin daha 2010 kararlarımı size açıklamadım, ince çalışmalar içindeyim; bombalar üstüne bombalar patlatacağım, yer yerinden oynayacak, hizmette sınır tanımadan küçük dilini yutanlar için Prof.Dr.Onur Erol'la anlaşma yapıp size en estetiğinden küçük dil nakli yaptıracağım.
Ve şahid olduğunuz üzere elem, keder, yas, dert, tasa, kas vs.hepsini kapı dışarı kışkışlayarak
Elemterefiş kem gözlere şiş şişşşşleyerek
Vur patlasın çal oynasın ağustos böceği misali şenlenerek içten içe Küçük Emrah'laşsam da size zerresini hissettirmeyeceğim.
Sözün özü cancağızım; bu işten kolayca paçanızı sıyıracağınızı sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz.
Sardınız beni başınıza cır cır cırlayacağım.
Siz en iyisi mi kuzu kuzu kabüllenin başınıza geleni, okuyun bendenizi, siz sağ ben selamet gül gibi geçinip gidelim.
Neyse efendim yeni yılınızı kutlayayım bir kez daha.
Bendenizden sonra saadet zinciri yakasını bırakmasın.
İclal Aydın sağ omuz üstünüze konuşlanarak yeni yılda yeni umutlar, yeni başlangıçlar getiren meleğimiz olsun.
Pozitif olalım, tak tak takılmayalım, güm güm gümleyelim yıl boyunca.
Tüm senemiz Sponge Bob misali canlı, enerjik, eğlenceli geçsin.
Anladık?
Anlaştık?
Buraya kadar süper gittik.
Siz beni, ben sizi hiiççç üzmedik.
Mukafaten size sunabileceğim koca bir dilim nutellalı ekmeğim yok ama en az onun kadar enerji vereceğini düşündüğüm bir yazı getirdim yanımda.
Aşağıdaki yazıyı okuyunuz.
Okuduktan sonra
SORARIM size,
yukardaki zırvalıklarıma, bana katlandığınıza değmemiş midir?
Gördünüz mü, yazımın başında sandığınız kadar boş değilmişim ben de, şimdi beni daha iyi mi anladınız siz de, ne dersiniz? ;)

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/13371443.asp?yazarid=4&gid=61

Dünyanızı renklendirin

YENİ yıl yazımı bir daha okuyunca, iki şiir belleğime düştü:
İki ustanın iki büyük şiiri.


Tevfik Fikret’in Sis şiiri ile Yahya Kemal Beyatlı’nın Sis’te Söyleniş.

Biri umutsuzluğun şiiriydi, diğeri de umutsuzluğa isyandı.
İyimserlik, umudun çağrıştırıcısı mıdır, yoksa umut mu iyimserliği çağırır.
Yeni yılın ilk çalışma gününe başlıyorsunuz. Hemen geçmiş yılın muhasebesini yapmayın. Sıkıntılarınızı bu yıla devretmeyin. Neden ajandalar yıl yıl düzenlenir?
Yapay da olsa böyle bir bölünmenin gerekliliğinden.

Yeni yıla girdiğiniz ilk saatlerde; eğlendiniz, dinlendiniz, kendinizi dinlediniz, planlar yaptınız, gerçekleşmesi için çabalamaya karar verdiniz.
“Aman canım  dünyanın sonu değil ya,”
sözünü çok severim. Hepimizin kullanma gereği duyduğu anlar vardır. Başarısızlığın kamuflajıdır belki de. Bir tesellinin, bir teslimiyetin simgesi olsa da, ucunda ölüm yok ya sözünde gerçekler vardır.

Yaptıklarınızı eleştirmeyeceğim.
Geçmiş geçmişte kalır, ne derler, mazi zikredilmez. Ders alınmalı sözünü pek sevmem.

* * *

UMUT veren kitaplardan bir seçme yapın.
Geçen yılın yerli ve yabancı ödül kazanan kitaplarını okuyun.
Yaşama dair yeni güçler verecektir size, acısıyla tatlısıyla hayatın üzerine ayrıntılı, geniş açılı düşünmenizi sağlayacaktır.
Yeni CD’ler alın. Çalıştığınız, yaşadığınız atmosferde ezgiler yankılansın.
Hangi tür müziği seviyorsanız, onun iyisini seçin. Kendi müzik zevkinize de, başka bilgili-duyarlı kulaklara ve müzikseverlere de güvenin, danışın.
Hayatı yaşanılır, tahammül edilir kılan sanattır, edebiyattır. Onun için hangi koşullar altında yaşarsanız yaşayın, dünyanızı sanatla renklendirin.
Müzeleri gezin, sergileri gezin. Gözünüze güzellikler yansısın. Dünyanızı renklendirin.
Bazı günler şuurunuzun kontrolünden çıkın, zihninizin vitesini boşa alın.
Aylaklığa Övgü, Deliliğe Methiye kitaplarının niçin yazıldığı üzerine kafa yorun.
Bunu yapabilmek için de o kitapları okuyun.
Avare Günler yaratın. Bir gün işinizi yapmasanız dünya batmaz.
Ne işinizi ne de kendinizi fazla önemseyin. Zaman zaman ince alayın gölgesini kendi üzerinize de düşürün.
Yazdıklarımı yapabiliyor muyum?
Ne derler, insan öğütlediklerini yapabilse aziz veya azize olurmuş.
Artık azizler, azizeler dönemi bittiğine göre, inanabilir misiniz?
Bazen Oblomov’luk yapabilir miyiz? Yapmalıyız!
 

* * *
* HEM Sis’i okuyun hem de Sis’te Söyleniş’i okuyun, iki iyi şiir sizi yönlendirir.


* Doğan Hızlan'ın umutsuzluğun şiiri dediği Tevfik Fikret'in "Sis" ve umutsuzluğa isyanın şiiri dediği Yahya Kemal Beyatlı'nın "Siste Söyleniş"i okumanızı istedim. Buyrunuz...


Sis
Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,
beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan
ağırlığının altında herşey silinmiş gibi,
bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü;
tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar
onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!
Ama bu derin karanlık örtü sana çok lâyık;
lâyık bu örtünüş sana, ey zulümlér sâhası!
Ey zulümler sâhası... Evet, ey parlak alan,
ey fâcialarla donanan ışıklı ve ihtişamlı sâha!
Ey parlaklığın ve ihtişâmın beşiği ve mezarı olan,
Doğu’nun öteden beri imrenilen eski kıralıçesi!
Ey kanlı sevişmeleri titremeden, tiksinmeden
sefahate susamış bağrında yaşatan.
Ey Marmara’nın mavi kucaklayışı içinde
sanki ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın.
Ey köhne Bizans, ey koca büyüleyici bunak,
ey bin kocadan artakalan dul kız;
güzelliğindeki tâzelik büyüsü henüz besbelli,
sana bakan gözler hâlâ üstüne titriyor.
Dışarıdan, uzaktan açılan gözlere, süzgün
iki lâcivert gözünle nekadar canayakın görünüyorsun!
Canayakın, hem de en kirli kadınlar gibi;
içerinde coşan ağıtların hiç birine aldırış etmeden.
Sanki bir hâin el, daha sen şehir olarak kuruluyorken,
lânetin zehirli suyunu yapına katmış gibi!
Zerrelerinde hep riyakârlığın pislikleri dalgalanır,
İçerinde temiz bir zerre aslâ bulamazsın.
Hep riyânın çirkefi; hasedin, kârgüdmenin çirkeflikleri;
Yalnız işte bu... Ve sanki hep bunlarla yükselinecek.
Milyonla barındırdığın insan kılıklarından
Parlak ve temiz alınlı kaç adam çıkar?

Örtün, evet ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahbesi!
Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar;
Kaatil kuleler, kal’ali ve zindanlı saraylar.
Ey hâtıraların kurşun kaplı kümbetlerini andıran, câmîler;
ey bağlanmış birer dev gibi duran mağrur sütunlar ki,
geçmişleri geleceklere anlatmıya memurdur;
ey dişleri düşmüş, sırıtan sur kafilesi.
Ey kubbeler, ey şanlı dilek evleri;
ey doğruluğun sözlerini taşıyan minâreler.
Ey basık tavanlı medreseler, mahkemecikler;
ey servilerin kara gölgelerinde birer yer
edinen nice bin sabırlı dilenci gürûhu;
“Geçmişlere Rahmet! ” diye yazılı kabir taşları.
Ey türbeler, ey herbiri velvele koparan bir hâtıra
canlandırdığı halde sessiz ve sadâsız yatan dedeler!
Ey tozla çamurun çarpıştığı eski sokaklar;
ey her açılan gediği bir vak’a sayıklıyan
vîrâneler, ey azılıların uykuya girdikleri yer.
Ey kapkara damlariyle ayağa kalkmış birer mâtemi
sembole eden harap ve sessiz evler;
ey herbiri bir leyleğe yahut bir çaylağa yuva olan
kederli ocaklar ki, bütün acılıklariyle somutmuş,
ve yıllardır tütmek ne... çoktan unutulmuş!
Ey mîdelerin zorlaması zehirinden ötürü
her aşâlığı yiyip yutan köhne ağızlar!
Ey tabi’atin gürlükleri ve nimetleriyle dolu
bir hayata sâhip iken, aç, işsiz ve verimsiz kalıp
her nâmeti, bütün gürlükleri, hep kurtuluş sebeplerini
gökten dilenen tevekkül zilleti ki.. sahtadir!
Ey köpek havlamaları, ey konuşma şerefiyle yükselmiş
olan insanda şu nankörlüğe lânet yağdıran feryât!
Ey faydasız ağlayışlar, ey zehirli gülüşler;
ey eksinlik ve kaderin açık ifadesi, nefretli bakışlar!
Ey ancak masalların tanıdığı bir hâtıra: Nâmus;
ey adamı ikbâl kıblesine götüren yol: Ayak öpme yolu.
Ey silahlı korku ki, öksüz ve dulların ağzındaki
her tâlih şikayeti yapageldiğin yıkımlardan ötürüdür!
Ey bir adamı korumak ve hürriyete kavuşturmak için
yalnız teneffüs hakkı veren kanun masalı!
Ey tutulmıyan vaitler, ey sonsuz muhakkak yalan,
ey mahkemelerden biteviye kovulan “hak”!
Ey en şiddetlikuşkularla duygusu kö¨rleşerek
vicdanlara uzatılan gizli kulaklar;
ey işitilmek korkusuyle kilitlenmiş ağızlar.
Ey nefret edilen, hakîr görülen millî gayret!
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasî mahkûm;
ey fazilet ve nezâketin payı, ey çoktan unutulan bu çehre!
Ey korku ağırlığından iki büklüm gemeye alışmış
zengin – fakir herkes, meşhur koca bir millet!
Ey eğilmiş esir baş, ki ak-pak, fakat iğrenç;
ey tâze kadın, ey onu tâkîbe koşan genç!
Ey hicran üzgünü ana, ey küskün karı-koca;
ey kimsesiz; âvâre çocuklar... Hele sizler,
hele sizler...

Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir;
Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!

Tevfiz Fikret
18 Şubat 1317


*****
Siste Söyleniş
(Yahya Kemal Beyatlı)

Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...
Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?

Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden
Firuze nehri nerde? Buğun saklıdır, neden?

Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;
Eylül sonunda böyledir İsviçre golleri.

Bir devri lanetiyle boğan sairin Sisçi.
Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.

Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;
-Örtün! Muebbeden uyu! Ey sehr! -O beddua...

Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;
Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.

Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl
Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.

Hüznün, ferahlığın bizim olsun kisin, yazın,
Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın. 

Nesss, the biteviye 2010


Yazı tarihi: 05 Ocak 2010

4 Ocak 2010 Pazartesi

Geri dönüştürebildiklerimizden misiniz?


Özel hayatımda zaman zaman bilinçsizleşsem de bir tüketici olarak her zaman bilinçliyimdir.
Uzun süredir cam, kağıt/karton, plastik ve pil atıklarımı ayrı ayrı poşetlerde biriktiriyor sonra da geri kazanım kutularına atıyorum.
Evimin hemen önünde bu kutulardan/kumbaralardan olması büyük şansım diye düşünürdüm.
2009'da kendi evimde çok az yaşadığım için hangi ara, niye olduğunu bilemeden bir baktım ki bu kutular kaldırılmış.
Anladığıma göre sadece benim evin önündekiler değil, etraftakilerin çoğu, belki de hepsi...
Belediyelerce güvenlik sebebiyle olsa gerek.
Yeni kutular nerede veya başka türlü nasıl geri dönüşüm yapabilirim diye düşündüğüm sıralarda yurtdışında yaşamaya başladım.
Oralarda özellikle Almanya ve İngiltere'de bu konuya senelerdir azami özen gösterildiğini biliyorum.
Londra'da yaşarken gördüm ki bu işlem evde çöpe atma aşamasında ayrıştırılmaya başlıyor.
Evlerde, normal bir çöp bidonunun yanında cam, plastik ve karton/kağıt için ayrı ayrı çöp torbaları var. Hepsi ayrı çöp torbalarına atılıp çöplerin belediyece toplandığı yerlere bırakılıyor. Torbaların farklı renklerinden neyin ne olduğu zaten anlaşılıyor.
Yani olay tüketicide bitiyor, hane halkından bilinç fışkırıyor.
Tıpkı bizdeki gibi!
Bu toplum ve çevre bilinciyle İstanbul'daki evime döner dönmez yeri değiştirilen çöp kutularımın/ kumbalaralarımın izini sürmeye ant içtim!
Google'dan konuyla ilgili araştırma yapınca Migros'un bu konuya el attığını gördüm.
Yaşadığım semt olan Ataşehir'deki 3M Migros'a bu kumbalardan konulmuş olduğunu görmek harika bir durum oldu.
Üstelik Migros kartınızı okuturak kumbaralara attığınız ürünlerin barkodlarını okutunca ve bunlardan 44 tane olunca bir de 5YTL değerinde bir çevre puanı kazanıyorsunuz.
O ne işe yarıyor henüz bilmiyorum ama kısa vadede 44 adede ulaşıp bunu öğreneceğime eminim.

Bu çöpleri heba edecek kadar zengin bir millet değiliz.
Sadece çöp bidonunuzun yanına koyacağınız 2 büyük torbayla bunu yapabiliriz.
Dolduğunda da atın arabanızın arkasına gidin bir Migros'a, okutun kartınızı çevreye katkınız olsun.
Çevreyi takmıyor musunuz?
E o zaman kendinize olsun; insan iyi birşey yaptığını düşünüyor, kendini duyarlı hissediyor, koltukları kabarıyor.
Ve Migros'a da benden kocaaaa bir aferin.
Eminim arkasında ciddi bir rant vardır, Koç Grubu bu günahını bile parayla satar ama olsun yine de iyi bir iş, bravo hatta yıldızlı pekiyi!
Bu arada madem duyarlılık konusuna girdik marketlerde beni sinir eden birkaç durumdan bahsetmeden geçemeyeceğim.
Birincisi:
Özürlü park yerine park edenler:
Hafif asabi bir günümdeysem üşenmeden koşa koşa şoförün yanına gidip "Pardon siz özürlü müsünüz?" diye soruyorum.
Bunu yapan insandan adamlık beklemek zaten zor ama birçoğu zeytinyağı gibi üste çıkarak bir de bana hakaret ediyorlar.
"Sana ne, babanın park yeri mi, sen ne karışıyorsun, istediğim yere park ederim, ben değilim ama sen özürlüsün galiba, başka yer yoktu (yalan, 2 adım yürür de koca popom erir diye ödüm koptu demenin salakçası)", ters ters bakıp cıklamalar falan...
Ey güzel halkım!!!
Diğer bir durum yine otoparklarda her araç için koca koca çizilen çizgiler arasına park etmemek.
Tek bir hamle güzel kardeşim ya, bir ileri bir geri o çizginin içine sığarsın, ama onca zahmete ne gerek var, sen park et, hatta 2 arabalık park et, başkasından sanane, ne de olsa senden sonra tufan!
Çıldırdığım başka bir durum ise kuyruk/sıra adabımızın olmaması.
Hem de hiç
Yemin ederim ben bir gün ya birini dövüceğim ya da acayip dayak yiyeceğim, kendimi fena kaybediyorum bu kuyruk işinde.
Hey insanlık, kaç tane kasiyer olursa olsun tek bir kuyruk yapılır.
Bu budur!
Ötesi berisi yok!
Markette, gümrükte, bankada, mağazada, tuvalette, tezgahta, bakkalda çakkalda en iyi işleyen kuyruk  modeli budur.
Tek kuyruğun en başındaki insan hangi kasa boşalırsa ona geçer.
Kimse kimseyi ezmez, üstüne çıkmaz, ayağına basmaz, yere düşürüp üstünden geçmez, herkes salak bir ben akıllıyım yapmaz.
Tek kasa takılırsa onun bir arkasındaki insan kendinden sonra gelen 20 kişinin işinin biterek gittiğini seyretmez.
Medenice, insan gibi yaşamak istiyorum, orman kanunlarıyla değil, cin olmadan adam çarpmaya çalışanlarla değil, çok şey mi?
Yere çöp ve sigara izmariti atanlar,
tükürenler,
yanından geçene omuz atıp, nerdeyse yere düşürüp arkasına bile bakmayanlar,
Özür dilemeyi bilmeyenler,
Verdiğiniz selamı almayanlar,
Günaydın, merhaba, nasılsın diyenlere öcü görmüş gibi bakanlar,
hep sol şeritten kaplumbağa gibi gidenler,
trafikte makas atanlar ve onları atmak zorunda bırakanlar,
yayalara yol vermeyenler,
trafik işaret ve işaretçilerine uymayanlar,
araba kullanırken cep telefonuyla konuşmayı beceremediği halde konuşanlar,
arabada sigara içenler,
korna çalanlar,
egzos borusu patlaklar,
sağa/sola dönüş sinyali vermeyenler veya ömründe bir kere verip onu ölene kadar açık unutanlar,
farları yanmayanlar,
arabanın dışındaki herkesin duyacağı kadar müziğin sesini açıp bası dımtısdımtıs gümbürdetenler,
park edemeyenler,
tali yoldan anayola çıkmak için 1 yüzyıl geçmesini bekleyenler,
İstanbul'a metro yapamayan ve trafik sorununu çözemeyen yöneticiler,
kendi işini kendi görmeyenler,
beceriksizler,
uzun tırnaklar,
sarı dişler,
kaba sesliler, kaba etliler,
iradesizler,
boş hayatlar, basit zevkler peşinde olanlar,
ucuz hesaplar yapanlar,
kafası çalışmayanlar,
dünyadan bihaberler,
"de" ve "ki" olayını çözememiş olanlar
sigara yasağına uymayanlar,
çöplerini ayırmayanlar,
yüzünün orta yerinden tüm hayatı gözüktüğü halde yayım yayım yayılıp, kasım kasım kasılıp, koca koca sırıtanlar,
Sevgi budalası olanlar,
sevilmeye layık olmayanlar,
sevgi işinde tuzağa düşenler,
bunu farketmeden yaşadığı kandırmacanın adını mutluluk koyan sazanlar,
çok kadınla beraber olmanın çapkınlık, çapkınlığın erkeğin şanı olduğuna inanan zavallı playboy'lar,
kendi hırslarını ele güne aşk diye duyurup kaya gibi adamları dart tahtasına çeviren sözümona kadınlar,
gözünün önündeki güzellikleri görmeyip burnu pislikten kurtulmayanlar
ve aldatanlar...
üzgünüm ama sizlerden zerre kadar haz etmiyorum.
Ben değil, Migros değil, belediye değil, sizi kimse adam edemez

Geri dönüşebilen çöp olmak bile emek ister, uğraş ister
Siz uğraşmaya değer misiniz, bilemiyorum?!
Allah'a havale ediyorum...

http://nettuketici.wordpress.com/2009/11/23/migros-geri-donusum-kosesi/
http://www.migros.com.tr/Content.aspx?IcerikID=85

Nes, the cycle, REcycle

Yazı tarihi: 04 Ocak 2010

1 Ocak 2010 Cuma

Ayşe Arman gazeteciliği


Kim ne derse desin ben bu kadını seviyorum.
Evet biraz fazla uçuk kaçık.
Evet farklı bir hayat yaşıyor.
Evet çok benmerkezci.
Bazen kendini öyle bir kaptırıyor ki, okurlarını enayi ve dünyayı sadece kendi etrafında dönüyor zannediyor.
Yaşadıklarını, yazdıklarını okurken kendi deyimiyle "oha falan oluyorsun"
Utanması, arlanması, gizlisi saklısı yok.
Şimdiye kadar herşeyin ilkini o yazdı.
Sevgililerinden başladı kocasında kaldı, yatak odasından girdi türlü fetişliklerinden çıktı, kızı Alya'dan başladı kaçamak tatillerinden bitirdi.
Sex&the City'in Turkish versiyonu gibi.
Annelerin hayalini kurdukları temiz aile kızı gelin adayıyla uzaktan yakından alakası yok.
Mürekkep yalamışların rol modeli hayatta olamaz.
Öyle her yanından idealizm fışkırmıyor.
Sağlam çatlak, sıkı arıza, yarı deli.
Çoğu kişi gıcık oluyor.
Boş yazdığını savunuyor.
Yazdıkları zırvalık, ıvır zıvır, Türkiye gerçeklerinden çok uzak diyorlar ama onu okumadan da edemiyorlar.
Kaile almıyorlar, hafife alıyorlar, onaylamıyorlar.

Oysa ben onlardan farklı düşünüyorum.
Tamam -tanıyor olsaydım- belki benim de içtiğim su ayrı gitmeyen süper yakın bir kankam olmazdı ama eminim ki onun aurasından uzak kalmayı da asla istemezdim.
Bence şahane yazıyor.
Hayat dolu, hiper enerjik!
Yazdığı herşey size uysa da uymasa da gerçek. Bunu kaleminde hissettiriyor.
Profesör edasını hiç takınmadı öyle bir gailesi, çabası da yok.
Zeki, akıllı, hin ve çok ama çok çalışkan olduğunun tersini kim iddia edebilir?
Sorarım size kaç kişi var etrafınızda tüm bu özellikleri tek bünyede toplayabilen?
Üstelik tüm bunlara ilaveten, kadın, Nuray Mert vari höde höde değil, Radikal gazetesi yazarı kıvamında değil, hep eğlenceli, hep öğretici, hep sarsıcı, hep vurucu.
Kelimelerinde... nasıl desem bir büyü var.
Bazen öyle tek bir kelime konduruyor, nokta vuruşu yapıyor ki arşın arşın yazılar yapamaz o kelimenin yaptığını.
"Yok artık" dedirtiyor.
İnsana insan olduğunu hissettiriyor.
Herkesin defosu olduğunu, şekil olup bunu gizlemek yerine açığa vurup, dalga geçip onlarla barışmayı öğretiyor.
Halı altına süpürdüğümüz tüm duyguları tutuyor bacaklarından yakalayıp başaşağı silkeliyor.


Bana acayip gazlar veriyor Ayşe Arman.
Yazmaya dair, hayata dair, kendime dair, bilmediklerime ve tüm çekindiklerime dair.
O olmasa, o böyle yazmasa ben bu yazılarımı hayatta yazamazdım, kendime bile söyleyemediğim hislerimi  içim yarılsa da dışarı çıkaramazdım.
Beni hayata böylesine bağlayan tutkunun kıyı şeridinde kenardan kenardan, usul usul takılır, ne uzar ne kısalırdım.
*****
Ayşe Arman'ın binlerce yazısını okudum. Bir ara kendime iş edindim; arşivine daldım, yazmaya başladığı andan itibaren bulabildiğim tüm yazılarını okudum.
Ve 2009'daki bayıldığım bir dolu yazısından belki de en beğendiğim son yazısını blog'uma eklemeyi can-ı gönülden istedim.
Bütün bir yıl böylesine şahane mi özetlenir!
Helal sana Ayşe, yürü be kızım!
Hadi gelin bu mustesna satırları birlikte okuyalım ;)

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=13343648&yazarid=12&tarih=2009-12-30

2009'un son yazısı
 

2009...
Bu yıl benim ölümle tanıştığım yıl.
Babalar gibi girdi bana bu yıl!
Babam öldü.
Bir sürü şeyi tetikledi.
Anlayamadığım anlam veremediğim şeyler çoğaldı. 
İçimden bir şeyler koptu gitti bu yıl.
Bu yıl babamı özlemekle geçti.
Durup dururken ağlamakla...
Çünkü hesabı kesilmemiş bir ilişkiydi.
Daha birbirimize söyleyecek sözümüz vardı.
Her şey yarım kaldı.
*


2009...
Benim için beyaz kağıdın üzerine çizilmiş kutuların yılıydı.
İçinde tarihler...
Ne zaman, ne yapacağım.
Evet bir tarafım uçarı, çılgın, hesapsız, kitapsız ama diğer tarafım...
Tahmin edemeyeceğiniz kadar planlı...
Her tarafımdan ajandalar çıkıyor.
Ayakkabı ya da çanta tutkusu yok bende, ajanda tutkusu var.
Üstelik bu yıl daha da feci hale geldim, eskiden bir haftamı organize ediyordum, şimdi 6 aylık planlar yapıyorum.
6 ay içinde kaç küçük haber yapacağım, kaç büyük, kaç proje hayata getireceğim, kitap olarak neyi gerçekleştirmek için canımı vereceğim...
*



2009...
Korkularımın arttığı ama korkularımın üzerine üzerine gittiğim yıldı.
Nihat Odabaşı'nın Hello'ya çektiği o erotik fotoğraflar için korkmadım mı?
Korktum.
Ardından söylenecekleri, yapılacak dedikoduları düşünmedim mi?
Düşündüm.

Ama içime sordum.
Baktım çok istiyor, yap diyor, bırak konuşsunlar diyor...
Yaptım.
İnsanın canının istediği şeyi yapmasının önemini anladım.
Ve bir çentik daha attım.
* 
 2009...
Arkadaşım Demet'le (Şen) yaptığım türban dizisi, benim için bu yıla damgasını vuran işlerden biriydi.
Anladım ki, milyonlarca küçük iş yapmak yerine, her yıl iki üç tane böyle büyük iş planlamayı hedeflemek gerekiyor.
Rutinini ihmal edemezsin mümkün değil ama daha çok yazan büyük işler oluyor.
Ve poponu kaldır, sokaklara çık, gazetecilik öyle yapılıyor.
Değerli olduğunu zannettiğin fikirlerin, oturduğun yerden yazmak...
Artık kimseyi baştan çıkarmıyor!

*
2009...

Benim için aynı zamanda spor yılıydı.
Hava olsun diye değil, canım istediği için de değil...
Mecburum.
Spor yapmayan kadınlar, adamlar bir süre götürüyor işi.
Sonra hemen bedenlerinden anlaşılıyor, spor yapmayan bedenler bükülüyor, daha kolay gevşiyor.
2009'da Dalya ve pilates hayatıma girdi.
Bu sene de devam edeceğim.
Ve şu gerçeği anladım:
Hangi sporu yaparsan yap, artık eskisi gibi nah zayıflıyorsun!
Onca hareket, onca egzersiz, onca kalori yakımı sadece yediklerini satın alabilmek için.


Bedenine verdiğin rüşvet...

*
2009...

Bu yıl 40 yaşına girdim ben.
Bu da bir dönüm noktasıydı.
Ama merak etmeyin bunalıma girmedim.
Benim 40'ım on yıl sonra olacak.
50'de başıma gelecekleri bilemiyorum.
Sizi doğduğunuza pişman edebilirim!
Tabii hâlâ yazıyor olursam...


*
2009...

Afrika ve Hindistan'a gittim.
Çok merak ettiğim iki yerdi, çok uzun kalamadım ama en azından o coğrafyanın, insanın düşünme biçimini, davranışlarını, duygularını nasıl etkileyebildiği
hakkında fikir sahibi oldum.

Daha bir sürü görmek istediğim yer var.
Elimde değil, çoktan planlamaya başladım...


*
2009...
Ertuğrul Özkök, “Ayşe Arman gazeteciliği” diye bir yazı yazdı. (http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=11561723&yazarid=10)
Beni bitirdi.
Mutluluktan havalara uçtum.
20 yıllık emeğimi onayladı.
O benim zekâsına en çok hayran olduğum insanlardan biri, dolayısıyla onun tarafından onaylanmak, benim kişisel tarihimde bir dönüm noktasıydı. Ölsem de gam yemem. Bu mesleği bıraksam da...
*

2009...
Kendimi en çıplak halimle insanların önüne koyduğum yıldı.

“Alya sevgilim ve ben...” kitabı, aslında benim en çıplak halim.
En sahici, en aile ve en ev halim...
Hayatımın bir dönemini, bir kesitini dondurdum.
Kitabın geliri de LÖSEV'e gidiyor.
Yaptığım en iyi şeylerden biri oldu.


*
2009...
Sosyal sorunluluk işlerine girdim. “LÖSEV için yaza kadar 100 bin TL bulacağım” dedim, neredeyse bir ay içinde 100 bin TL'ye yaklaştım. Bununla da gurur duyuyorum, başkaları için bir şeyler yapmanın insana nasıl huzur ve mutluluk verdiğini anladığım yıldır.
İnşallah devamı da gelecek, her sene başka bir vakıfla...
*

2009...
Topluluk önünde konuşmalara başladığım yıl.
Bu da korktuğum bir şeydi, yüzlerce insanın karşısına çıkmak. Onların gözlerinin içine bakarak bir şeyler anlatmak. Altından kalktım gibi, hatta birazdan bir tanesine daha gidiyorum. Buna da devam edeceğim, yaz olmadan en az altı üniversitede bu konuşmaları gerçekleştirmek istiyorum...


*
2009...

Beceremediğim şeylerin de yılıydı. Televizyon. Olmadı. İçime sinmedi. Yapamadım. Bütün o çekilen bölümler boşa gitti. Ama içine sinmeyecek bir şeyi yapmayacaksın, bunu da öğrendim.


*
2009...
Aşk emek ister bunu bir kere daha öğrendim. Aşkla seksi ayırmadığım için seks de emek ister. Hiçbir şey kendiliğinden olmuyor. Elde etmek istediğin her şey için çaba sarf etmen gerekiyor. İyi bir aşk hayatı için, iyi bir orgazm için...
*

2009...

Çocuk denilen şeyin hızlı akan bir nehir olduğunu fark ettim. Bütün hücrelerimle hissettim. Benim küçük bebeğimin ne kadar hızla büyüdüğünü gördüm. Ve o hız, insana elinde olmadan bir gün gelecek bu çocuk benim elimden kayıp gidecek hissi veriyor. Ama yapacak bir şey yok.

*
2009...
Yüzlerce olağanüstü insanla röportaj yaptım. Onlardan çok şey öğrendim. Bir sürü konuya daldım, yeni kavramlarla tanıştım, o insanlardan öğrendiklerim beyin kıvrımlarımda yer etti. Biraz daha zenginleştim.
*

Ve işte, bir yıl daha bitiyor.
Yine bir sürü kararlar alacağım.
Yine büyük bir kısmını gerçekleştiremeden o yılı tamamlayacağım.
Ama bu bir gelenek, önemli olan önüne bir hedef koymak...
Ulaşılacak bir hedefinin olması...
Ben bu hayatı seviyorum.
Her anını...
Hepinize mükemmel bir 2010 diliyorum.
Biri sürü şey sığdırabildiğiniz, dolu dolu bir yıl.


Nesss, the Armaner

Yazı tarihi: 01 Ocak 2010

Patlıcan da n'olcak?! :-ppp

2010 yılının ilk günü hoş bir sadayla söyleyeceklerimize başlayalım.
Nice nice yıllara, mutluluklarla...
“Tanrı tuttuğunuzu altın etsin” de derdim ama; nasıl olsa gerçekleşmeyecek bir dua...

Olmayacak dualara yine amin diyerek, başlamayalım yeni bir yıla daha...

Efendim,
Bitmekte olan bir yıl, başlamakta olan yeni yıla ne dermiş biliyor musunuz:
- Ben de senin gibiydim, sen de benim gibi olacaksın...
*****
Madem öyle 2010'un bu ilk gününde 2009'da bendenizde iz bırakanları düşünerek başlayalım.
Birkaç not aldım.
Aslında hepsini birleştirip tek bir yazı olarak yazmak istiyorum ama bunun için biraz daha düşünmeye ve üzerinde çalışmaya ihtiyacım var.
Fakat şu an için o kadar bol vaktim yok.
Sabırsızlık yaparak sizi 2009'da en beğendiğim 2 yazıyla başbaba bırakacağım.
Harika 2 yazardan, arşivlik 2 yazı.
Birincisi çok zekice bulduğum ve okurken çok eğlendim bir yazı.
Müthiş yazar Yılmaz Özdil'den:
(Diğeri bir sonraki yazımda göreceğiniz Ayşe Arman'ın 2009'da yazdığı son yazı)

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=12950293&yazarid=249

Patlıcan

Türkiye bayılır patlıcana...


Çeşit çeşit yemeği olur.
Yazarken bile insanın
ağzı sulanıyor.

Parmaklarını yersin.
Ama, parmaklarını
yediğinle kalırsın.

Vücuduna zerre
faydası olmaz.

Besin değeri fakirdir.
Vitamini sıfıra yakındır.
Doyuyorum sanırsın...
Zayıflatır!
Çocuklara tavsiye edilmez.
Çünkü, nikotin içerir.
Uyuşturur.
¡
Patlıcan'dır, açılım...
Çiğne çiğne, hikâye.
¡
Hükümet mesela...
İmambayıldı.
¡
Muhalefet desen...
Musakka'cı.
İmambayıldı'da
kıyma yokmuş...

Bu iş zeytinyağlı
olmazmış, filan.

¡
DTP, oturtma...
Fırsat bu fırsat, Habur'da da oturtuyorlar, Meclis'te de.
¡
İmralı aşçısı ise, Roj TV'den tarif veriyor, açacan, açmazsan, döşücem mayını, pat'lıcan.
¡
Meclis lokantasından dövüle dövüle atılan şehit aileleri de soruyor haliyle, “Onunki can da, benimki patlıcan mı?”
¡
Sezen Aksu konuşur, şak şak şak, alkışlarlar, Kevin Kostnır konuşur, şak şak şak, alkışlarlar... Nedir bu? Şakşuka.
¡
Küreseldir, topan...
O yüzden, yalaka basın ahaliyi iştaha getirmek için yazar durur, “Belki yarın, belki yarın da yakın, Brüksel lahanasının yerini alacak, topan patlıcanım...”
¡
Çankaya?
Hünkârbeğendi.
¡
Türkiye'de hıyardan sonra en bol sebzedir patlıcan... Tek sorunu vardır: İnsan yer, hayvana ver, yemez.

Nes, the can can patttlıcan

Yazı tarihi: 01 Ocak 2010